Yaşlanmak bir ayrıcalıktır
Sevgili Can-Canlarım Bu sabah yaşıtım, çocukluktan arkadaşım, Nejat Ünsal'ın gönderisiyle hem yüzüme bir gülümseme yayıldı, hem de yaklaşıyor muyuz acaba gibisinden bir tedirginlik dürttü beni! Aktarıyorum sizlere. Yazan, hicivle beraber o kadar güzel oturtmuşki taşları yerine, sizlerin de okurken gülümsediğinizi görür gibiyim...aktaracağım sözler uzunca, ancak okurken kendinizi içinde görmemeniz imkansız!
***Ekspres Trenle Gelen İhtiyarlık
Yaşlanmak...(bu sözü hiç mi hiç sevmiyorum ama...)
Eskiden uzak sanırdık. hani haritada küçücük yazan kasabalar vardır ya...''Oraya sıra bana gelmez'' dersin.
Geliyor.
Hem de aktarmasız. Ekspres trenle. Business class.
Ameliyat masasında yatarken, hayat film şeridi gibi geçiyor gözünün önünden.
Fragman güzel. Final biraz problemli.
Eskiden sabah kalkınca ilk iş telefona bakardık. Şimdi ilk iş...''Bugün diz mi protestoda, bel mi grevde?'' kontrolü.
Eskiden fotoğraf çektirirdik, şimdi röntgen.
Eskiden ''Neredesin?^^ diye sorarlardı. Şimdi ''Hangi hastanedesin?'' Teknoloji ilerledi. Biz geriledik.
Gençken hayallerimiz vardı. Şimdi tahlillerimiz. Gençken aşk acısıyla sabahlardık. Şimdi tansiyonla.
Romantik şiir yazardık. Şimdi ilaç saatlerini ajandaya işliyoruz.
Defter aynı defter. İçindekiler değişik. Ama kimse bunu söylemiyor;
Yaşlanmak sadece bedenin paslanması değildir. Aynı zamanda...insanların yavaş yavaş silinmesidir. Telefon rehberi dolu. Arayan yok. Cenazeler çoğalıyor(bak nu çok doğru...bir gün arayla, 2 arkadaşımızı yolcu ettik...Alpay Çayırlı ve Öner Akgerman...Nurlarda dinlensinler...) Doğum günleri azalıyor...
''Bir ara görüşelim'' diyenler kayboluyor. ''Başın sağ olsun'' mesajları artıyor. Bu da hayatın istatistiği. Gençken dünyayı kurtaracaktık. Şimdi site yönetiminden kurtulamıyoruz. Memleketi düzeltecektik. Şimdi kolesterolle mücadele ediyoruz.
Devrim hayalleri vardı. Şimdi tuz yasak. Hayat böyle terbiye ediyor insanı. Önce omuzdan vuruyor. Sonra dizden. En son moralden.
Ama...Kim ne derse desin. Yaşlanmak bir ayrıcalıktır. Çünkü...
Herkese nasip olmaz. Bazıları yarım kalır. Bazıları daha başlarken biter. Biz...devam edebildik. Düştük, yaralandık, kaybettik. Ama kalktık. Hâlâ sabah kalkıp çay koyabiliyorsak, hâlâ bir yazıyı okuyup ''hmmm'' diyebiliyorsak, hâlâ ''bu doğru değil'' deme cesaretimiz varsa...Bitmemişiz demektir.
Gençlik hızdı. Yaşlılık derinliktir. Gençlik bağırmaktı. Yaşlılık susup anlamaktır. Gençlik koşmaktı. Yaşlılık yürüyebildiğine şükretmektir...
Son söz mü?
Yaşlanmak...Çöküş değildir. Bir direniştir. Sessiz...İlaçlı...Biraz ağrılı...
Ama onurlu. Ve en önemlisi: İnsan kalabilme sınavıdır.**
Maalesef, yazının kime ait olduğunu belirten bir not yok. O zaman anonim diyebileceğimiz bir ortak düşünce ve yaşanmışlıkların derlemesi. Ben yazının her kelimesinde kendimi yaşadım, tasdiklerle, ve anlık düşüncelere yer vererek...''Yaşamak budur'' diyebileceğimiz, olgu ve itiraflardan ibaret bir hayat romanının özeti...Hayat o kadar büyük bir nimet ki, yaşamak için koşuşturmaktan, her sahnenin içinde olmaya çalışmaktan, düşe kalka ama sonunda dimdik ayakta, yazıda dendiği gibi, kemik ve organların yaşlanmasına direnmeğe rağmen hız kesmeme, her şeyin içinde olma dürtüsü, yaşam sevdasıdır. Öyle bir sevdadır ki bu, kim ve ne olduğunu bildiğin müddetçe, yaşamın her anını doya doya sindirmek, hazımsızlığı yenmektir. Zira bu çabalarla kim olduğunu o kadar güzel belliyorsun ki, takdir ettiğin kişilere ve olaylara saygın asla örselenmeden devam ediyor. Bu da olgunluğa eriştiğinin diplomasıdır. Artık kim ne derse desin, sözlerin çıktığı mihrak önemlidir. Hz. Mevlânâ Celalleddin Rumi'nin dediği gibi: ''Bir söze bakarım söz mü diye, bir de söyleyene bakarım adam mı diye.'' dizelerini benimserseniz eğer, boş sözler ve vaatler, yok yere böbürlenmelere gülüp geçme, kâle almama olgunluğuna erişirsiniz...sonunda da duyduğunuz zaman, içinizden argo da en sevdiğim söze yapışırsınız kurtarıcı olarak: ''Osuruktan tayyare, selam söyle bizim yâre!''
Yorumlar yükleniyor...