Mutluluğu kendinde arayacaksın kurban!
Günaydın Can-Canlarım; Muhteşem bir güne yine yeniden merhaba! Yaz olması gereken sıcağını yaşatıyor. Sıkılanlar, bunalanların ağızlarından ''of'lar, pöf'ler bitmez bitmeyecektir de! Çünkü nankör, demeyelim, fazlaca ağır düşer, ama 'bulduğunla yetinmeyen', Yaradan'a şükürler sıralayıp, anında unutma gibi bir alışkanlığımız vardır, lütfen inkara kalkışmayın, hepimiz yaparız bunu!
Bulduğumuzla yetinme huyumuz azdır...hep daha fazlasını hayal eder, belki de verirler diye talep ederiz, üstü kapalı şekillerde, alenen değil, arsız demesinler düşüncesiyle...sanırız ki, akıllı taraf biziz, karşımızdakini uyutabiliriz! Ancak, karşı taraf buna hazırlıklı, kurban!! Nabza göre şerbet vermeye hazırlamıştır kendini, hazırdır verilecek cevapları çoğu zaman...değilse de anında bir şimşek çakar beyninde her şeyi tabağında servis edilmiş bulur. Yanıldığını farz etmediği için de yer de yer bütün sunulanları, iştahla, ardını arkasını düşünmeden...gün gelip de kendisine hatırlatıldığı zaman zevkle kabul edip mideye indirdikleri, aptala yatar, yanıldığını inkar etmek adına...o tabağı sunan da, hazırdır, fırsat bulmuşken onu yere sermeye, hiç beklemeden, verir veriştirir...mazlumun(?), konuşacak yüzü yoktur, ama yine de altta kalmamak için, kem-küm eder, daha da küçülür, galibin karşısında...ama bu tekerrür etmeyecek değildir, Atasözümüzü hatırlayalım hemen: 'yenilen pehlivan, güreşe doymazmış'!!
Hep, başkalarından bir şeyler bekleriz...Bizim için program yapsınlar, bizde hazıra konalım, kendi halledebileceğimiz konularda da efor sarf etmeden, başkalarından bekleriz kolaylıkları. Neden? Kendi aklımız yok mu? Kendi bohçamızı açamıyor muyuz? İllaki de başkasından el istemenin tembelliği ne? Ne biliyor musunuz? Kendimizle ilgili, belki de bilinmeyenleri ifşa etmek, açığa sunmak...zira o yardım aldığınız kişi de insan sonuçta. Dilinin kemiği yok ki? Gördüğü, belki de gizli bir şey, kaçıverir ağzından başkalarının yanında. Sen, sana ait olduğunu san, bir bakmışsın ki, cümle alem vakıf olmuş seninle ilgili olana...Aaaa! Nereden çıktı bu? Ben kimseye söylemedim diye düşünsen de, yardım aldığın insan aklına gelmez, asla şüphelenmezsin ondan, arkadaş, dost bilirsin. Ama gel gör ki, dedikodu, çoğunluğumuzun nüvesinde vardır, az veya çok! Bayılırız insanların özeline girmeye, deşmeye, açığa çıkarmaya...bir nevi gizli başarı hissederiz, bu önsezimiz karşısında...ama aynı şey döner dolaşır, en ufak hatamızda, ağzımızın gevşek olduğu anlarda, kendi gizlimizi de ifşa ederiz...meraklı gözlerden, ağızlardan uzak kalabilmek çoğumuzun beceremediği bir erdemdir, bunu hatırlayamayız başımıza gelmedikçe. Karşımızdaki gevşek ağızları suçlarız, özelimizi başkalarıyla paylaştıkları için...'sen kendin ağzını tutamadıktan sonra, başkalarından nasıl medet umarsın?' suali karşısında da mazluma yatarız, kırık yürekliyi oynarız, ihanete uğradık diye...oysa ki, ihaneti kendi kendimize yapmışızdır, havaya girerek...ya kendimizi korumak, ya da empati toplamak adına...böyle böyle akar gider günler ve o kıymetli, asla geriye getiremediğimiz zaman...
Gel de, Sabahattin Âli'yi anma! ''İnsanın en büyük hatası, bir başkasının onu mutlu etmesini beklemesidir.''
Mutluluğu kendinde arayacaksın kurban! Başkalarından mutluluk vermesini beklersen, büyük borca girersin. Aldığını vermek için, bir nevi ödeşmek için çabalar durursun. Başarılı olursun da zaman zaman, ancak, alışmış kudurmuştan beterdir demiş Atalarımız! Vermediğin zaman, dışlanırsın. Dışlanmasan da hedef haline gelirsin, vurulmak, için, fırsat verdikçe ellerine...bundan dolayı, garip bir mutluluk duyanlar da vardır, seni faka bastırdıkları için. Sen kendini aklamak için öyle bir koz vermişsindir ki, muhatabının eline, artık ipler karşındakindedir, aklanmak için beyhude çırpınır durursun...eğer kişiyi kendin gibi bildiysen ve bundan müşteki olduysan, demek ki sen de hasarlısın. Onun için, gel kurcalamayalım bu konuyu...çok kere çabalardan 'fare, dağa küsmüş, dağın haberi olmamış' kurban. Sen kendin bilmeden, güveneceğin dağlar yaratmışsın, ihtiyacın olduğunda arkalarına saklanasın diye, gel gör ki, oynadığın piyes, hayat! Gerçeklerden oluşan, hayale, hurafeye, dargınlığa, kızgınlığa, her zaman verecek bir cevabı olan bir vazgeçilemeyen! Senin gibi herkes, düşmeden, sınıfta kalmadan, ikmallerle olsa dahi geçmeye, tutunmaya çalıştığı bir sorumluluklar silsilesi...Ya bu deveyi güdersin ya da bu diyardan gidersin...gitmek çok zor, o kadar kıymetli bir yer ki, asla yerimizden olmak istemeyiz, çok kere hayallere kapılıp da, elimizdekinden fazlası için çabaladığımızda, tuşa gelip, yardım bekleyen gözlerle etrafımızı tararız, şanslıysak bir el uzanır doğruluruz, ama insanız ya, doyumsuzluk var ya serde, bulduğumuzla değil, hep umduklarımızı yaşamak isteriz...onun için de çoğu zaman hüsran kapısını zorlarız, mutluluk kapısı varken...eee, ne demişler;* gariptir insan oğlu, aynı espriye defalarca gülmez, ama aynı acıya defalarca ağlar.*
Başka söze gerek var mı bilmem....
Yorumlar yükleniyor...