TABUTLAR SİLAH TAŞIYORDU
Köşe Yazısı

TABUTLAR SİLAH TAŞIYORDU

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
07 Dec 2024 13 dk okuma 142

*- SUSMAYI ÖĞRETİYORUZ Notlarımı kurcalıyorum, gelen mektup ve mesajlara bakıyorum. Dikkatimi çekti: Neriman Hanım göndermiş: ‘Eşini kuaföre yollama, Giyim kuşamına müdahale et, Hakkını savunmayı değil, susmayı öğret, Ona kadın gibi eş gibi yaklaşma, Evin hizmetçisi, çocukların bakıcısı gibi gör, Sonra, Sokakta kendine güvenen, insan gibi özgür bir birey olarak yaşayan kadınlara hayran ol! Evdekine ekmek bile verme!’ Nermin Hanımı kutluyorum, bazı ailelerimizin ve erkeklerimizin d

- JAPON’A GEREK YOK

Gazete sayfalarında çıkmıştı!

Türkiye’de görev yapan bir Japon bilim insanı, bir noktada uyarılarda bulunmuş, Türklerin nesillerine sahip çıkmadığını anlatmıştı:

Kalyo Sasou konuşmalarını şöyle özetlemişti:

‘Üç yıldır Türk kültürünü inceliyorum:

Bir şey çok korkunç, diğeri garip.

Korkunç olan, batı bu ülkeyi savaşmadan yok ediyor.

Türkiye’de 3-5 dizi hariç, hepsi Türk, din ve geleneğine ters.

Garip olan ise herkes bunu biliyor ama yine de izliyor.

Anne- baba ise çocuğu ile izliyor.

Türklerin bu garip haline şaşırıyorum.’

Bu satırları bir gazetenin kupüründen[Mh1]  aldım.

Sanıyorum, ‘Hayır, yanlış teşhis!’ diyenin çıkacağını sanmıyorum.

Zaten çok konuşulan, çok yazılan bir önemli konu.

Nedense kimse üstüne almadı, hiç kimse de yani yetkililer olumlu ya da olumsuz bir söz etmedi.

Sonuç mu?

Atı alan Üsküdar’ı çoktan geçti…

Artık alıştık!

Binde bir, arada güçlü değil, cılız sesler çıkıyor.

Yine kimse ne görüyor, ne duyuyor, ne de üzerine alıyor…

Bir günde dört beş kez gündem değişir mi?

Bizde değiştiği için her şey geride kalıyor, mazi oluyor…

*- SAHNEDE TÜRKÇE KONUŞUN

Rahmetli Barış Manço anlatmıştı:

“Japonların benden bir ricası oldu:

‘Sahnede Türkçe konuşun! İngilizce konuşmayın. Biz size tercüman veririz!’

Merakla beklerken, devam ettiler:

‘Bizim dilimizi konuşabilirsiniz, konuşamıyorsanız, kendi dilinizi konuşun. Aramıza üçüncü bir dili sokmayın, konuşmayın’

Barış Manço’nun bu anlatımının ne kadar önemli olduğunu ve uluslararası nitelikte ne kadar tutarlı olduğunu sizlerin görüşüne bırakıyorum.

Bana sorarsanız, Japonların hassasiyetini kabul ediyor ve kutluyorum.

Bu görüşleri ve istekleri de bir milliyetçilik örneği olarak kabul ediyorum.

Ama trafik kitaplarında olduğu gibi;

Şoför için, ‘Hava ve yol durumu’ nasıl önemliyse, uluslararası konuşma ve çalışmalarda konu ve duruma göre şartlar ayarlanır.

*- İNGİLİZLERE BİZİ SATTILAR

Ahmet Bey, ‘Hiç Arap bayraklarına dikkat ettiniz mi?’ diye soruyor:

Ahmet Bey şöyle diyor:

‘Hepsi de birbirine benziyor, değil mi?

Çok normal çünkü hepsi tek bir elden çıktı.

Mark Sykes’in elinden.

Amaç ise;

‘Ey Araplar!

Siz Türklerden ayrısınız!

Onlar başka siz başkasınız!’ algısını verip, İslam birliğini iyice yok etmekti.

Oyun işte bu kadar kahpe idi…’

Aslında Ahmet Bey’in bu anlatımı da bazılarına göre doğru olabilir.

Ama şunu unutmayalım;

Atalarımızı arkadan vuranlar, Türkleri çöllerde tuzağa düşürüp haince katledenler Araplardır. Araplar İngilizlerle bir olmuşlar, kendilerine dost eli ve her türlü maddi manevi yardım yapan ve din kardeşiyiz diyen biz Türkleri İngilizlere satmışlardır.

Şunu da ilave edeyim,

Bir vesile ile gittiğinizde camilere uğrayın ve Arapların gerçek yüzlerini orada görün…

*- BİR KADININ HATIRASI

Bir hanımefendi anlatıyor;

1919 yılı idi.

İstanbul baştan aşağı İngilizlerin işgali altındaydı.

Liseyi yeni bitirmiştim.

Güzel bir kızdım. Dünür gelmeye başladılar.

Biri avukatmış. Gösterdiler uzaktan, boylu poslu yakışıklı bir delikanlıydı, beğendim.

Nişanlandık. Nişanlımı seviyordum.

Mutlu bir yuva kurmak hevesi ile lamba ışığının altında sabahlara kadar oyalar örüyor, çeyizler hazırlıyordum.

Ama çok geçmedi ki mahallede bir dedikodu yayıldı.

‘Ayşe’nin nişanlısı avukat değilmiş, ipsizin biriymiş, üstelik cami önlerinden tabut taşıyarak karnını doyuruyormuş’ dediler.

Alt üst oldum.

Babam götürdü, uzaktan izledik, gerçekten de tabut taşıyordu…

Yıkıldım. Nişanı atıp, ayrıldık.

Aradan 5 yıl geçti.

Evlenmiştim, Bir de çocuğum olmuştu.

1924 yılıydı. Artık ülkemiz özgürdü.

Bir gün Beyoğlu’nda rastladım ona. Oğlum yanımdaydı.

Beni görünce titredi, ceketini düğmeledi. Saygı göstererek durdu önümde.

‘Vaktiniz varsa, size bir çay ikram etmek isterim’, dedi.

‘Olur’, dedim.

Bir büroya girdik.

Burası bir avukatlık bürosuydu ve kapıda adı yazıyordu.

İçeride yardımcıları çalışıyordu.

‘Siz gerçekten avukat mısınız?’, dedim.

‘Evet!’, dedi.

‘Peki, avukatsınız da neden cami önlerinden tabut taşıyordunuz?’, diye sordum.

Durdu, başı öne eğildi, ‘Beni affedin!’, dedi.

İstanbul işgal altındaydı, Her taraf İngiliz askeri kaynıyordu.

Her şeyi didik didik arıyorlardı.

Biz de Anadolu'ya, Milli kuvvetlere ancak cenaze süsü vererek tabutlarla silah kaçırıyorduk.

Bu ülke için hayati bir işti.

Bunu size bile söyleyemezdim...’

Bu olayı ya da hikâyeyi benim gibi birçok kişi duymuştur.

Hatta bazı film ve romanlarda hikâye olarak da ele alınıp anlatılmıştı.

Doğruluk derecesini tartışacak değilim.

Önemli ve doğru olan şudur:

Bu vatanı canlarını ve aşklarını feda edebilenlere borçluyuz.

Gerçekte de kahramanlarımız bazen itfaiyeci, bazen denizci, bazen de kabadayı olmuşlar, kendilerine çeşitli takma isimler verilmesine de ses çıkarmadan, başlarını eğerek yanıt vermemişlerdir.

Gerçek kahramanlarımızı unutmamalıyız, unutturmamalıyız.

Bunun örneklerini başka ülkelerde de rastlarız.

Ama bazıları bardağı taşırıyor ve kaşınıyorlar…

Birkaç örnek verecektim ama ‘şimdi yeri ve zamanı değil’, düşüncesiyle vaz geçtim.

*- ÇOCUKLUKTAN SONRASI

Ünlü Bilge Eflatun’a, insanoğlunun şaşırtan davranışlarını sormuşlar.

Şöyle yanıtlamış:

‘İnsanoğlu çocukluktan sıkılır. Büyümek için acele eder.

Sonra çocukluğunu özler.

Önce para kazanmak için sağlığını harcar, sonra yitirdiği sağlığını geri kazanmak için parasını harcar.

Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşar, sonra hiç yaşamamış gibi ölür.

Hayata hazırlanmaya o kadar vakit harcar ki, hayatını yaşamaya vakit bulamaz.

Yarınını o denli düşünür ki, bu günün elinden kayıp ettiğini fark etmez bile, oysa hayat geçmişte ya da gelecekte değil, şimdiki zamanda yaşanır.

*- BİR GÜN DEĞİL HER GÜN

Bugün yine bir yıl öncesine gideceğim.

Daha önce gitmiş, okulların durumunu irdelemiştim.

Şimdi sorunları bilinen ama bir türlü çözülemeyen ‘engelliler’ ve ‘engellilerin gününden’ söz edeceğim.

Yalnız 3 Aralık günü değil, her gün engelli yaşamı üzerine kafa yorulmalı.

Hayatlarını tek başına idame ettiremeyen engelli vatandaşlarımıza yönelik atılması gereken adımları özetlemeye çalışalım:

Bakım hizmetleri ve sosyal yardımların yeterliliğiyle ilgili toplum tarafından aydınlatılmayı bekleyen hususlar bulunuyor.

Bakım merkezleri yerine kendi evlerinde kalmak isteyen fakat maddi durumu yardımcı bir personel istihdam etmeye yetmeyen bakıma muhtaç engelli bireylerin aile bireylerine bağımlı kalmadan ve diğer insanlarla eşit koşullarda hayatına devam etmek istemesi en doğal haklarıdır.

*- HAPİSHANE GİBİ

Engelli bireyler için evlerin hapishane olmaya zorlanmadığı bir hayatı kurmak için toplumsal paradigma değişimine ihtiyaç var.

Bazı sorular ise halâ yanıt bekliyor.

Bunları anımsayalım:

1. Mevcut resmi-özel rehabilitasyon ve bakım merkezlerinde bakıma muhtaç engelli bireylere destek olmak için çalışan personel sayısı kaçtır? Personeller hangi şartlar altında bakıma muhtaç engelli bireylerin ikametgahlarında doğrudan hizmet sunmaktadır?

2. İçinde bulunduğumuz yıl, mevcut resmi-özel rehabilitasyon ve bakım merkezleri tarafından görevlendirilmiş kaç personel kaç haneye doğrudan hizmet götürmüştür?

Personeller, haftanın kaç günü, kaç saatlik sürelerde ve hangi hizmetleri sunmaktadır?

3. Yararlanabilecek uygun bakım merkezi bulamayan ve maddi durumu yardımcı bir personel istihdam etmeye yetmeyen bakıma muhtaç engelli bireylerin aile bireylerine bağımlı kalmadan ve diğer insanlarla eşit koşullarda hayatına devam etmek istemesi durumunda gündelik hayatlarına destek vermek amacıyla hangi çalışmalar yürütülmektedir?

4. 1948 yılında ülkemizde de kabul edilmiş İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi 28. Maddesinde yer alan ‘Herkesin bu bildirgede ileri sürülen hak ve özgürlüklerin tam olarak gerçekleşebileceği bir toplumsal ve uluslararası düzene hakkı vardır’ ibaresinde sunulmuş toplumsal şartlar, ülkemizde engelli bireylerimiz için sağlanmış mıdır?

Evde bakım hizmeti ya da özel/resmi rehabilitasyon merkezlerinde sunulan şartlar engelli bireylerimizin hayatlarını özgürce yaşayabilmelerine imkân sağlamakta mıdır?

Bakalım bu sorulara yetkililer nasıl bir yanıt verecekler.

Bizi ve milyonlarca engelli ve aileleri de herhalde merakla bekliyorlardır.

*- GÜLSE EGE ÇARŞISINDA

Türkiye’nin ünlüsü Gülse Birsel’i tanımıyorum.

Eşini ve eşinin rahmetli babasını iyi biliyor ve tanıyorum.

Bir gün onları anlatırım.

Bugün notlarımın içinde duran Gülse Hanımın bir yazısını paylaşacağım.

Çünkü konu İzmir olunca akan sular duruyor.

Yazar Gülse Birsel başörtülü bir kadının kendisiyle  fotoğraf çektirme isteğiyle ilgili yaşananları anlatıyor:

‘Ege’de bir çarşıda dolaşıyorum...

Girdiğim dükkâna, arkamdan kalabalık bir grup genç kız girdi...

Sonra da fotoğraf çektirmek için bir sıra yaptılar...

Selfie’ler çektiriyor ve ‘Dizi yap, onu yap, bunu yap, durmaa!’ şeklinde talep ve azarlara maruz kalıyorum...

*- BARİ ÖPEBİLİR MİYİM?

Beni sokaktan gören kapalı bir hanım da girdi dükkâna...

Yanıma geldi...

Genç kız kalabalığından tam duyamadım ama ‘Fotoğraf çektiremeyeceğimiz için bari bir öpebilir miyim?’ gibi bir şey söyledi...

‘Tabii’ dedim, sarıldık öpüştük...

Ben o hanımın, üzerimde şort ve askılı bir üst olduğu için, hayat tarzı gereği benimle fotoğraf çektirmek istemediğini düşündüm!

Meğer o da, kapalı olduğu için benim onunla fotoğraf çektirmek istemeyeceğimi sanmış!

*- HESAP NASIL VERİLECEK?

Dükkân sahibi, genç kız kalabalığından uzakta olduğundan, söylenenleri daha net duyduğu için o hanıma

‘Niye Gülse Hanım sizle fotoğraf çektirmek istemesin?’ deyince karşılıklı durumu anladık!

Yani, o kapalı hanımla şortlu bendeniz, sarılıp öpüşmekten gayet memnunuz ama ikimiz de diğerinin, kendi çevresine karşı bu samimiyetin hesabını veremeyeceğini düşünüyoruz!

Üstelik, ikimiz de kibarlıkta öyle zirve yapmışız ki, bu durumu hoş görüyoruz!

Durum anlaşıldıktan sonra ‘Estağfurullah, aşk olsun’lar ve ‘Allah razı olsun’lar havada uçuşurken, o coşkuyla sarılıp 27 poz filan verdik!

*- DEV BİR BALON

Yıllardır aynı şeyi düşünüyorum.

Başörtülü-başı açık çatışması dev bir balondur, altı boştur, gerçek hayatta karşılığı yoktur.

Aksini savunanlar ve özellikle hem hayatta hem internet ortamında aksi durumu pompalayanlara şüpheyle bakarım.

Trol veya bu çatışmadan çıkar devşirecek karışık tipler olduklarını düşünürüm.

Bizi böyle önyargılı, böyle birbirinden çekinir hale getiren, aynı fotoğrafta birlikte gülümsememizi yıllarca engelleyen siyasetçiler, inşallah geceleri rahat uyumuyorsunuzdur!’

Gülse Birsel eldeki verilerin ya da tabloların ne kadar yanlış olduğunu bu anlattıkları ile yerle bir etmiş gibi…

Kıyafet herhalde bizleri ayırmaya yetmeyecektir

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 367

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 220

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 174

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 374

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 353

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...