Hiçbir insan fazlalık değildir hayatımızda...
Günaydın Can-Canlarım; Bugün sizlerle, Fars şair ve filozoflarından, Sadi Şirazi'nin çok beğendiğim bir sözünü paylaşmak istedim: **Hiçbir insan fazlalık değildir hayatımızda...Kiminden sabrı, kiminden sadakati, kiminden vefayı, kiminden riyayı, kiminden sevgiyi, kiminden sahteliği öğrenirsin. Öğrendiklerimiz tecrübedir aslında.**
Haa, şimdi gelelim, eskilerin tabiriyle; ''dekatria'nın onbeş olduğuna''(yunanca da dekatria=15)! Biz, bunları biliyoruz da, neden hatırlatılmak ihtiyacı duyuyoruz? Neden bir kere tanıdığımız insandaki bu özellikleri başkasında fark ettiğimizde, uyanmıyoruz? Ya da, ''yahu, ben bu filmi seyretmiştim!'', hatırlamasıyla dürtmüyoruz kendimizi? Hiç!! ''Alışmadık g.tte don durmaz'', atasözü olmuş bir davranış şekli! Yaşamının parçası olan bazı davranışlar ve düşüncelerden kolay sıyrılamıyorsun, hatta daha da fazlası, 'kör gözün parmağına' gidiyorsun...
İnsanız, çabuk aldanır, uyum sağlar, günlük yaşantımızın çoğunu teşkil eden hareketlerimizde, hatta bazen düşüncelerimiz, itirazlarımız, neşemiz, kederimizde de ortak noktalarımız ekseriyettedir. Gel gör ki, şu 25-30 senedir, halkımızı bozmak, ayırmak, inançlarımız dahil olmak üzere üzerinde oynanmak, karayı ak gösterme becerileriyle, idarecilerimiz o kadar baskın çıktılar ki, neredeyse milletimizi tanıyamaz olduk. Üzüntüyle vurgulamak istiyorum ki, her geçen gün de daha kötüye gidiyor bu duygular. Adeta, başkalaştırıldık. Kendi fikir ve inançlarımız yerine hipnotize edilerek, bambaşka hayaller ve uygulamaların içinde bulduk kendimizi. Uyum sağlamak? Ne mümkün! Adeta taban tabana ters öğretileri değil kabullenmek, anlamak bile imkansız!!! Resmen, başkalaştırılıyoruz? İnançlarımız, örf ve adetlerimiz, geleneksel aile terbiyelerimiz, baştan yaratılıyor adeta ya da uyan mantalitelere montaj yapılıyor. Bu montajların gerçekleştirilebilmesi için verilen narkozlardan da ayılmak imkansız adeta...sersem-sepelek, ruh gibi dolaşanlar var etrafımızda; alışmış oldukları ses ve konuşma tarzından gayrı, başkasını doğrusu olduğunu hayal meyal hatırlasa da, gerçeğe dönmek istemiyorlar...Neden enerji sarf etsinler ki? Onlar için düşünen, konuşan var. Uydu olmuşlar bir kere! Doğru bildiklerini o kadar uzaklaştırmışlar ki kendilerinden, yutturmaları bile, kabulleniyorlar, hiç itiraz etmeden sineye çekiyorlar...Davul, zurna çal kulaklarının dibinde, uyandırmak için...onlara saz gibi geliyor herhalde...
Kendilerine gelebilmeleri için büyük bir darbeye ihtiyaçları vardır ancak, minareyi çalan kılıfı önceden o kadar sinsi ve akıllıca hazırladı ki, kurtarıcı unsurları yok etti, yandı bitti kül oldu...Biz de, çocukken oynadığımız yutturmaca oyunumuza dönelim:
**Komsu, komşu huu? Oğlun geldi mi? Geldi? Ne getirdi? İncik, boncuk! Kime kime. Sana, bana, kara kediye. Kara kedi nerde? Suya düştü. Su nerde? İnek içti, inek nerde? Dağa kaçtı. Dağ nerde? Yandı-bitti-kül olduuuu.**
Yorumlar yükleniyor...