Bahar enikonu geldi...
Günaydın Can-Canlarım; Bahar enikonu geldi...Yağmurlarda, yüzümüzü öyle güzel güldürdü ki, toprak cıvıl cıvıl. Çiçek, böcek desen, ''biz döndük millet, müjdemizi isteriz'' dercesine boy gösteriyor.
En güzeli de kuşlar...dedikoducu fırlamalar, konu komşuyla alışveriş halindeler...bazen, seyyar satıcılar gibi; ''gel, bahara gel, her şeyin tazesi, güzeli burada!'' diye yırtınıyorlar adeta...seyreden memnun, duyan memnun, her canlıda bir hareket...hayat budur! Sevinci de üzüntüsü de yaşayana sirayet eder...o an, dibimizdeki savaşı da unutursun, sana sarf edilmiş bir serzenişi de unutursun, bir anlık da olsa, hayat şartlarının ne denli zorlayıcı olduğunu da unutursun, adeta, şükredersin, nefes aldığına, karşılaştığın güzelliklere ve hatta birden gözünde büyümez o her zaman hortlak gibi seni dürten, sıkıntılar, hayat şartlarındaki zorlanmalar, konu komşunun dürtmesi, hani o anlık bile olsa, dertlerinin, sıkıntılarının gevşediğini, seni bir nebze azat ettiğini hissedersin...hayat akıp giderken, sen de arkasından seyredersin...
Salı günü İzmir'e gittim. Giderken de dönerken de yol boyu, canlanan tabiatı seyrettim...Yemyeşil düzlükler, çam ağaçları ve diğerlerinin arasından kendilerini beğendirmek için önü çıkmak isteyen, bembeyaz badem çiçekleri ve de, en sevdiklerim; erguvanlar!! Aşağı yukarı bir ayı bulan çiçeklenmeleriyle, insanın dikkatini çeken, ismini aldığı rengin güzelliklerini taşıyan ağaçlar.
İstanbul boğazının baharı müjdeleyen simgesi olmuş, özellikle de Beykoz sırtlarını, açtıkları zaman adeta bir bölge renklendirmesi yapan, çok sevdiğim bir ağaç!!! Yıllar evvel, yine böyle coştuğum bir ilkbaharda paylaşmıştım hikayesini ama izin verirseniz yinelemek isterim. Hristiyan inanışlarına göre, Hz. İsa'yı 30 gümüş dinar karşılığında Roma'lı askerlere, teslim ederek ihanet eden havarisi, Yahuda, yaptığının vicdan azabına dayanamayarak, aldığı gümüşleri iade eder ve kendini bembeyaz çiçekleri olan bir ağaca asar, ve o çiçekler erguvan rengine döner. Hikaye bu ya, hazin ama neticede çok güzel çiçekleri olan bir ağaca atfedilmiş...hazin ve ihaneti öne çıkaran bir hikaye ama, ağacı ve meyveleri öyle mi ya? İnsanın içinde, baharın ilk müjdecileri gibi bir sevinç kıpırdatıyor; rengin ve çiçeklerinin güzelliğine baktıkça...
Görüntü güzel ama hikaye hazin...ancak insan oğlunun ihanetleri bitip tükenmiyor maalesef. Şahmeran efsanesi mesela; Tarsus'ta, binlerce yıl önce yedi katlı yerin altında, 'Maran' adı verilen, akıllı, şefkatli, barış içinde yaşayan yılanlar varmış. Efsaneye göre de Şahmeranı ilk gören oduncu Cemşab, arkadaşlarıyla bal dolu bir mağara bulurlar. Arkadaşları onu, kendilerine daha fazla bal düşsün fiye içeride bırakıp kaçarlar. Cemşab, ışık gördüğü bir delikten geçerek, yeraltında yaşayan başı insan, gövdesi yılan, bilge kraliçe Şahmeran'ın yaşadığı muhteşem yeraltı bahçesine ulaşır. Kraliçe, Cemşab'ın güvenini kazanır ve ona şifalı bitkileri öğretir. Cemşab, ailesini özlediğini söyleyerek gitmek ister, Şahmeran, yerini kimseye söylememesi kaydı şartıyla onun gitmesine izin verir. Ülkenin padişahı amansız bir hastalık sahibidir, ve vezir, iyileşmesi için Şahmeran'ın etini yemesi gerektiğini söyler. Cemşab, mecbur kalıp zorla yerini gösterir, Şahmeran yakalanıp, dışarıya çıkartılır. Cemşab, Şahmerana çaresizliğini anlatır. Şahmeran da, Cemşab'a kendisini öldürüp, toprak çanakta kaynatıp, kuyruğunu vezire, etini de padişaha yedirmesini söyler. Kuyruğu yiyen vezir ölür, eti yiyen padişah kurtulur ve karşılığında Cemşab vezir yapılır. Ve rivayet odur ki, Şahmeran'ın Tarsuslular tarafından öldürüldüğünü öğrenen yılanların bir gün Tarsus'u istila edeceğidir...Allah yazdıysa bozsun demekten başka bir şey gelmedi içimden....
Daha bir çok efsane paylaşmak istiyorum sizlerle, zaman zaman...şimdilik hoşça kalın, sağlık ve sevgiyle...
*Şahmeran efsanesi, iyilik, bilgelik, sadakat ve ihanet temalarını işleyen, özellikle Tarsus ve Mardin bölgelerinde yaşatılan kültürel bir miras olarak bilinir.*
Yorumlar yükleniyor...