YOLLARIN KONTROLU ZABITAYA VERİLMELİ... GEZSİNLER
*-CEBİNİZİ BOŞALTIRLAR Piyasanın durumunu anlatmaya çalışıyorum yazılarımda. İnsanlığın, vidanın, merhametin nasıl bazıları tarafından ayaklar altına alındığını dillendirmeye çalışıyorum, örnekleriyle… Basit ama önemli saydığım bir olayı anlatayım: Esnaf arasında konuşulurken duymuşsunuzdur, ‘Zam gelecek!’ diye müşteri çekmeye çalışanlara. İşte bu arada bir bakıyorsunuz, söylentiler doğru çıkmış. Yorum yapan uzmanlara dinliyorsunuz sizi tüketime sürüklüyorlar. İhtiyacınız olmadığı halde a
*- AYNI ANDA
İzmir Yarımadası’ndaki bir yerleşim merkezinin geçişindeki üç yolda, henüz parlamaya çalışan bir süpermarket zincirinin mağazasına girdim.
İğneden ipliğe her şey var.
Hatta göz alıcı manavına kadar…
Televizyondaki sözde uzmanların etkisi altında, ‘Ceviz almak’ istedim.
Hazırlanmış iki poşet kalmış.
Birinin üzerinde etiket var, diğerinde yok.
Baktım ‘199 lira’ küsurla… Yüz doksan dokuz lira beş kuruş olabilir.
Yani 200 lira değil…
Kasadaki görevli, birinin üzerinde barkot olmayınca, gitti bastırdı geldi. ‘254 lira beş kuruş!’ oldu, bir saniyede…
‘O kalsın, ben bunu alıyorum!’ deyince…
‘Olmaz, bu da aynı fiyat!’ deyince vaz geçtim.
*- EN UCUZU
İzmir’de Havra Sokağı yakınında yeni ürün cevizi 225 liraya aldım.
Bakın Aydın’da kurulun ve Türkiye’ye yayılan, çok ünlü bir çerezci var.
İşte bunlar, etiketlerini ‘para’ şeklinde yapmışlar.
Fiyatların rakamlarını gözünüze sokacak şekilde kocaman kocaman yazmışlar.
Bu bir aldatmaca!
Çünkü; siz hani sokakta satıcıların kocaman kocaman yazdığı fiyatın altındaki küçük harflerle yazılmış (Yarım kilo) veya (250 gramı) dikkat etmezseniz, hesabı öderken nasıl şaşırıyorsanız bu böyle… İşte!
*- İNSAF YAHU!
Gelelim, örnek olarak aldığımız ‘ceviz’ hikâyesine…
Az önce belirttiğim yerdeki patronlar yine insaflı imişler.
Yuvarlak hesap iki yüz lira olan cevizin fiyatının üstüne elli beş lira yani yüzde 25 zam yapmışlar!
Ya başka yerde;
Bilmem ne çiftliğinde ise aynı ürün 200 lira idi, bir gün sonda etiket değişti ve 275 lira oldu.
Bir üçüncü şirketin mağazasında yarımşar kiloluk paketlere koymuşlar, yüz seksen (180 TL) liradan satıyorlar.
Buna göre, bir kilo ceviz 360 lira oluyor.
Ne diyebilirim?
‘İnsaf yahu!’
Sözde vatandaşı düşünüyorlar…
Sözde sadece kendi haklarını alıyorlar…
Acaba başkasının hakkına, cebine el uzatmıyorlar mı?
Neymiş efendim, ‘hasat sezonu’ başlamış.
Yeni ürün imiş!
Yalan, işte az önce anlattım, nasıl eldeki ürünün fiyatının nasıl anında değiştirildiğini…
Bir zamanlar öyle değil miydi?
Gözünüzün önünde günde bir iki defa etiket değiştirilmiyor muydu?
‘Yazıklar olsun!’ bu kazıkçılara, paragözlere’ diyorum, elimden başka bir şey gelmiyor.
*- KONTROL MEKANİZMASI İÇİN
Belediyelerde temizlik işleri gibi, zabıta noksanları dikkat çekiyor.
Ne diyorum:
Büyük paralar harcanan toplantılar, eğlenceler, seyahatler bir yana bırakılsın, öncelikle yollar ele alınsın.
Asfalt şantiyen yoksa, taşeron usülüyle sorunu çöz!
Onarım öncesi ve sonrasında, kim herhangi bir şekilde, örneğin inşaatı için ruhsat almak istiyorsa, öncelikle kapısının önündeki doğalgazdan tutun da, elektrik, su, internet bağlantıları için kazılan yerleri toprakla değil, beton olarak kapatılması sağlanmalı…
Bir cadde ya da sokakta 10 metrede bir böyle, engel gibi kazılar olur mu?
‘Olmaz!’ diye örneklerini verir, fotoğraflarını gösteririm.
İşte burada ‘Zabıta gücü’ de devreye giriyor!
Sokakları gezen gerek motorize, gerekse yaya zabıta ekipleri, inşaatları da, esnaf gibi denetlemeli…
Kaçak yapılara, kat çıkmalara, bile müdahale etmeli.
Nasıl şimdi İçişleri Bakanlığı Trafik ekiplerini köşe başlarında oturup gün geçirmelerini önleyip, sürekli kontrol çalışmalarını yaptırtıyorsa, bu konuya da girmelidir.
İnşaatçı yolun ortasında çimento karıyor, kumunu, atığını, pisliğini yolun kenarına yığıp gidiyor.
Dünyanın parasını isteyen ve alanlar bunun karşılığını, aynen bazı kurumlar gibi vermiyor.
‘Başıbozukluktan’ demeyeceğim ama ‘Görevli’ eksikliğinden ya da bilgisizlikten işlemler ve kontrollar istenildiği gibi yapılamıyor.
*- TER DÖKÜYORLAR
‘Zabıta olmak isteyen adaylar uygulamalı ve sözlü sınavlarda ter döküyor’
Bu yazdığım bir belediyenin zabıtası kadrosunun yeni memur ile güçlenmesini anlatıyor.
Öğrendiğime göre; İzmir Büyükşehir Belediyesi, Zabıta Dairesi Başkanlığı bünyesine alınacak 50 yeni memur için uygulamalı ve sözlü sınav yaptı.
511 kişi içerisinden kriterlere uyan ve sınavlara girmeye hak kazanan 250 aday zabıta memuru olmak için yarıştı.
İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri İsmail Mutaf, sınav sürecinin şeffaf bir şekilde yürütüldüğünü ve liyakata öncelik verilerek tamamlanacağını belirterek, ‘Hem ailelerimizin hem de adaylarımızın içi rahat olsun’ dedi.
Umarım Genel Sekreter İsmail Mutaf’ın dediği gibi olur ve adayların yüreklerine bundan sonrası için de rahat nefes almalarını sağlar,
Bakın zabıta memurlarının imtihanı nasıl?
*- ZORLU PARKURLARDA KIYASIYA YARIŞ
Uygulamalı sınav önce 100 metre engelli koşusu ile başladı.
Ardından ağırlık kaldıran adaylar, 20 metrelik tünelden geçti.
Bir dakika şınav ve mekik çektikten sonra ise sözlü sınava katıldı.
İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı İsmail Mutaf ile İzmir Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreter Yardımcısı Çağatay Güç’ün de yer aldığı sözlü mülakatta, adaylar soru kitapçığını kura ile kendileri seçti.
Adaylara Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, Atatürk İlkeleri ve İnkılap Tarihi, 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu, mahalli idarelerle ilgili temel mevzuat konularından sorular yöneltildi.
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay’ın göreve gelmesiyle birlikte hem itfaiye hem de zabıta teşkilatının güçlendirilmesi için Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı’na başvuru yaptıklarını söyledi.
*- HAYIRLI ve HAYIRSIZ
Şimdi size ‘ustaya saygıyı’ anlatmak istiyorum.
Çünkü son zamanlarda, yaşlıları olduğu gibi, ‘ustalara saygıyı’ unutmuş gibiyiz, vefayı unuttuğumuz gibi.
En iyisi konuyu bir hikâye ile anlatayım.
Aslında anlatacağım ‘hikâye’ değil gerçeğin ta kendisidir.
Belki siz de görmüş, hatta tanık olmuşsundur.
Neden hep, ‘sonumuz hayırlı olsun!’ diyoruz, ne hayırsızları görüyoruz.
Annesini, babasını büyüklerini ‘el üstünde tutacaklarına, boğazlayıp öldürüyorlar.
Üçüncü sayfa bunları anlatan, görüntüleyen niceleri var.
Şimdi hikâyemiz!
*- ADİL Mİ?
Altmış yaşında ünlü bir ressam, bir lokantaya girer. Cebinde hiç parası olmamasına rağmen pek de aldırış etmez.
Lokantacıya, yapacağı bir portre karşılığında yemek yemek istediğini söyler. Lokantacı bu teklifi kabul eder.
Ressam, güzelce karnını doyurur.
Ardından, lokantacının karşısına geçer ve kısa bir süre içinde, adeta bir çırpıda onun portresini çizer.
Resmi masaya bırakır ve kalkmaya hazırlanır.
Lokantacı gelir, resme dikkatle bakar ve çok beğenir.
Ancak yine de dayanamayıp ressama şöyle der:
‘Resim gerçekten çok güzel olmuş, elinize sağlık.
Fakat bunu sadece bir dakikada yaptınız, oysa bir saattir burada yiyorsunuz.
Bu pek adil olmadı sanki?’
Usta ressam tebessüm eder ve şu cevabı verir:
‘Hayır, bu portreyi bir dakikada yapmadım.
Tam olarak altmış yıl ve bir dakikada yaptım.’
*-RUSYA’DA ZİYARET
Nazım Hikmet hayranları yalnız ülkemizde değil tüm dünyada var.
Ben de dört kişilik çekirdek ailemle Rusya’ya gidip, Moskova’da kabrini ziyaret etmiş, dualarımı yapmıştım.
Ruslar ne mezarlık yapmışlar, güzelliğini anlatamam…
Nazım Hikmeti de dünyanın en ünlülerinin bulunduğu yerde toprağa vermişlerdi.
‘Başbuğ Alpaslan Türkeş bile, bir zamanlar ‘Can düşmanı- vatan haini’ kabul edilen Nazım Hikmet’in şiirleriyle açmıştı, mecliste gurup toplantısını…
Herkes şaşırmıştı.
*- BELLİ YAŞIN ÜZERİNDEKİLER BİLİR
Ben de şimdi Nazım’dan bir hikâye ‘!’ anlatayım, bakalım duydunuz mu?
“Nazım Hikmet’e bayram için bir ayakkabı almaya karar verirler.
O zamanlarda şimdiki gibi hazır ayakkabı satan bir mağAaza yoktur. Sadece ayakkabı yapan bir dükkân vardır.
Oraya giderler.
Ayakkabıcı Nazım’ın ayağını bir kartonun üzerine koyar ve iyice basmasını söyler.
Daha sonra kurşun bir kalemle ayağının etrafını çizer.
Bu karton onun ayakkabı numarasıdır.
Günlerce bu ayakkabının hayalini kurar.
Babası ona ayakkabılarının siyah ve bağcıklı olacağını söyler.
*- UYKUSUZ GECE
Nazım’ın ayakkabıları bayramdan bir gün önce gelir.
Ayakkabılar babasının dediği gibi siyah ve bağcıklıdır.
O gün onları giymez.
Ayakkabılarını yatağının altına koyar ve arada çıkartıp onu inceler.
O gece onu uyku tutmaz.
Sabah evdekiler uyandığında Nazım’ı ayakkabı kutusu kucağında sandalyede otururken bulurlar.
Buradan sonrasını Nazım Hikmet’in ağzından dinlemek sizi daha çok etkileyecektir.
O halde Nazım nasıl anlatıyor ona bir bakalım.
‘Ayakkabımı babam giydirdi.
Ayağıma olmamıştı ayakkabılarım.
Dardı ve canımı yakmıştı; ama bunu babama söylemedim.
O ‘Sıkıyor mu?’ diye sordukça ‘Hayır’ yanıtını veriyordum.
*- CANINI YAKTI
‘Dar, ayağımı acıtıyor.’ desem geri gidecekti ayakkabılarım ve ayakkabıcının hemen bir yeni ayakkabı yapması olanaksızdı.
O bayram sabahı canım yana yana yürüdüm.
Bir süre sonra acı dayanılmaz oldu.
Dişimi sıktım.
Yürürken artık topallıyordum. Soranlara ‘Dizimi vurdum.’ dedim; ama ayakkabılarımın ayağımı sıktığını kimseye söylemedim.
*- HAYAT TOPAL GEÇER
Doğrusunu isterseniz yaşam da dar ayakkabıyla yürümektir.
Kimi zaman dar bir maaş, kimi zaman sevimsiz bir iş.
Kimi zaman bir mekân dar ayakkabı olur bize, kimi zaman bir çevre.
Kimi zaman bir sokak, ya da bir şehir…
Kimi zaman dostluklar, arkadaşlıklar, beraberlikler bir dar ayakkabıya dönüşür.
Kimi zaman zamandır dar ayakkabı, geçmek bilmez.
Kimi zaman zenginlik, kimi zaman başınızı koyduğunuz yastık…
Canınız yanar.
Topallaya topallaya gidersiniz.
Sonradan öğrendim; yaşamın, dar ayakkabıyla yürüyebilme sanatı olduğunu.
*- MERAKLILARA
Çöpüne Sahip Çık vakfını takip edenlerdenim.
Öyle hareketliler ki nasıl anlatsam?
Sürekli uyarıcı, bilgilendirici bilgi üretirler.
İşte son bilgilendirmeleri:
“Hayalet atık”, özellikle sahillerde ve denizlerde kaynağı belli olmayan, kontrolsüzce çevreye karışan atıkları ifade eder.
Balıkçılar tarafından bırakılan ancak toplanmayan ağlar ile kıyıya vuran ve hangi şehir ya da ülkeden geldiği bilinmeyen atıklar buna örnektir.
Bu tür atıkların ‘hayalet’ olarak adlandırılmasının nedeni, çoğunlukla görünmez bir kaynaklarının olması ve bulundukları ekosistemde fark edilmeden büyük zararlara yol açmalarıdır.”
Çöpüne Sahip Çık vakfı ayrıca ilgili ve meraklılara şu çağrıyı yapıyor:
‘Merak ettiğiniz terimleri gönderinin altına yorum olarak yazın, Atık Sözlüğümüze ekleyelim…’
*- ONUN DA!..
Yatırıldığı akıl hastanesinde ölü olduğuna inanan, bu nedenle de yemek yemeyen ve hiçbir yaşamsal faaliyete katılmayan bir akıl hastası, tüm uzman psikiyatristlerce girişilen her çabaya rağmen ölü olmadığı konusunda bir türlü ikna edilememiş.
Hastanın bu kararından vazgeçmeyeceğini anlayan ve tedavisini üstlenen psikiyatristlerden biri, sonunda hastaya ölülerin kanayıp kanamayacağına dair bir soru yöneltir.
Hasta "tabii ki kanamaz, çünkü ölülerin tüm hayat fonksiyonları durmuştur" der.
Bunun üzerine psikiyatrist küçük bir iğne alıp hastanın parmağına batırır. Bir müddet şaşkınlıkla parmağına bakan ve kanadığını gören hastanın tepkisi ilginçtir.
"Lanet olsun! Ölüler de kanarmış."
İbni Sina’nın dediği gibi:
Hiç kimse görmek istemeyen biri kadar kör olamaz...
*- SAHTEKÂRLAR
Nermin Öğretmen uzun sayılacak bir haberle yine ‘Merhaba!’ diyerek işbaşı yapmış.
Bakın ne diyor?
‘Cennet’ kelimesini duyduğum anda içimi bir mutluluk kaplıyor.
Hepimizin gitmek istediği yer.
Ama öyle bir tuğlayla gidilebileceğini de asla düşünmüyorum.
Ya nikah düşmeyen çok yakın akraba ile evliliği ‘Allah affeder!’ ne demek ya!
Hele hele ev verileceğini!
Çok komik doğrusu…
Bu bizle dalga geçmek aptalları, okumayanları, araştırmayanları, doğruyu bulmayla uğraşmayanları körü körüne inanan insanları kandırmaktan başka bir şey değil.
Öyle kolay değil.
Her şeyden önce insanları kandırmamak gerekiyor bunun için.
Üstelik.
Allah’tan başka kimse kimin nereye gideceğini bilemez.
Böyle bir konuşma dinimize saygısızlıktır.
Güzel dinimiz, güzel bir insan olmamızı isteyen dinimiz ne hallere geldi,
Yarabbi.
Halbuki dense ki dinimize hizmet verecek, gerçekten dinimiz için yararlı olacak binaların yapılmasına katkıda bulunanlar sevap kazanırlar.
Bence söylenmesi gereken cümle bu olsa gerek.
Yetkililer, Diyanet isleri başkanlığı bu abuk subuk söylenenleri duymuyor, okumuyor mu acaba?
Neden bu tür sapıkça konuşanların dinimizi karalamalarından dolayı cezalarını verip susturmuyorlar.
Allah'ım dinimizin yanlış anlaşılmasına sebep olanları, dinimizi saptıranları, yalan yanlış konuşanları ıslah eyle.
Amin!.
Yorumlar yükleniyor...