YAZI YAZMAK İÇİN İRADE LAZIM
Köşe Yazısı

YAZI YAZMAK İÇİN İRADE LAZIM

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
10 Dec 2024 17 dk okuma 174

*- YENİDEN DOĞUYORLAR Görmezden gelemem; İzmir’in tarihi gazinoları yeniden doğuyor! İzmir Büyükşehir Belediyesi, kent belleğinde önemli yeri olan Kültürpark’taki Göl ve Ada gazinolarını aslına uygun bir şekilde yeniliyor. Göl Gazinosu müze ve kafeterya olarak önümüzdeki yıl yapılacak 94’üncü İzmir Enternasyonal Fuarı’yla birlikte hizmete açılacak. Ada Gazinosu ise 2026 yılında restoran olarak İzmirlilerle buluşacak.

*- 1930’LU YILLARDAN GÜNÜMÜZE

İzmir ve Türkiye’nin fuarcılık, kültür ve sanat tarihinin en önemli mekânlarından biri olan Kültürpark’taki Ada ve Göl gazinoları aslına uygun olarak yenileniyor. 

Kentin simgesi Kültürpark'ı iyileştirme çalışmaları kapsamında projelendirilen ve İzmir 1 Numaralı Kültür Varlıklarını Koruma Bölge Kurulu onayı alınan proje doğrultusunda rekonstrüksiyon çalışmalarında önemli seviyede ilerleme kaydedildi.

Ekipler, Göl Gazinosu’nda yıkılan binanın yeniden yapım sürecinde kaba inşaatı büyük bölümünü tamamladı.

Ada Gazinosu’nda ise binanın korunan alanları dışında ekonomik ömrünü tamamlayan kısımların yıkım süreci bitti.

*- UNUTULMAZLAR

Bazı mekanlar var, bunlar unutulamaz.

Bunların en ünlülerinden biri de İstanbul’daki ‘Küllük’ kahvesi.

Geçmişini bilen yok!

Ama hakkında çok şey yazıldı çizildi.

Küllük öyle bir mekan ki, adına bir de dergi çıkarıldı, ama ilk sayısında zamanın iktidarı tarafından ‘tehlikeli’ bulunarak, bir kararname ile kapatıldı.

1940’lı yıllarını anlatıyorlar, 1960 yılında kapatılan bu ünlü kahvahaneyi.

Bana göre, Kordon’daki ‘İzmirliler’ kahvesi, Basmane Meydanı’ndaki yan yana sıralanan tarihi kahveler, hatta Fuar’daki Menekşe, İstanbul’un Küllük’üne fark atardı.

Ama;

Abidin Dino, Orhan Veli, Salâh Birsel, Suat Derviş, Neriman Hikmet gibi sanat ve edebiyat dünyasının pek çok isminin müdavimleri arasında yer aldığı Küllük, faaliyette olduğu dönemde İstanbul’un en unlü kahvesi kabul ediliyordu ve hakkında çok şey yazılıp çizilmişti.

Nedense başka kentlerimizde, İzmir dahil, İstanbul’un bu anlatımlarında hep geride kalmış, içinden çıkanlar da İstanbullu olmuştur.

Küllük Kahvesi, ‘Beyazıt Parlamentosu’ olarak da anılıyordu.

*- HERKESİN KÖŞESİ VAR

Küllük, 1930’lu ve 1940’lı yıllarda İstanbul’un en ünlü Kahvesi’nde, bir zamanların ünlü Karşıyaka (İzmir) vapuru gibi herkes kendi köşesine çekilir ve otururmuş.

Şimdi de size, ünlü Ressam Abidin Dino’nun ağzından, Küllük’ün bu parlak dönemini dinleyelim:

‘Henüz en şanlı günlerini yaşamakta direnen Küllük Kahvesi, kızlı erkekli rengârenk cıvıl cıvıl bir yer.

Üniversiteli kızlar, asistan kızlar, burada oturma hakkını kavgalardan sonra rektörden koparmışlar...’

Yurda döndüğünde, bu yeni kaynaşmayı gören Halide Edib Adıvar, şaşıp kalmış̧, olayı bir gazete yazısı ile kutlamak gereğini duymuştu!

Ne var ki Küllük, ‘sol’la ‘sağ’ arasında çabucak bir çatışma konusu olmuştu ve genç̧ kızlar genellikle ‘sol masalarda’ oturuyorlardı...

‘Sol masa’ olur mu diyeceksiniz?

Olur.

Sanatçılar da dadanmıştı buralara, eski kuşaktan, yeni kuşaktan.

*- SADECE ANLATIMLARDA KALDI

Meraklılara, kahvenin konumunu Nevzat Sudi’nin anılarından aktarayım: ‘Küllük kahvesi, Beyazıt camiinin Beyazıt’a bakan kapalı kapısı önüne yerleştirilmiş üstü mermer masalarla, bahçeyi ortasından ikiye bölen dar yolun öbür yanındaki ünlü Emin Efendi lokantasının mutfak bölümüne bitişik, önü tümüyle cam, tek katlı, limonluk benzeri bir yapıdan oluşmuştu.

Bu bölümde çoğunlukla öğretmen emeklileri, üniversite öğrencileri prafa, blum, pastra ya da briç oynar, tavlacılar zar atarlardı.

Kahve ocağı da buradaydı.’

Kışın bu küçük bölümle sınırlı kalan Küllük, bahardan itibaren sandalyeleri dışarı atar, meydana doğru yayılırmış, şimdi tüm esnafın yaptığı gibi…

*- 1920’DEN 1960’A KADAR

Küllük’ün bir edebiyat mahfili olarak önem kazanması daha sonradır. Harbiye Nezareti’nin Darülfünûn’a (İstanbul Üniversitesi) devredilmesi, 1933’teki üniversite reformu ile yabancı hocaların Darülfünun’a gelişi, 1939’da aynı meydanda Beyazıt Kütüphanesi’nin açılması, Sahaflar Çarşısı’nın kahvenin hemen yanında yer alması Küllük’ü entelektüeller için bir buluşma noktası haline getirmişti.

*- YASAKSIZ

“Küllük, eski cemaat göreneğinden kalma her turlü satıcının, çıkarcının yasaksız dolaştığı bir yerdi: Simitçiler (gevrekçiler), gazete satıcıları, meyve, hıyar gezdirenler, dilenenler, fal bakanlar, kelepir reklamcıları vb. masaları boşlamazlardı, Karşıyaka- Çiğli kara treninde olduğu gibi.

*- ŞİMDİKİ ZAMAN GİBİ

Şimdi çok önemli bir noktaya değineceğim, özellikle televizyonlarda ahkâm kesenler için!

Hasan İzzettin Dinamo da Küllük’te geçirdiği 1940 yazının anılarını aktarır.

Hiç de keyifli olmayan anılardır bunlar, çünkü Hitler Almanyası’nın Avrupa’da girmediği ülke kalmamıştır.

Demokrasi kalesi olarak nitelenen Fransa ise 15 günde işgal edilmiştir. Dinamo, ‘Avrupa’nın göklerini karartan müthiş kasırganın ilkin biz Türk sanatçılarının ruhunda kamçı gibi şakladığını duyduk’ diye aktarır o günlerdeki duygularını.

Zamanımızda, Suriye Devlet Başkanı Esat kaç günde ülkesini bırakıp Rusya’ya kaçtı?

Yani; Suriye kaç günde düştü?

Almanlar da yıllar önce Fransa’yı bu kadar kısa sürede ellerine geçirdiler.

Sonuçta Almanya’da Fransa’da var.

Bakalım Suriye ne olacak?

*- BİR KURUŞLUK ZARF

Yine günümüzle birleştirecekler için anlatayım.

Edebiyatçılarımızı Küllüğe çeken birinci hususiyet ucuzluğudur.

Fakat, o sene Dünya Harbi buraya da tesir etmiş.

Kahve 5 kuruştan altıya çıkmış.

İkincisi de temizlik hususundaki kalenderliği olacak.

Zira modernist şairler, bunda özel bir cazibe, diğer hususiyetleri de gölgesinin, dilencisinin ve kundura boyacılarının bolluğu.

Her köşe başında dilencileri ve kağıt mendil satan çocukları, kerli ferli insanların da kondura boyacısı olarak hayat sahnesinde olmaları herhalde önemli bir benzerlik…

Beşten sonra memurlar akın eder.

Tüccarlar, iş sahipleri akşam ezanında bir iki nefes çekerek, iki üç lakırdı ettikten sonra evlerinin yolunu tutarlar.

Öğrenciler için ise belli bir zaman yoktur, günün her dakikaları Küllük’te geçer.

Sağ tarafta oturan sağcılar ile sol tarafta oturan solcular, genelde dostturlar. Bir ara birbirlerine laf atarlar ama kesinlikle kaba kuvvete başvurmazlar.

Bir gün de gececilere ve bahçesinde buluşan birbirlerinin ellerini bile tutamayan sevgilileri yazarım.

*- ŞİMDİ OKUMA ZAMANI

Bir zamanlar Neşe Binark yazmış, ben de keyifle okumuştum.

Tabii beğendiklerimi beynime yerleştirdiğim gibi notlarımın içine de koyuyorum.

Filmlere konu olacak, belki de olmuştur, bir aşk hikayesi ve sonucunu nakletmeye çalışacağım.

‘Sevgilileri yazarım’ deyince anımsadım.

Önce, belki sıkılacaksınız, ama okuduğunuza değecek diye düşünüyorum.

Bu arada bazı edebiyat meraklılarımıza ve özellikle öğrencilerimize örnek ve moral verecek bir yazı olduğunu da söyleyebilirim.

Şimdi okuma zamanı!

*- 13 YAŞINDAN İTİBAREN

“1946 da okulun bir çayında Mercedes'le dans ederken ona evlenme teklif ettim. Henüz daha 13 yaşındaydı’,  diye anlatmaya başladı ve sürdürdü;

Aslında ona ‘Sen artık benim kız arkadaşımsın!’" demek istemiştim.

O da bunu anlamıştı zaten.

O günden sonra hep birbirimizle olmak için fırsat kolladık.

Avrupa'ya gidip bir süre kaldığımda da mektuplaştık durduk...

*- SORULARA YANIT

- O mektuplar duruyor mu?

‘Hayır evlendikten sonra, birlikte karar verip yırttık onları.

- Peki aileleriniz nasıl karşıladı bu ilişkinizi?

‘Mercedes'in babası hiç hoşnut değildi.

Kızına durmadan, ‘Gabito ile evleneceksen eğer evde gazete kağıdından başka yiyecek şey olmayacak bilesin!’ diyordu.

- Sonra ?

‘Sonra Avrupa'dan döndüğümde evlendik ve Venezuela'ya balayına gittik. O yirmi beş yaşındaydı ben de otuz bir.

Yolda ona dedim ki;

Önce ‘Ev’ isminde bir roman yazacağım, sonra bir diktatörle ilgili bir başka kitap ve en büyük ustalık eserimi kırk yaşına geldiğimde yazacağım.’

- Ne yanıt verdi?

‘Hiçbir şey.

Ama bilin ki yazmış olduğum tek bir yazı yoktur ki fikrini almamış olayım. Hatta evlendikten birkaç yıl sonra bir hafta sonu aldığım arabayla deniz kıyısına tatile gidiyorduk, yolda arabayı sürerken tasarladığım; ‘Yüzyıllık yalnızlık& romanının giriş cümlelerini söyledim.

‘Durdur arabayı!’ deyiverdi.

‘Eve dönelim yazmaya başla!’

*- ANILARDAN YARARLANILDI

Yukarıdaki diyalogu yüzyılımızın en büyük yazarlarından Gabriel Garcia Marquez'in çeşitli vesilelerle anlatmış olduğu anılarından hareketle ele alınmış.

1982 yılında Gabriel Garcia Marquez nobel ödülünü almıştı.

Merakla ‘Yüzyıllık yalnızlık’ adlı kitabını aldım bir çırpıda okumaya başladım.

Ve kitabın sonuna doğru sanki romanın sıkışıverdiğini hissettim.

Bir an ‘Ne olacak şimdi?’ diye düşündüm, sonra tekrar kitaba eğildim ve birden okuduğum satırlar karşısında koltuğumdan şaşkınlıkla ve hayranlıkla zıpladım.

Satırlar şöyle diyorlardı;

‘..Ve bahçede yıkanmış çarşafları katlarken gizemli bir esinti duydu.

O anda güzel Remedios`un ayakları yerden kesilmiş ve uçmaya başlamıştı.

Çarşaflar ve güzel Remedios dalya çiçeklerinin, ağustos böceklerinin arasında yükseldi.

Saat dördü vurduğunda en yükseklerden uçan kuşların bile erişemeyeceği bir yükseklikte gözden kaybolup gittiler…’

*- ÖZGÜR İRADE Mİ, KADER Mİ?

Marquez büyük usta olduğunu bana o gün hissettirmişti. 

Günlerce düşünmeyi sürdürdüm.

Güzel Remeidos'un yükselişiyle dikkatli bir okuyucu kendine şu soruyu sorar hale geliyordu;

‘Özgür irade mi yoksa kader mi?’

Gelin şimdi bu sorunun yanıtını tekrar Gabriel Garcia Marquez (Dostlarının dediği gibi ona Gabito diyeceğim bundan sonra) ile eşi Mercedes'in (Yine dostlarının dediği gibi La Gaba diyelim ona da) yaşamında arayalım.

*- AYRILMAZ BÜTÜNLER

Onlar herkesin gözünde ayrılmaz bir bütündüler ve ‘Los Gabos’ diye çağırılırlardı;

Los Gabos anlattığım gibi, seyahate çıkmadan eve döndüler ve Gabito ‘Yüzyıllık Yalnızlık’ romanını 18 ay eve kapanıp yazdı.

Yazmaya başlamadan önce arabasını sattı, parasını La Gaba'ya verdi. Para kısa zamanda tükendi tabi.

Ama La Gaba bu süre boyunca onun kafasının karışmaması için ne gerekirse yaptı, evin bütün dertlerini sessizce sırtladı.

Hemen hiç başka birikimleri ve gelirleri yoktu.

Çocukların et yemeleri gerekiyordu La Gaba kasabı 18 ay veresiye et satması için ikna etti. 

Kira ödenmeliydi, La Gaba ev sahibiyle anlaşma yaptı.

Eve ekmek alınmalıydı ve fırıncı nasılsa her gün veresiye bir ekmek gönderdi.

Gabito bütün bunları hiç bilmedi.

*- LAZIM OLAN

Yazı yazmak için kağıt lazımdı tabi ve her sabah masasının üstünde bolca kağıt buldu.

La Gaba bu sefer bir tek gün bile Gabito’ya, ‘Nasıl gidiyor?’ diye sormadı. Yeni kitabın hiç bir satırını dinlemek bile istemedi.

‘Ne olacak bizim halimiz?’ diye düşünmüş müdür?

Evet Gabito’ya hissettirmeden düşündüğünü -hem de çok kurduğunu- kitap bittiğinde olanlardan anlıyoruz.

*- İKİ SARI GÜL

Ama Gabito’ya başka şeyler hissettirmeyi hiç unutmadı.

Gabito her sabah kaleminin hemen yanında La Gaba'nın nasılsa bulup buluşturup koyduğu iki taze sarı gül buldu. 

Ve sonunda 18 ay sonra bir gün Gabito, elinde bir tomar kağıtla geldi ve  ‘Bitti!’ dedi.

La Gaba hemen doğruldu kaptı kağıtları ve ‘Hemen yayınevine gönderelim’ dedi.

O gün de hiç bir sayfayı okumadı.

Gabito Nobel ödülünü aldıktan sonra bunları gazetecilere anlattığında ve La Gaba’ya ‘Niye okumadınız o gece?’ diye sorulduğunda La Gaba omuzlarını silkti ve;

‘Niye okuyayım ki?

Ben romanları öyle müsvette sayfalardan okumayı sevmem’ dedi.

Bu bir kaç sözcükle şunları diyordu sanki;

‘Gabo üstüne düşeni yapar. En iyisini yazar zaten, emindim…’

*- EN İYİ BELKİ SİZİNKİ

Ama ‘en iyi’ acaba basılır mı?

Basılırsa satılır mı?

Birlikte müsvetteleri editöre göndermek için postaneye gittiler ve onca kağıdın hepsini gönderebilmeleri için yeterli paraları olmadığını gördüler. La Gaba göz kararıyla kitabın ilk yarısını ayırdı ve tarttırdı.

Paraları o kadar bir kısmını göndermeye yetiyordu.

Gönderdiler.

Gabito bütün inisiyatifi karısına bırakmıştı.

Koşarak eve geri döndüler.

La Gaba;

‘Bu kağıtların bir kitap haline gelebilmesi için bizim yapabileceğimiz tek bir saçmalık kaldı’, dedi ve göz bebeği gibi olan kıvır kıvır saçlarını düzeltmek için kullandığı saç kurutma makinesini koparırcasına fişten söktü köşedeki rehinciye gitti.

Kurutma makinesi karşılığı aldıkları parayla romanın ikinci bölümünü postaladılar.

Postaneden çıkarken La Gaba bir an durdu ve bu sefer Gabito’ya korktuğunu gizlemeden baktı.

Sonra mahzun gülümseyerek;

‘Şimdi bir tek romanı beğenmemeleri eksikti!’ dedi.

O an kurda kuşa borçluydular.

*- İLK NÜSHA

Yayınevi kitabı hemen bastı ve ilk nüshasını Los Gabos'a gönderdi. 

La Gaba gelen kitabı aldı ve yatağına uzanıp kendi deyimiyle ‘avorazada’ (aç gözlü gibi) okudu.

Gabito bütün o okuma esnasında karısını büyük bir heyecanla izledi. Kitap bitince La Gaba kocasına döndü gözlerine uzun uzun baktı ve ‘Çok beğendim Gabo. Muhteşem.’ dedi.

Gabito Nobel'i aldıktan sonra bir gecede bütün dünyada tanındı.

Ve yüzyılın en büyük romancılarından biri oluverdi.

La Gaba’yı tanıyanlar Gabito’nun bu ödülü yalnız almadığını biliyorlardı. Onlar aslında tanıyanların gözünde iki vücuda ayrılmış bir tek kişi gibiydiler.

Şimdi aynı soruyu bu yazılanların ışığı altında tekrar sorayım;

‘Özgür irade mi yoksa kader mi?’

*- ÖZGÜR İRADE

Los Gabos’un bir gece okul çayında karşılaşmaları kader elbette.

Ama Gabito’nun hayallerini sırtlayan La Gaba'nın yaptıkları özgür irade değil midir?

Gabito romanında güzel Remedio'yu tarif ederken şu cümleleri kullanır;

‘Güzel Remedios anlatılmaz güzellikteydi.

Hiç de bu dünyanın insanı değildi.

Her türlü tutkudan uzaktı.

Her şeyi basitleştiren bir içgüdüsü vardı.

Kim diyebilir ki Gabito güzel Remedio karakterini yaratırken eşinden, ‘La Gaba'sından esinlenmemiştir?

Bir başka kitabında herhalde eşini düşünerek yazdığı bir sözcükle yazımı bitireyim. 

‘Seni sen olduğun için değil, senin yanındayken ben, ben olduğum için seviyorum.’

Şimdi bir soruyla kafanızı karıştırayım;

‘Kaderle özgür irade karşılıklı konuşabilselerdi eğer; bu son sözü hangisi diğerine söylerdi?’

Şunu söyleyeyim:

Bu yazıyı dikkatle okuduğunuza göre, sizde büyük ışık var.

Yani siz de hayatınızın romanını yazarsınız.

Siz de özgüveniniz sayesinde belki de Orhan Pamuk gibi Nobel ödüllü Türkler kervanını yürütürsünüz.

Haydi bilgisayarın başına…

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 375

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 221

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 174

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 375

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 353

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...