SIĞINTI GİBİ KÖŞEDE BİR YER
Köşe Yazısı

SIĞINTI GİBİ KÖŞEDE BİR YER

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
09 Mar 2026 17 dk okuma 167

*- AT SİNEĞİ Tarihin en önemli düşünürlerinden biri olan Sokrates, kendisini anlatırken kullandığı bir benzetmeyle aslında toplumların nasıl geliştiğini de açıklamıştır. Bu benzetme ‘’at sineği’’ metaforudur.

Sokrates’e göre toplum, büyük ve güçlü ama zaman zaman hantallaşabilen bir ata benzer.

Bu büyük at, gücüne rağmen bazen uyuşur, tembelleşir ve hareketsiz kalır.

İşte tam bu noktada küçük ama rahatsız edici bir canlı devreye girer: at sineği.

At sineği atı sürekli rahatsız eder, dürter ve uyanık kalmasını sağlar.

Sokrates kendisini işte bu at sineğine benzetir.

Onun amacı insanları rahatsız etmek değildir; amacı, insanları düşünmeye zorlamaktır.

İnsanların sorgulamadan kabul ettiği düşünceleri, alışkanlıkları ve inançları sürekli sorularla yeniden tartışmaya açar.

Çünkü Sokrates’e göre sorgulanmayan bir hayatın gerçek anlamı yoktur.

Bu yaklaşımını en açık biçimde, yargılandığı sırada yaptığı savunmada dile getirmiştir.

Bu savunma daha sonra öğrencisi Platon tarafından kaleme alınan Apology adlı eserde yer alır.

Sokrates burada Atina halkına kendisinin Tanrı tarafından bu şehri uyandırmak için gönderilmiş bir ‘‘at sineği’‘ olduğunu söyler.

Elbette bu tavır herkesin hoşuna gitmez.

Çünkü soru sormak, çoğu zaman alışılmış düzeni rahatsız eder. Sokrates de bu nedenle ‘‘gençleri yoldan çıkarmak’‘ ve ‘‘inançları sorgulatmak’‘ gibi suçlamalarla yargılanır.

Sonunda MÖ 399 yılında ölüm cezasına çarptırılır ve baldıran zehri içerek hayatını kaybeder.

Ancak Sokrates’in ölümü onun düşüncesini ortadan kaldırmaz.

Aksine, tarihin her döneminde toplumların ilerlemesi için sorgulayan, eleştiren ve rahatsız eden düşünürlere ihtiyaç olduğu gerçeğini daha da görünür hale getirir.

Toplumlar çoğu zaman huzuru sessizlikte arar.

Oysa gerçek ilerleme çoğu zaman rahatsız edici sorularla başlar.

Bazen bir düşünür, bir yazar ya da bir aydın; toplumun alıştığı konforu bozabilir.

Fakat bu rahatsızlık çoğu zaman bir uyanışın başlangıcıdır.

Sokrates’in ‘‘at sineği’‘ benzetmesi bu nedenle yalnızca antik çağın bir hikâyesi değildir.

Bu benzetme, düşünmenin ve sorgulamanın toplum için ne kadar hayati olduğunu anlatan güçlü bir semboldür.

*- İNANILMAZ BİYOLOJİK GÜÇ

Bircan Arcan Yatkın soyadı gibi araştırmalara yatkın. Eğer kendisini takip ederseniz çok önemli bilgilerin sahibi olursunuz.

Eminim yakınlarınız ‘Çok kültürlü’ diyeceklerdir arkanızdan konuşmalarında.

Bu da her kula pek nasip olmaz.

Bakın Bircan Arcan bugün fotoğrafla şu bilgiyi paylaşmış:

“Dünyada yaklaşık 20 katrilyon karınca yaşadığı tahmin ediliyor.

Bu sayı o kadar büyük ki, gezegendeki insan sayısından kat kat fazla.

Bilim insanlarının yaptığı bazı hesaplamalara göre dünyadaki tüm karıncaların toplam ağırlığı, dünyadaki tüm insanların toplam ağırlığına şaşırtıcı derecede yakındır.

Yani küçük bir karınca tek başına neredeyse hiçbir şey gibi görünse de, milyarlarca ve trilyonlarca karınca bir araya geldiğinde ortaya inanılmaz bir biyolojik güç çıkar.

Karıncalar sadece sayılarıyla değil, aynı zamanda çalışma düzenleri ve dayanıklılıklarıyla da doğanın en başarılı canlı topluluklarından biridir.

Kısacası bazen doğadaki en küçük canlılar bile, birlikte olduklarında düşündüğümüzden çok daha büyük bir etki yaratabilir…”

*- YALNIZ AĞAÇ!

Dünyanın en yalnız ağaçlarından biri, Güney Okyanusu’nda yer alan Campbell Adası’nda bulunur.

Bu ağaç bir Sitka ladinidir ve çevresinde kilometrelerce boyunca başka hiçbir ağaç bulunmaz.

1900’lü yılların başında adaya getirildiği düşünülen bu ağaç, zamanla büyümüş ve bugün adanın ortasında tek başına duran ilginç bir simgeye dönüşmüştür.

Bu nedenle bilim insanları ve araştırmacılar onu sık sık

“Dünyanın en yalnız ağacı” olarak tanımlar.

Adanın sert rüzgârlarına, soğuk iklimine ve yalnızlığına rağmen bu ağaç hâlâ yaşamaya devam ediyor.

Doğa bazen en ilginç hikâyelerini, en beklenmedik yerlerde yazabiliyor.

*- İNSANLARIMIZ ve DİZİLER

Sevgili arkadaşım Nadide Apaydın Akbulut, bir gün kendisinden söz ederken, yanlışlıkla değerli eşinin soyadını kullanmadım diye, neredeyse dünyayı ayağa kaldırmış, nedenini de çok güzel ifadelerle anlatmıştı.

Yerden göğe haklıydıl.

Şimdi ona ve diğer dostara bu konuda çok dikkatli olmaya çalışıyorum.

Değerli gurme ve araştırmacı olan Nadide Apaydın Akbulut’un son yazısını, daha doğrusu araştırmasını paylaşmak istiyorum.

Ben kendisine hak verdim.

Yıllardır bırakın dizileri neredeyse bir ikisi hariç televizyonlara vakit ayırmadığımı söyleyebilirim:

“İnsanlar ya dizi izler gibi savaşı izliyor, ya da ‘dizi diye!’ ya mafya, ya da aşiret hikâyeleri ile oyalanıyor.

Ahlak değerleri yerle bir üstelik!

Bir dizideki, ‘kim kimin babası anlamak için’ birkaç kez izledim.

Sonra benim devreler yanıyordu az kaldı, kağıdı kalemi elime aldım ve yazmaya başladım.

Bakalım doğru mu yazmışım?

Halit ile Mükerrem evli,

Nüzhet ile Nalan evli…

Dizide önce Nalan hamile idi ,çocuğun babası eşi değil Halit!

Mükü yanı Mükerrem de hamile ama çocuğun babası eşi değil Nüzhet!

Nalan'ın çocuğunu düşüyor.

Bir de Halit'in annesi var aynı zamanda Seniha'nın da annesi ama babaları başka.

Annesi evli iken başkasından doğurmuş Halit'i.

Hani aman Allah yere göğe sığdırılamayan PAŞAZADE soyadı için kavgalar var.

*- İZMİR’DEN GELEN

Bir başka dizi daha var, aşiret dizisi.

Adam doktor, İstanbul'da yaşıyor,  bir kızla tanışıyor ve evleniyorlar.

Kızı da alıp konağa yani aşiretin yaşadığı yere Urfa’ya geliyorlar.

Aaa bir de ne var?

Tabi beşik kertmesi yapılmış bir başka gelin adayı!

Eşi Melek imam nikahı ile evlendiği Yıldız.

Yetmedi Yıldız da Melek'in kardeşi çıkıyor iyi mi?!

Yıldız'ın babası bir kadına tecavüz etmiş, kadın kafa gidik dolaşıyor ama bazen de çok akıllı.

Doğurduğu bebek Melek'mişşşşş. 

Bir de mavi gözlü bir kadın kuaför var.

O da İzmir'den gelmiş.

İzmir'de pavyonda imiş. Kaçmış Urfa'ya gelmiş

O da Yıldız'ın abisine, yani Yıldız'in abisi ona aşık.

Yoksa ikisi de mi birbirine.

Yıldız'ın iki çocuklu abisinin karısı da Melek'in kocasının abisi ile eşini aldatıyor.

‘Yok artık!’ diye diye ‘tamam’ dedim, bu kadar yeter.

Aldım örgümü biraz ördüm.

Gazeteleri okumuştum.

Şimdi de bilgisayarımlayım yani sizlerle.

Arkadaşlarım bu kadar karmaşa hangi ailede olur?

Yoksa ben mi bilmiyorum memlekette ahlak bu kadar mı çökmüş?

Birkaç dizi dışında başından sonuna izlediğin dizi yok gibi.

Bu iki diziyi de, “ailelerin içindeki kim kimin neyi?” diye kavramak için izledim.

Öğrendim ama bu kadar.

Daha fazlası hayal gücümü de, kaldırma kapasitemi de fersah fersah aşar.

Dizi yazarları, “kimi kiminle yakıştırırsa yakıştırsın” benden uzak olsunlar.

Sizlere sevgilerimi gönderiyorum, ben bu akşam eskiden okuduğum klasiklere dönüş yapacağım.

Suç ve Ceza olur, Sefiller olur, başka bir kitaba da başlayabilirim ama dizi derseniz yok derim ...”

*- NORMALLEŞTİ

Şimdi Nadide Hanım’ın bu güzel yazısına iki ayrı yorum ekleyelim:

Nazan Ergül şöyle diyor:

“İzlenecek dizi ya da eğitici hiç bir şey yok.

You tube’den istediğimi izliyorum.

Sanki bütün diziler sözleşmiş; mutlaka havuzlu villa, son model jeep… Zengin adamın karısı kesin aldatıyor, adam zaten aldatıyor.

Tabanca tüfek kötülük, bizim toplum bu değildi.

Her şey normalleştirildi.

Rütük izin vermemeli

İyilik kokan eski Türk filmlerini arar olduk çok HAKLISIN…”

Bakalım bu konuda Emine Gökçay ne diyor?

“Benim okumam, dizi dünyasının yurt dışına açılması ve dizi satışlarında iyi bir noktaya gelmemiz.

Bu da işin daha doğrusu senaryoların kapsamını farklılaştırıyor.

Düşünün,1990’lar da ev hanımlarımızın vazgeçilmezi Brezilya dizilerini (Mariyanna mıydı?)

Aynı mantık kim kiminle anlayan beri gelsin.

Bence üzerlerine gitmeyelim.

Elimizde döviz getiren bir sektör kalmış, üstelik istihdam da yaratıyor. Turizme katkısı yadsınamaz.

Biz de başka meşgalelerle ya da anlatılanları sorgulayarak nefes almaya devam ederiz…”

*- AKŞAM YEMEĞİ

Nadide Hanım’ın Gurme olduğunu yazdım ama o sosyal bir konuyu ele almış, Balkan mutfağının yerine…

İşte aynı anda Selma Ay da mutfağını anlattı.

Şimdi Selma Ay’ı dinleyelim:

“Çalkama, çaykama, karmaca, çıplak...

Evde ne varsa. Arapsaçı,  biraz maydanoz, taze soğan, minik bir acı biber, bol otlu olsun istedim. 

Hepsini doğradım.

Yoğurdu beğenmedim. Süt de  yoktu.

Her zaman olduğu gibi maden suyu imdadıma yetişti.

Yumurta küçüktü 2 adet kırdım. 

Un ve yine mısır unu yoktu, mısır nişastası, biraz karbonat,  beyaz peynir kırığı,  biraz zeytinyağı iki yemek kaşığı kadar.

Baharat ekledim. 

Koyu bulamaç yapıp önceden ateşe koyduğum tavaya döktüm.

Üzerine birkaç parça tereyağı bırakıp susam ve çörekotu serptim.

Biraz orta ateşte sonra ağır ateşe aldım.

Kapak kapattım.

Altı pişince ters yüz ettim.

İçi dışı harika pişti.

Çayı da koydum.

Elime bir kavanoz reçel geçti yapıp unutmuşum.

Sonradan anladım sarı erik reçeli, komşum TC Deniz Rogop vermişti erikleri.

Çekirdeği etli kısmından ayrılıyor, yapış yapış değil çok güzeldi tadı.  Afiyet olsun yapacak olanlara…”

*- YOLSUZLUKLA MÜCADELE

Prof. Dr. İl Han Özay, “Yolsuzluklarla Mücadelenin Yasal ve Hukuksal Çerçevesi” makalesinde ele aldı.

“Yolsuzluk ve kokuşma ile mücadelede en etkin silah ‘Günışığında Yönetim’dir.’

Nitekim dilimizde ‘güneş girmeyen yere hekim girer” diye çok güzel bir halk deyim olduğu gibi, Amerika Birleşik Devletleri Federal Yüksek Mahkemesinin en ünlü yargıçlarından Louis Dembitz Brandeis, ‘eğer güneş en etkin mikrop öldürücü ise ışık da en iyi koruyucu ve kollayıcıdır’ demek suretiyle bu gerçeği en öz ve anlamlı bir biçimde dile getirmiştir.

Yönetimin ‘kuruluş’u demokratik olabilir, yani kamu görevlilerinin hemen hemen tümü Birleşik Devletlerdeki gibi seçimle işbaşına gelebilirler, ancak bu ‘işleyiş”in de kendiliğinden demokratik olacağı anlamına gelmez.

Öyle ise, kamu yönetiminde işleyişin de demokratik olabilmesinin ilk şartı ‘saydamlık’tır.

Ne var ki ‘saydamlık’ herhangi bir cismin önünden arkasının görünmesi anlamını taşır ve bazen görünen arka! hiç de güzel olmayabilir.

Kamu hukuku dış görüntüsü özenli ve tertemiz bir yapıya benzer.

Bu yapının içi ise hiç bir zaman uyulmamış ilkeler ve uygulanmamış kurallarla doludur.” Antonio MARONGIU

Yönetimin kuruluşunun demokratik olması, yani kamu görevlerine seçimle gelinmesi ve saydamlık, işleyişin de demokratik olabilmesinin ilk şartıdır, ancak, tek başına yeterli değildir.

*- İŞLEYİŞİN DEMOKRATİK OLABİLMESİ

Yönetimin karar alma mekanizmasının, tıpkı yargı ve yasamada olduğu gibi bir usul yasası ile belirlenmesi,

Karar alma mekanizmasına ilgililerin aktif bir biçimde ve yetki ile donatılmış olarak katılabilmesi için yönetimin elindeki, doğası gereği gizli kalması gerekmeyen, her türlü bilgi ve belgeye ulaşabilme hakkının sağlanması ve Özellikle kurul halinde karar veren yönetim birimlerinin toplantılarının herkese açık olması ve ilgililerin söz alarak görüşlerini açıklama olanağının bulunması.

Bu üç unsur, hem “demokratik” hem de “saydam”, yani tam anlamayla bir “Günışığında Yönetim”i sağlar ve gerçekleştirir.

Bu teorik çerçeve içinde yapılmasa gereken ilk iş, idarenin karar alma mekanizma ve sürecini, tıpkı “Yargı”daki gibi bir “usul yasası” ile belirlemektir.

*- BUNUN ADI: RÜŞVET!

Yukarıda değinilen Amerikan “Government in the sunshine/ Günışığında Yönetim” sistemi yaklaşık otuz yıl süren bir deneyim sonucu ortaya çıkmıştır ama bizim de böyle yapmamız gerekmez.

Tam tersi, başkalarının deneyimini örnek alıp o tür bir yasal düzenlemeye gitmek en doğru davranış olur.

Dolaysıyla, bu usul yasası mutlaka katılımı da sağlamalı ve katılımın etkili olabilmesi için de ilgililerin kamu yönetiminin elindeki bilgi ve belgelere kolayca ulaşabilmesinin yollarını da öngörmelidir.

Ülkemizde şimdi yürürlükteki sistemin yolsuzluklara elverişli bir zemin oluşturmasının nedeni kamu yönetiminin “kapalı kapılar ardında” tek yanlı olarak karar alıyor olmasındandır.

Bu mekanizma ve sürece ilgililer ancak “gayrımeşru” yollardan katılabilmekte ve bunun adı da “rüşvet” olmaktadır.

Kapalı kapılar ardında, tek yanlı olarak alınan idari kararlar karşısında tek çare yargı yoludur ki, bu da hem bir “hastalık hali” hem de masraflı, külfetli ve ülkenin global ekonomisi bakımından da “antiekonomik”tir. Nitekim, önceden gayrımeşru yollara başvurmayanların birçoğu, haklarını Yargı önünde korumaya çalışacaklarına, sonradan türlü yöntemler ve genel olarak “hediye” adı verilen aracı kullanıp “idare”yi karar değiştirmeye “ikna” etmeye çalışmakta ve bunda başarıl da olmaktadırlar.

*- KİŞİSEL ÇIKARLAR

Önceden verilenle sonradan verilen arasında da aleyhte epeyi bir fark olduğu söylenmekteyse de pratik olarak böyle bir yolu hiç denemediğimden bunun doğruluğu konusunda yemin edemem.

Ancak bu işin yolunun yordamının bu olduğunu Mısır’daki sağır sultan bile duymuştur.

Buna karşılık, başta da belirtildiği gibi, ilgililerin karar alma mekanizma ve sürecine izleyici olarak değil “yetkiyi paylaşan”lar olarak katılımı ve görüşünün alınması, idarenin elindeki tüm bilgi ve belgelere ulanabilme hakkı, sağlandığı ve bağımsız “Yargı” güvencesi altına alındığı taktirde, idareyi ne önceden ne de sonradan gayrımeşru yol ve vasıtalarla, belli kişisel çıkarlar doğrultusunda etkileyip, kamu yararı dışında uygulamalar yapabilme olanağı büyük ölçüde ortadan kalkabilecektir.

Böyle bir sistemi gerçekleştirebilme “demokratik” olduğunu iddia eden bir toplum için hiç de zor olmamak gerekir.

Şubat 1992’de Ankara’da Milli Kütüphanede yapılan ve bu tür bir katılımcı demokratik yönetim modelini savunduğu “Anayasa Kurultayı”nda yorumculardan biri, “herkesin işi gücü mü yok ki gidip araştırsın ve görüş açıklasın” demişti.

İşin garibi bu zat ünlü bir basın mensubuydu. “Belki” diye cevap verdim: “Ama bunu içgöç edinenler de çıkabilir.”

Zaten bazı düzenlerde demokrasi de “birkaç iyi adam” sayesinde yalamaya devam edebilmektedir.”

*-

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 375

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 221

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 174

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 375

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 353

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...