GENÇLER ve YAŞLILAR EL ELE GELECEĞE...
Köşe Yazısı

GENÇLER ve YAŞLILAR EL ELE GELECEĞE...

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
05 Nov 2026 10 dk okuma 139

*- GENÇLER ve YAŞLILAR Davetlere, yemeklere yıllardır gitmediğimi okuyucularım ve dostlarım biliyor. Dün gece yarısı, önceden gelen bir ‘buluşma’ yani davet dikkatimi çekti.

Hemen her gün ‘Merhaba’ ya da ‘Günaydın’ diyerek, düzenli ve tatmin
edici yazılarını gönderen, hayranım olduğum Mustafa Foçalı “yarın
Bornova’dayım (Karaburun tarafından gelecek) müsaitseniz uygun
bulduğunuz bir yerde buluşalım!’ mealinde mesaj atmış.
Ben de ‘Urla’dan geleceğimi, ama saat 16.00’da bir randevum var’ dedim.
Saat 14.30’da Dramalılar köşkünde buluştuk.
Yağmurla gelen adam gibi adam Mustafa Foçalı ile neden çok öncelerden
tanımadığıma, çok üzüldüm.
Sanki yaşayan tarih!
Spordan sanata, ziraattan tıbba ve Bornova’nın, dolayısıyla İzmir ve
Ege’yi güzellikleri ve kusurları ile size anlatsın…
Önce ben konuştum…
Çenem açılmıştı, daldan dala atlayarak, yaşamımdan, mesleğimle ilgili
olaylardan kesintiler verdim, masamızdaki genç havacı astsubay
kardeşimizle, değerli müstakbel eşine…
Saygı, sevgi, güzellik, hürmet, vardı masamızda.
Hiç ummadığım ve beklemediğim keyifli yaklaşık bir buçuk saatim oldu.
Keşke saat 16.00’daki randevumu bir başka güne uzatsaydım, ama söz
sözdür, bir başka gün buluşmak üzere ayrıldık.
Keşke herkes böyle duygu yüklü günlerini yaşayabilse….
Demek istenirse oluyor…
Demek karşılıklı sevgi, saygı, mutluluğu da getirebiliyor.
Gençler ile yaşlılar aynı masada oturabiliyor, anlaşabiliyor.

*- YAVAŞ İNSANLARIMIZ
Pınar Hanım yazıyor:
Bir gün hepimiz yavaşlayacağız.
Bugün kasada para sayarken beklediğimiz amca, telefondan anlamadığı
için sabırsızlandığımız anne-babamız…
Aslında bize hayatın başka bir temposunu hatırlatıyor.
Yaşlılık; işe yaramazlık değil, hafıza, tecrübe ve yaşanmışlıktır.
Bir toplumun gücü yalnızca en hızlı ilerleyenlerle değil,
yavaşlayanları geride bırakmamasıyla da ölçülür.
Çünkü bugün acele ettirdiğimiz yaşlılık, yarın bizim de varacağımız yer.
Sence biz yaşlılarımıza karşı yeterince sabırlı mıyız?
Bazı araçların arkalarında yazanı da okuyalım:
‘Acele giden ecele gider!’

*-  KALBİN ATMASI…
Günün şiiri ise Adnan Sivri’den;
“Kalbinin sevgiyle atması,
Sevmek ve sevinmenin başlangıcı,
Bir çift kumurunun kapı önündeki ekmeği paylaşması, Ağaçların
yapraklarının yemyeşil olması,
Ilık esen rüzgarların dalları sevgiyle sallaması,
Çiçeklerin rengarenk açması,
Gökyüzünün maviliğini denize yansıtması,
Toprağın insana kucak açması,
Hayatın, Aşkların yeniden canlandırmasıdır…”

*- SALİHLİ’DEN GELEN SES; ‘İMDAT!...’
Gülgün Yalvaç’ı Manisa’nın Salihli ilçesindeki çalışmaları,
koşuşturması, özellikle ‘şiir ve edebiyat’ çalışmaları ile tanırım.
Bugün resimleri ile desteklediği önemli bir haberi paylaştı.
Ben Salihli halkı için gündüzünü gecesine katan sevgili Gül  Yalvaç’ın
Manisa Büyükşehir Belediye Başkanına yazdığı mektubu okuyucularımla
paylaşmak istiyorum.
Belki duyurusunda arabuluculuk yapmış da oluruz…
“Manisa Büyükşehir Belediye Başkanı Besim Dutlulu dikkatine...
Burası Salihli Çakallar Mezarlığı Kuzey tarafı
Burada ne tel örgü,
Ne bir çeşme,
Ne düzgün bir yol,
Ne de o yokuşu çıkmak için merdiven var.
Ama orada sayısız mezar
Sayısız merhum yakınları var.
Görüntüler her şeyi anlatıyor...
Sesimizi duyan var mı?
İMDATTTTTTT!.. “

*- SINIRDAKİ IŞIK!...
Bunları biliyor muydunuz?
* Medeniyetler şehri Hatay
* Hatay 4000 yıllık geçmişe sahip...
* Dünyada kurulan ilk şehirdir...
* Bu zamana kadar depremde 7 defa olduğu gibi yıkılıp tekrar kuruldu...
* Antakya Mozaik Müzesi, Mozaikleri bakımından Dünyada ikinci sırada...
* Dünyadaki ilk kilise olan St. Pierre Kilise’si Hristiyanlığın
yayıldığı ilk mağara kilise buradadır...
* Hristiyanlara "HIRISTIYAN"ismi ilk burada verilmiştir...
* Türkiye’nin en uzun kumsalları buradadır. 12 km
* İstikameti dolayısıyla tamamıyla "Güneyden" gelip "Kuzeye" dökülen
iki ırmaktan biri olan Asi Nehri Güney’den Kuzey’e ters akan tek
nehirdir...
* Fetihler dışında Müslümanlık Anadolu’ya ilk olarak buradan girmiştir
"Habib-i Neccar Camii Anadolu'da yapılan ilk camidir"
* Eski dünyanın bilinen en uzun surları buradadır. Antakya Kalesi 26 km
* Eski Dünyanın en büyük ticaret yolları buradan başlamış ve bitmiştir
"İpek-Baharat”
* M.Ö sinden 18 yy.la kadar nehir vasıtasıyla içeriye kadar deniz
ticaretinin yapıldığı tek yerdir...
* Hatay, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde Devlet olma özelliğini kazanmış
tek vilayettir...
* M.Ö 300 yılında kurulan Antakya, M.Ö I. yy antik dünyanın üç büyük
şehrinden biriydi...
* Dünyada ilk Olimpiyatlar burada yapılmıştır. "Roma döneminde yapılan
Olimpiyat Oyunlarına ev sahipliği yapmıştır."
* HatAy ismi Atatürk tarafından verilmiştir, ‘Sınırdaki ışık’ anlamına gelir.
* Antakya müzesindeki para koleksiyonu dünyada 3. sırada yer almaktadır...
* İlk sokak lambaları Antakya'da kullanıldı "Dünyada meşalelerle
aydınlatılan ilk sütunlu cadde olan HEROD CADDESİ (KURTULUŞ CADDESİ)
Antakya’dadır...

*- ÇIPLAK GERÇEK
Fıkra burada paylaşılacak gibi olmadığı için devamını paylaşıyorum;
“İşte tıpkı bu fıkradaki gibi; muktedirlerin ve sistemi yönetenlerin
sakladığı o büyük sırrı, hayatın içindeki en alt kademedeki insanın
çıplak gerçeğiyle yüzlerine vurma sanatı, bu topraklarda hiç bitmedi.
Fıkradaki hanımefendiyi dize getiren bahçıvanın yerini, bu kez koca
bir ülkenin finansal sistemini tek bir banknotla kilitleyen emekliler
alacaktı.
Nitekim takvimler o yılı gösterdiğinde; yüksek enflasyonun gölgesinde
emekli maaşlarına "müjde" nidasıyla, adeta kuş yemi kadar bir zam
açıklamıştı.
Emekliler ne pankart açtılar, ne sokağa döküldüler...
Yetkililer,  yüksek enflasyonun gölgesinde emekli maaşlarına "müjde"
nidasıyla, adeta kuş yemi kadar bir zam açıklamıştı.
Emekliler ne pankart açtılar ne sokağa döküldüler.
Sadece sessizce gülümsediler.
Ertesi sabah, ülkenin en büyük kamu bankasının Merkez Şubesi’nin
önünde, bastonlu, hırkalı ve alabildiğine sakin bir kalabalık birikti.
En önde 72 yaşındaki emekli memur İhsan Bey duruyordu.
Saat tam 09:00’da kapılar açıldı.
İhsan Bey sıramatikten A-001 numarasını aldı. Usulca gişeye yanaştı.
Cüzdanından tek parça halinde, gıcır gıcır bir 1.000 TL çıkardı:
‘Evladım, bunu hesabıma yatır.’
Gişe memuru gencecik çocuktu.
‘Tabii amca!’ dedi, parayı aldı, tıkır tıkır klavyeye bastı, dekontu uzattı.
İhsan Bey dekontu aldı, teşekkür etti. Şubeden çıkıp kapının önündeki
simitçiden bir çay söyledi.
Tam bir saat sonra, saat 10:00'da içeri geri girdi.
Sıramatikten A-045 numarasını aldı.
Sırası gelince aynı gişe memurunun karşısına dikildi:
‘Evladım, saat dokuzda sana bir 1.000 lira vermiştim. O para yerinde
duruyor mu? Bi' çek bakayım, göreyim."
Memur şaşkınlıkla parayı kasadan çıkarıp uzattı:
‘Duruyor amca, buyur…’
İhsan Bey parayı aldı, ışığa doğru tuttu, Atatürk resmine baktı,
parmağıyla hissetti:
‘Hah, tamam, benim paraymış. Şimdi bunu geri yatır evladım, bankada
dursun’ dedi.

*- HER SAAT BAŞI!...
Saat 11:30 olduğunda şubede tam bir kıyamet kopuyordu.
Çünkü İhsan Bey’i gören diğer 150 emekli de olayı kavramıştı.
Hepsi sisteme dahil olmuştu.
Şube, her saat başı "Benim para içeride güvende mi, yoksa fona falan
mı yatırdınız?" diyerek parasını görmek isteyen, parayı eline alıp
saydıktan sonra ‘Tamam, şimdi geri yatır!’ diyen emeklilerle dolup
taştı.
Bankanın bilgisayar sistemi saniyede binlerce işlem kaydetmekten
yorulmuş, klavyelerin tuşları aşınmıştı.
En fenası, gişe memurlarının kasalarındaki paraları sürekli içeri
sokup dışarı çıkarmaktan para sayma makineleri hararet yapmış, şubeyi
hafif bir yanık kablo kokusu sarmıştı.
Şube müdürü odasından fırladı, İhsan Bey’in koluna girdi:
"İhsan Bey amca, gözünü seveyim ne yapıyorsunuz?
Genel müdürlükten arıyorlar, 'Sizin şubede nakit akışı neden kalbini
kaybetmiş kurbağa gibi bir duruyor bir hızlanıyor?' diye soruyorlar.
Sistem kilitlendi, makineler yandı!"
İhsan Bey gözlüğünü burnunun ucuna indirdi, o bilge ve muzip edasıyla gülümsedi:
‘Müdür bey evladım, hükümet bize öyle bir zam yaptı ki, para o kadar
hafifledi ki, rüzgar çıksa uçacak.
Biz de paranın uçup gitmesinden, o meşhur fonlara karışıp
buharlaşmasından korkuyoruz.
‘Güvende m?’  diye saat başı kontrol etmek en doğal hakkımız değil mi?
Bak, para burada, biz buradayız.
Devletin parası devlette dönüyor, fena mı?"
Saat 14:00'te şubeye Bakanlık Temsilcisi intikal etti.
Emeklileri suçlayacak bir kanun maddesi aradı ama bulamadı; herkes
kendi yasal sırasını bekliyor, kendi yasal parasının güvenliğini
kontrol ediyordu.
Temsilci, İhsan Bey’i kenara çekti:
 "Yahu amca, bu yaptığınız trajikomik eylem ülkenin finansal
istikrarını tehdit ediyor! Ne istiyorsunuz açık söyleyin?"
İhsan Bey, fıkradaki o efsane hizmetçi edasıyla yapıştırdı cevabı:
"Biz bir şey istemiyoruz evladım, paramızın yerinde durup durmadığına bakıyoruz.
Ama bak, arkandaki şu genç gişe memuru ne diyor biliyor musun?
'Amca, siz saat başı bu parayı kontrol etmeye devam ederseniz, akşama
şubenin bütçe dengesi çökecek, müdür istifa edecek' diyor."
Temsilci alnındaki teri sildi, Ankara'yı aradı.
Telefonun ucundaki makama durumu çaresizce fısıldadı:
‘Efendim, emekliler nükleer silah bulmuş gibi davranıyor.
Parayı kasaya sokup sokup çıkarıyorlar, 'yerinde mi' diye sürekli yokluyorlar.
Bankacılık sistemi error verdi.
Sanırım masaya oturup adamakıllı bir zam yapmamız gerekecek, yoksa bu
ihtiyarlar bu parayı eritene kadar durmayacak..."
Aziz Nesin usulü kıssadan hisse:
Büyük adamların kağıt üzerindeki büyük bütçe hesapları, hakkı yenmiş
küçük adamların cebindeki tek bir banknotu "yerinde duruyor mu" diye
saat başı yoklaması karşısında çaresiz kalmaya mahkumdur..

*- RUHU YIKAMAK!...
“Üstat, o kadar çok kitap okudum ki… ama çoğunu unuttum.
Öyleyse, okumak ne işe yarar?”
Bu, meraklı bir öğrencinin samimi sorusuydu.
Üstat cevap vermedi.
Sadece sessizce ona baktı.
Birkaç gün geçti.
Nehrin kenarında oturuyorlardı.
Aniden yaşlı adam dedi ki:
‘Susadım. Bana biraz su getir… Ama yerde duran o eski süzgeci kullan..’.
Öğrenci şaşkınlıkla ona baktı.
Bu mantıksız bir emirdi.
Delik deşik bir süzgeçle nasıl su getirilirdi ki?
Ama itaatsizlik etmeye cesaret edemedi.
Süzgeci aldı ve denedi.
Bir kez.
Sonra bir kez daha.
Ve tekrar…
Koştu, doldurdu, yolda suyun hepsini kaybetti.
Daha hızlı gitmeye çalıştı.
Parmaklarıyla delikleri kapatmaya çalıştı.
Açı değiştirdi…
Hiçbir şey işe yaramadı.
Bir damla su bile kalmadı.
Bitkin ve umutsuz, üstatın ayağına geri döndü:
‘Üzgünüm.
Başaramadım.
İmkansızdı…”
Üstat ona şefkatle baktı ve dedi ki:
“Başarısız olmadın. Süzgece bak!..
Öğrenci gözlerini kaldırdı.
Ve gördü:
O kirli, eski, kararmış süzgeç şimdi parlıyordu.
Su, defalarca içinden geçerken onu temizlemişti.
Ve üstat ekledi:
‘Okumak budur işte.
Okuduklarının hepsini hatırlamamış olman önemli değil.
Bilginin hafızandan süzgeçten akan su gibi akıp gitmesi önemli değil…
Çünkü okurken, zihnin arınıyor.
Ruhun yenileniyor.
Düşüncelerin aydınlanıyor.
Ve farkında olmasan bile, içten dönüşüyorsun.
İşte okumanın gerçek amacı budur.
Hafızanı doldurmak değil…
Ruhunu yıkamaktır…’

*-

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...