İşte böyle sürer gider hayatımız
Köşe Yazısı

İşte böyle sürer gider hayatımız

SERVET ÇOLAK
SERVET ÇOLAK
19 Oct 2026 5 dk okuma 165

Günaydın Can-Canlarım; Bir-iki günlük güzel yağıştan sonra, pırıl pırıl bir pazar sabahına günaydın...filvaki, öğlen saatleri oldu ama, yine de güzel bir güne merhaba. Gökyüzü pırıl pırıl, etraftaki ağaçların yaprakları yeni banyo yaptılar ya, bütün yazın tozunu, izini silercesine ışıldıyorlar güneşe olan sevgilerinden...bu gördüğün manzaraya şükran duymamak mümkün mü?

Yaradan'a, sonsuz şükranlarımızla, hamdolsun...
**Kadınlar, sevdiği erkek için değil doğurduğu erkek için dünyayı yakar. Bir kadının karşılıksız sevdiği tek erkek kendi oğludur. Saf sevgi görmek istiyorsanız bir annenin oğluna nasıl sevdiğine bakın.**
Anonim bir gönderi. Ama gerçeğin ta kendisi! Annelerin yüzlerini güldüren evlatları değil midir? Benim de, Allah bağışlasın, iki erkek çocuğum var. Kızım olmadığı için, ayırır mıydım bilemiyorum?!? Belki, kız çocuk olduğu için ona daha bir korunaklı yaklaşırdım gibime geliyor...Evlat sevgisi ayrılamaz diye düşünüyorum. Cinsiyeti ne olursa olsun, kendi canınızdan, kanınızdan. Sevinçleriyle seviniriz, sıkıntılarına çare olmak için debeleniriz, sevgileri karşısında da yüreğimizin yağları erir, başarıları karşısında da gururdan, yüreğimiz taşar, koşar, paylaşmak için vesile ararız. Nazara gelecekler diye ödümüz kopsa da, en ufak fırsatta, duymayanların da bilmelerini isteriz. İsteriz yahu! Gurur kaynağımız değil mi, hem de içten kabaran bir dürtüyle, adeta, 'o, benim oğlum' mesajını veririz, gerek parlayan gözlerdeki gurur, çoğunluğu da hiçbir şeyle eş düşülmeyen tutkuyla...Kızılacak yerde, biz kendimiz ikaz etmek isteriz, el-alemin diline dolamadan. Ne zarar görsün, nede zedelensin isteriz. Ne kadar yetişkin olurlarsa olsun, onlar bizim, kanımız-canımız, küçük sevdalarımızdır, gururumuzdur, hak edilmiş sahiplendiklerimizdir. Onun içindir ki, sağlık veya halleriyle ilgili en ufak bir uyarıda bile, karşılık olarak; ''Annecim, ben büyüdüm artık, kendi ayaklarımın üzerinde durabiliyorum!'' söz veya bakışına bile verilecek cevabımız, bazen sesli, bazen de sessiz bakışlarda okunur; 'sen benim canımsın, senin sevincin, beni coşturur, senin üzüntün beni kahreder, senin mutluluğun, Yaradan'a şükrettirir,' ve daha neler neler gizlidir o bakışlarda, coşku, sevinç, kahır bazen sesli, bazen de sessiz ama anlaşılır bir kalıpta paylaşılır...
Büyüdükleri zaman da hala küçük çocuklarımızdırlar. 'Üzerine bir şey giy, dışarısı serin. Aç mısın? Günün nasıl geçti? Evde misin, çıkacak mısın, canının istediği bir şey var mı? Hayrola, yemeği beğenmedin mi, az yemişsin(ya da yememişsin!), daha aklımızı kurcalayan ne sualler varsa, sıralayıp, bulunduğu yerden bunaltıp kaçırana kadar...''Yaa, lütfen!'' hareket veya nidası karşısında verilecek cevap hazırdır: ''Ben anayım! Merak ederim, sorarım da sorgularımda!'' Ancak kendi hislerimiz, zaaflarımız, oğullarımızın vereceği cevabı dinlemeye, beklemeye bile tahammülsüzdür. Onlar hala, bizim bebelerimizdir, gözümüzden sakınırız. Sakınırız da, biraz fazla üstlerine gitmiyor muyuz, onların da artık kendi kararlarını kendileri verme hakları olduğunu, anlamaz ve bilmezden geliriz...
Halil Cibran'ın şu, muhteşem şiirini ilk okurken de ne demek istediğini sorgular, olur mu öyle şey diye düşündüğüm gibi hissedersiniz gibime geliyor:
***Çocuklarınız sizin çocuklarınız değil.
Onlar kendi yolunu izleyen Hayat'ın oğulları ve kızları.
Sizin aracılığınızla geldiler, ama sizden gelmediler.
Ve sizinle birlikte olsalar da sizin değiller.
Onlara sevgi verebilirsiniz, düşüncelerinizi değil.
Çünkü onların da düşünceleri vardır.
Bedenlerini tutabilirsiniz, ruhlarını değil.
Çünkü ruhları yarındadır.
Siz ise yarını düşlerinizde bile göremezsiniz.
Siz onlar gibi olmaya çalışabilirsiniz, ama sakınonları
Kendiniz gibi olmaya zorlamayın.
Çünkü hayat geriye dönmez, dünle de bir alışverişi yoktur.
Siz yaysınız, çocuklarınız ise sizden çok ilerlere atılmış oklar.
Okçu, sonsuzluk yolundaki hedefi görür
Ve o yüce gücüyle yayı eğerek okun uzaklara uçmasını sağlar.
Okçunun önünde kıvançla eğilin
Çünkü okçu, uzaklara giden oku sevdiği kadar
Başını dimdik tutarak kalan yayı da sever.*

İşte böyle sürer gider hayatımız, yaşadıklarımız, gördüklerimiz, yaşadıklarımız hikayemizdir. Evlatlarımız ise, hakikatlerimiz. Hikayeler, yaşanır biter, anıları kalır, zaman zaman hatırlanmak için dürter durur. Ancak hayattaki en büyük varlığımız evlatlarımızdır. Cinsiyeti fark etmez, yeter ki başımızın tacı, gururumuz, yüreğimizi dolduran, elimizi tutan olsunlar. Bu bize yeter de artar gelecekten endişelenmememiz için. Biz dolu dolu yaşadık, gördük, geçirdik, daha da faydalanmak isteriz hayatın nimetlerinden vücut ve akıl sağlığıyla, yeter ki, Halil Cibran'ın da dediği gibi, atılmış olan oklar, hedeflerinde kendi istedikleri doğrultuda kalabilsinler....

SERVET ÇOLAK'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...