SENİN IŞIĞIN SÖNMESİN
Köşe Yazısı

SENİN IŞIĞIN SÖNMESİN

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
06 Mar 2026 21 dk okuma 185

*- EMEKLİ MAAŞI İPTAL! Gençliğimden bu yana, yıllarca aynı çatı altında çalıştığım, dik duruşuyla tanıdığım, her geçen gün çatısını hep yükselten, söylemlerini ağzım açık dinlediğim Aylin Onart’tan alıntı yaptım:

“Sri Lanka Parlamentosu ekonomik sorunlara karşı tasarruf yapmak için, eski milletvekillerine yapılan emekli maaşı ödemelerini kaldıran yasayı kabul etti.

Oylamada 154 milletvekili ‘evet’ oyu verirken, 2 milletvekili ‘hayır’ oyu verdi.

Türkiye’de ise emekli milletvekili maaşı: 177.658 TL.

2026 yılı için milletvekili maaşı: 273.196 TL.

TBMM’de bulunan milletvekillerinden hem emekli hem de milletvekili olanların maaşı ise: 450.000 TL’yi geçiyor. Meclis’te 8 koltuk boş, toplam vekil sayısı 592.

Bu 592 vekilden 499’u çift maaş alıyor.

Bu tabloda 592 vekilin halka aylık maliyeti 250 milyon 383 bin 374 lira.

Vekillerin halka yıllık maliyeti ise 3 milyar 4 milyon 600 bin 488 lira…”

Akhisarlı zeytinci Mustafa Alhat, şu yorumu yapmış:

“Konuyu gündeme getirdiğiniz için teşekkürler.

Milletvekilliği para için statü atlamak için dokunulmazlık kazanmak için ayrıcalık elde etmek için geleceğini garanti altına almak için yapılan yapılmak istenen konumdan kurtarılmalı.

Sırf bunları elde etmek için bu makamlara talip olanlar yüzünden bu parti liderleri sultası yaşanıyor…”

Konu her zaman olduğu gibi görünmezler sınıfında.

Sanayici Mustafa Alhat da, belki de bugüne kadar en kısa yorumunu yapmış gibi…

Yunanistan dahil, milletvekilleri hakkında bizim gibi birçok ülkede benzer görüntüleri görüyor, duyuyoruz, yukarıda örneğini gördüğümüz gibi…

Ülkemizde sık sık tepkiler görülüyor…

Görülecektir de…

Ama yasalar nerede çıkıyor, tabii ki TBMM’de..

Sizler, milletvekillerinin aleyhlerine alınacak kararları alacaklarına inanıyor musunuz?

‘Darısı başımıza!’ diyerek başka konuya geçelim.

*- KAHKAHALAR SUSTU

Yunus Çengel, “Toprağından Kopan Kökler: Bir Girit Ağıtı” nı yazmış…

“1897 yılı, Girit’in zeytin ağaçlarına huzur değil, fırtına getirdi.

Köy meydanlarındaki kahkahalar yerini derin bir sessizliğe, ardından gökyüzüne yükselen feryatlara bıraktı.

On binlerce Giritli, nesiller boyu vatan bildikleri toprakları, avlusunda çocuklarının koşturduğu evlerini ve gölgesinde soluklandıkları asırlık ağaçları bir gecede terk etmek zorunda kaldı.

Şehir merkezlerine sığındıklarında, sadece yoksullukla değil, belirsizliğin o soğuk yüzüyle tanıştılar.

Artık ne bir yuvaları vardı ne de yarınları.

Geriye dönmek, imkânsız bir rüya; kalmak ise sessiz bir ölümdü.

Osmanlı askerleri adadan çekilirken, sanki Girit’in üzerinden güneş de çekiliyordu.

Müslüman halk için adada nefes almak bile bir yük haline gelmişti.

Bu, sadece bir göç değil; kalplerin ortadan ikiye bölündüğü, köklerin topraktan vahşice söküldüğü bir sürgündü.

Limanlara ulaştıklarında, derme çatma gemiler onları bilinmezliğe taşımak için bekliyordu.

Yanlarına aldıkları tek şey, bohçalarına sığdırdıkları birkaç parça kıyafet ve yüreklerine istifledikleri kederdi.

Gemi kıyıdan uzaklaşırken, ufukta kaybolan sadece Girit’in dağları değildi; geride bıraktıkları atalarının mezarları, çocukluk hatıraları ve ruhlarının yarısıydı.

*- KAYBOLAN SESLER, YAŞAYAN LEZZETLER

Anadolu’nun güvenli kucağına sığındıklarında, zaman en sadık hırsız gibi davranmaya başladı.

Nesiller geçtikçe o neşeli Girit manileri unutuldu…

Dillerindeki o özgün şive yavaş yavaş seyreldi…

Dansların ritmi ise hafızalardan silinmeye yüz tuttu.

Ancak bir şey vardı ki, ne zamanın eli ne de sürgünün acısı onu söküp atabildi:

Yemek kültürleri.

Zeytinyağının kokusu, onlara adanın rüzgârını hatırlattı.

Topladıkları şifalı otlar, memleketin toprağına dokunmak gibiydi.

Sofraya oturduklarında, aslında karınlarını değil, vatan hasretlerini doyuruyorlardı.

Her sofrada tüten o buhar, uzaklardaki memleketin bir selamıydı. Girit mutfağı, sadece bir yemek geleneği değil; dillerini ve müziklerini kaybeden bu insanların tutunduğu son kale, kimliklerini haykırdıkları sessiz bir çığlık oldu.

Giritli muhacirler, Anadolu’nun toprağına yeniden kök salmayı başardılar. Yeni hayatlar kurdular, yeni hikâyeler yazdılar.

Ama ne zaman bir mutfaktan zeytinyağlı bir ot yemeğinin kokusu yükselse, yaşlıların gözleri uzaklara daldı.

Çünkü onlar her ne kadar hayatta kalsalar da, kalplerinin bir parçasını o…

Masmavi denizin ortasındaki adada, zeytin ağaçlarının gölgesinde bırakmışlardı.

O sızı, hiç dinmedi; sadece her lokmada yeniden hatırlandı.”

*- GİRİTLİ ŞEHRİ

Ben Bornovalıyım…

Yerlisiyim…

Yani eski İzmirli…

Annem Makbule Eyice Birinci Beylerden. Saat Kulesi’nin, Konak Vapur iskelesinin karşısından, Vilayetin yanından Kemeraltı’na (Anafartalar Caddesi) girin, sağdaki ilk sokak Birinci Beyler’dir…

İkinci, üçüncü diye gider…

Aynen Birinci Kordon, İkinci Kordon gibi…

Bornova’da Giritli çoğunluktadır…

Karşıyakalı Sarışın da Giritli…

Aynen Aleviler gibi Giritliler de nedense yıllarca kendilerini ne desem ‘gizlemişler’ şimdi olduğu gibi rahatça, göğüslerini kabartarak ‘Giritliyim!’ dememişlerdir.

Şimdi yeri ve zamanı olmadığı için bunların nedenlerinden söz etmeyeceğim, belki dernek yöneticilerine örneğin Zafer Beyin ağzından anlatırım.

Şimdi, “TOROS DESTANI – 5 Ocak ZAFERİ” eserini Şair- Yazar Remzi Yıldırım’ın ağzından nakletmeye çalışacağım.

TOROS DESTANI – 5 Ocak ZAFERİ…

Yazar: Remzi Yıldırım

Yıl 1918…

İşgal…

Karboğazı’nda yazılan bir askeri destan, Pozantı’da şekillenen milli irade ve Ankara Antlaşması ile sonuçlanan diplomatik zafer…

5 Ocak 1922 sabahı Adana, özgürlüğüne kavuştu.

Toroslar dimdik durdu, Seyhan aktı ve Çukurova’da bir millet ayağa kalktı.

Bu kitap, yalnızca savaşın değil; vatan sevgisinin, fedakârlığın ve kahramanlığın hikâyesidir.

Bir neferin son mermisi, bir ananın dimdik duruşu, bir şehrin özgürlüğe kavuşması…

“TOROS DESTANI – 5 Ocak ZAFERİ” üretken Şair- Yazar Remzi Yıldırım’dan…

Son sözü kendisine vereyim:

“Hepsi burada, her sayfada yaşamaya devam ediyor.

Çok yakında son 10 sayfasını yazıyorum.

Örnek kitap ön kapağı ve arka kapağı tasarımcım tarafından hazırlandı...”

*- BALONLARIMIZ VARDI

Salih Debreli gönlümüzü hoş edecek satırları paylaşmış…

“Benim balonlarım vardı, onları kimler aldı?

Mutlu bayramlar vardı, kim bilir nerde kaldı?

Dostumdu benim balonlar…

Çocuklar beni anlar!

O çocuklar ve o balonlar;

O çocuk yüzlü bayramlar, şimdi nerdeler?

Hani nerde çocuklar, çocuksu sevgiler?

Gitti mi yoksa, yine gelir mi o günler?

Nerde kaldı masallar sevgiler öğütler,

Söylenen bütün masallara inanırdık!

Onlar mı bizi kandırdı, biz mi aldandık!

Bayramları bekler bayramları yaşardık,

Bayramlar mı eskidi bizler mi yaşlandık.

*- ÇOCUKLARIN SEVGİLİSİ

Benim balonlarım vardı, onları kimler aldı?

Mutlu bayramlar vardı, kim bilir nerde kaldı?

Dostumdu benim balonlar, çocuklar beni anlar.

O çocuklar ve o balonlar,

O çocuk yüzlü bayramlar şimdi nerdeler?

Hani nerde çocuklar çocuksu sevgiler?

Gitti mi yoksa yine gelir mi o günler?

Nerde kaldı masallar sevgiler öğütler?

Söylenen bütün masallara inanırdık!

Onlar mı bizi kandırdı biz mi aldandık!

Bayramları bekler bayramları yaşardık…

Bayramlar mı eskidi bizler mi yaşlandık…”

Dün sabahtan öğlene kadar Beşiktaş’taki tek devlet hastanesi Sait Çiftçi’de idim. Biri uzman iki hekim ilgilendi. Baktım ayaklarımın dibinde balonlar var. Herhalde çocuk hastalar için diye düşündüm. Hep yaşlılar mı hasta olacak? Bu kez çocukları da, getirilen bebekleri de gördüm.

Öğleden sonra ise Seyrantepe’deki Şişli Terakki’nin yerine kurulan hastanede idim. Yine balonlar dikkatimi çekti.

Demek ki çocuk hastalar dikkat çekici şekilde çoklar…

Şifa diledim, doktorlara yığılmalar karşısında güç diledim…

*- SPORDAN DA KOPMADI

Süleyman Erçolak bildiğim kadarıyla hizmet aşkını şimdi de Bayındır’ın bir köyünde (mahallesinde) muhtar olarak sürdürüyor.

İzmir’de spor insanlarından biriyken tanımıştım.

Sonra emekli oldu, ‘kopmam’ dediği cennet köyüne döndü.

Ve futbol ile ilgili bir yazı kaleme alan Süleyman Erçolak bakın neler diyor?

“Türk Futbolunda Adalet Çökmüştür

Tuz kokmuştur.

Türkiye’de futbol artık sahada oynanmıyor.

Futbol, kulislerde; VAR odalarında; kapalı kapılar ardında, eyyamla, korkuyla ve tarafgirlikle yönetiliyor.

Süper Lig’in geldiği nokta budur.

Hakem hatası denilen şey, artık masum bir yanlış değil; sistematik bir adaletsizliktir.

Bugün açıkça söylüyorum:

Türkiye’de Süper Lig maçlarını Türk hakemleri yönetmemelidir.

VAR hakemleri dâhil olmak üzere, tüm üst lig maçları yabancı ve FIFA kokartlı hakemlere emanet edilmelidir.

Çünkü mevcut düzen çökmüştür.

Taraf olan hakem adil olamaz.

Takımı yenilsin istemeyen hakem, düdüğünü boğazında tutar.

Penaltıyı görmezden gelir.

Kırmızı kartı cebinde unutur.

“Maç kopmasın”, “ortalık karışmasın”, “üstten telefon gelir” diye eyyam yapar.

Bu ligde:

Aynı pozisyon bir maçta penaltı, diğerinde “devam”

Aynı faul bir takım için kart, diğeri için uyarı

Aynı VAR görüntüsü bir maçta çağrı, diğerinde sessizliktir

Bu tesadüf değildir.

Bu adaletsizliktir.

*- TARAFLI DÜDÜK

FIFA kokartlı hakemler nerede olmalı biliyor musunuz?

BAL Ligi’nde, Süper Amatör’de, Bölgesel liglerde.

Orada genç hakem yetiştirsinler.

Orada hata yapsınlar.

Orada öğrensinler.

Ama milyonlarca insanın izlediği, milyarlarca liranın döndüğü Süper Lig’de ‘taraflı düdük’ olmaz.

Bu ligde şike konuşuluyorsa, bunun sebebi taraftar değildir.

Bu ligde güven bitmişse, bunun sebebi futbolcu değildir.

Sebep, adaleti sağlayamayan hakem düzenidir.

Kimse bize “insanlar hata yapar” masalı anlatmasın.

Hata başka şeydir, ısrarla aynı yönde hata yapmak başka şey.

Bugün Türk futbolunun ihtiyacı:

Cesur bir temizlik

Şeffaf bir hakem sistemi

Yabancı, bağımsız ve korkusuz hakemlerdir

Aksi hâlde bu lig:

Güven kaybetmeye

Tribünleri boşaltmaya

Futbolu bitirmeye devam eder

Bu bir isyan değil, gerçeğin ta kendisidir.

Adalet gelmeden futbol gelmez.

Düdük adil çalmadan, bu lig asla bitmez.

CİMERE HAKEMLERLE İLGİLİ ŞİKAYET YAZISI YAZACAK 1 MİLYON TARAFTAR ARIYORUM.”

*- HAKEMLER LİSTEDE SONUNCU

Hayatım boyunca hakemlerden yana oldum.

Hatta bazılarının açıkça şike yaptıklarını bildiğim halde.

Neler gördüm, yaşadım.

Top kaleye girerken, hakemin maçı bitirdiğini…

Maçından önce o kente gidip yönetimin misafiri olanları…

Önemli maçın öncesinde, lüks otellerde özel iki kişilik odalarda misafir edilenlere…

Daha neler neler…

Ama ben yine de Hakemlik Müessesinin yanında kaldım…

Her zaman çapımda destek verdim.

Benim bildiklerimden çok fazlasını hakemler biliyor.

Bu konuları hep gündemde tuttular…

Konuştular, kendi aralarında, hepsi bu kadar…

Hakemlerden daha suçlular Yöneticiler, futbolcular, amigolar, taraftarlar, bahisçiler, tabii ki ‘Baba’ Spor yazarları…

Hakemler bu listede emin olun sonuncular…

*- HAKARET EDİLİNCE

Binlerce yıl önce filozof Sokrates’e toplum içinde hakaret edildi.

Herhangi biri karşılık verirdi.

Herhangi biri gururunu savunurdu.

Ama o vermedi.

Öğrencilerine baktı ve yıkıcı derecede sade bir şey söyledi:

“Bir eşek sokakta bana tekme atsa, onu mahkemeye verir miyim?”

Bu ironik soruyla, duygusal zekânın en derin sırlarından birini özetledi:

Sizi davet ettikleri her tartışmaya katılmak zorunda değilsiniz.

Egonun hüküm sürdüğü bir çağda yaşıyoruz.

Biri bizi incittiğinde hemen cevap verme ihtiyacı hissediyoruz.

Kendimizi savunmak, açıklamak karşımızdakini “yerine oturtmak” istiyoruz.

Susarsak onurumuzu kaybedeceğimizi sanıyoruz.

Oysa gerçek tam tersidir.

*- DOĞASI GEREĞİ

Bir eşek tekme attığında, bunu stratejik bir kötülükle yapmaz.

Plan yapmaz.

Düşünmez.

İçgüdüyle hareket eder.

Korkuyla.

Doğası gereği.

Verdiği zararın bilincinde değildir.

Bazı insanlar da hayatta böyle yürür.

Tekme atarak.

Saldırarak.

Eleştirerek.

Bağırarak.

Cehaletleriyle.

Kıskançlıklarıyla.

Hiç iyileşmemiş yaralarıyla hareket ederler.

Sözleri sizi anlatmaz.

Onları anlatır.

*- CEHALET BAĞIRIR

Çatışma psikolojisinde sessiz bir yasa vardır:

Cehalet bağırır.

Bilgelik gözlemler.

Kim olduğunu bilen, bunu her beş dakikada bir kanıtlama ihtiyacı duymaz.

Değerini bilen, her provokasyonda yıkılmaz.

Kavga arayan birini en çok ne silahsız bırakır, biliyor musunuz?

Sessizlik.

Tam bir sessizlik.

Tepki vermediğinizde, yangının yakıtını kesersiniz.

Onu havayla tartışır halde bırakırsınız.

Ve çatışma arayan birini en çok ne hayal kırıklığına uğratır?

Oyuna girmeyen biri.

Hayat çok kısa.

Enerjiniz çok değerli.

Öğrenmek istemeyeni eğitmeye çalışarak harcamayın.

Yıkmak isteyeni yenmeye uğraşarak tüketmeyin.

Çamurda yaşayanın seviyesine inmeyin.

Çünkü bir domuzla çamurda güreştiğinizde iki şey olur:

Siz kirlenirsiniz…

Ve domuz bundan keyif alır.

*- BİN KAT ONURLU

Gerçek zekâ bağırmaz.

Aşağılamaz.

Kendini dayatma ihtiyacı duymaz.

Sadece sağlam durur.

Bazen huzurla geri çekilmek, anlamsız bir savaşı kazanmaktan bin kat daha onurludur.

Bir dahaki sefere biri sizi provoke etmeye çalıştığında, derin bir nefes alın, gülümseyinve kendinize şunu sorun:

Bir eşeği eşek olduğu için mahkemeye mi vereceğim?

Haklı olmaktan ziyade huzuru seçiyorsanız, sessizliği seçin.

Çünkü susmak, zekânın en yüksek hâlidir.

Bu alıntıyı, üretim merkezi müdürü Meryem Fidancı’dan aldım.

*- HAYATIN GERÇEĞİ

Tülin Hanım bakın neleri anımsatıyor:

"Seni sevmeyen ölsün’ diyen şarkılarla büyüdük biz,

‘Halimeyi samanlıkla bastılar, şalvarını gül dalına astılar!’ türküsünde halay çektik.

‘Aman neresinden tuttum karının memesinden!’ diyen İbrahim Tatlıses dinledik.

‘Saçlarını tut getir!’ dedi o İbrahim Tatlıses, ondan ayrılan Asena'yı vurduruverdi, Tatlıses, pek sevdik.

‘İffet filminde’ Müjde Ar'ın cama sıkışmış kafasını ‘fantez’i diye izlettiler bize.

‘Kadın milletin içinde kahkaha atmayacak!’ dediler bize.

Etek giymiş dediler.

Sünnet olunca ‘erkek oldun’ dediler.

‘Aslan oğlum at bakalım bir laf şu kızlara!’ dediler.

‘Namus için öldürülür’ dediler size, ‘namusumuza leke sürme’ dediler bize.

Parayla alındık biz.

Otobüste ellenince bir yerimize ses edemedik.

Gece gece ne işin var sokakta dediler.

Filmlerde kötü yollu kızlar oldu, aranan kadınlar, dul kadın hikayelerini bildik biz.

‘Eteği uçan Fahriye abla’ oldu aklımızda.

Ya benimsin ya kara toprağın oldu kaderimiz.

Kimimiz töreye kurban gittik, kimimiz namus cinayetine, kimimiz diyemediğimiz ne çok acıya, kimimize tecavüz edildi, kimimizi öldürüp bavulla taşıdılar, kimimizi yaktılar.

Çok utandık biz kadın olmaktan hep gizlenmemiz gerekti bizim, sistem için...

Kaldırın o şarkıları, atın o deyimlerinizi, maçlarda başka küfür edin bizim bedenimize değil, öğrendiklerinizi değiştirin yeni doğan hiç bir bebeğe de öğretmeyin çünkü biz çok öldük..."

*- İSİMLERİ UNUTTURULAMAZ

Şimdi de VUD’u ele alalım.

VUD nedir?

Voleybol’un unutulmazları için kurulun bir dernek…

Fazla laf etmeden Gülnur Görgün'in Gönderisini ele alıp paylaşayım, eski bir lisanslı voleybolcu olarak:

“Az Zamanda Ne Çok Şey Yaptık”

İlk İki Yılın Hikayesi (2024-2025)

VUD Nereden ortaya çıktı?

06 Şubat 2023’te 11 ili etkileyen korkunç bir deprem yaşadık.

Biz o felakette, Voleybol Ailemizden tam 56 evladımızı kaybettik...

Derin bir acı,

Çok bambaşka bir sızı...

O gidenler de bu camianın unutulmazlarıydı...

İsimleri tek tek sonsuzluğa kazınmalı ve unutulmamalıydı…

Tıpkı Voleybolun Unutulmazları gibi...

*- VOLEYBOLUN UNUTULMAZLARI DERNEĞİ

Bir şeyler yapmamız lazımdı...

Bu süreçte camia olarak çabaladık, Türlü yardımlar türlü desteklerle depremzedelerin yanında olduk

Ancak sosyal anlamda daha aktif, daha organize

Bir yardım, bir felaket anında daha organize

Bir Voleybol STK’sı kurmalıydık.

İşte Voleybolun Unutulmazları Derneği böylelikle ortaya çıktı...

Bu hareketin başlangıcından itibaren

Yüreğini koyan, Elini taşın altına koymaktan çekinmeyen, Fikir üreten, alanında uzman, heyecanlı ve bir şeyler yapmak isteyen gönüllüler ordusu...

Tam bir takım anlayışıyla; Voleybolun hayatımıza, kişiliğimize kattıklarını Bir vefa borcunu geri ödemek için...

Bir aradayız BİZ.

Geçmiş ve gelecek kuşaklar arasında sosyal yönden daha güçlü bağlar kurmak için...

Bir Sivil Toplum Kurumu yapısı altında;

Güçlü İletişim. Yardımlaşma. Sosyalleşme. Toplumsal Fayda. Voleybol Kültürünü Geliştirmek. Voleybol Ailesine Değer Katan Projeler Yaratmak…

*- ANKET İLE

Ve hayalini kurduğumuz, Spor Araştırmaları Merkezi & Dijital Voleybol Müzesini kurmak, gelişmesini sağlamak ve geleceğe miras bırakmak en temel hedefimizdir.

2023 Temmuzda başvurumuzu yaptık, 21 Aralık 2023’te de ilk genel kurulumuzu...

2024 Ocak ayı itibariyle çalışmalara başladık.

Başlangıç için bir anket hazırladık. Voleybol Ailesinin böyle bir STK’dan beklentilerini anlamaya çalıştık...

Öncelikli konular; Eğitim, Organizasyon, Spor, Doğa-Çevre, Dayanışma ve Yardımlaşma olarak sıralandı.

Ve beklentilerden yola çıkarak planlama yapmaya başladık.

Şu ekranı izlerken, dışardan baktığınızda ne kadar profesyonel bir kadro görev yapıyor diye düşünüyorsunuz hiç kuşkusuz...

Oysa bu tablonun arkasında muhteşem bir takım ruhu, özveri, gönüllülük ve voleybol sevgisi mevcut.

*- İZ BIRAKANLAR

Üniversitelerde “Voleybolun Yaşamımıza Kattıkları...

Ortaöğretim Kurumlarında “Neden Voleybol” konferansları...

“Neden Voleybol” da hepimiz sahaya iniyor, gençlere tecrübelerimizi aktarıyor, onlarla birlikte voleybol oynuyoruz.

80 yaşında bir abimizin 10-12 yaşında bir kardeşimizle karşılıklı top oynaması bana göre nesiller arası muhteşem bir aktarım.

Çok özel ve çok anlamlı...

“İz Bırakan Okullar”, Dünya ve Türkiye şampiyonlukları yaşamış, voleybola nice sporcu armağan etmiş, ekol olmuş okullar...

Eğitim-Spor-Meslek birlikteliğinin nasıl mümkün olacağından söz ediyor, bunu başarmış rol model olabilecek abi ve ablalarıyla tanıştırıyoruz gençleri.

*- DEPLASMAN ve KONFERANS

İki tane VUD HATIRA ORMANI yaptık. Taa eski yıllardan itibaren içinden voleybol geçen şehirlerden başladık. Gittiğimiz o kentte voleybola emek vermiş, vefat edenleri de unutmadık, onları da bir ağacın gövdesinde yaşattık.

2024’te Eskişehir Odunpazarı’nda, 2025’te de İzmir Çeşme’de...

Ankara, Bursa, İstanbul, Adana, Tokat... diye devam edeceğiz VUD ormanlarına...

Muhteşem deplasmanlar yapıyoruz ve o deplasmanları da mutlaka bir konferansa bağlıyoruz. Sadece bir gün değil, en az 2-3 gün birlikte oluyoruz.

VNL maçları, VUD Balosu, Anıtkabir Ziyaret bizleri bir araya toplayan etkinliklerden birkaçı... Bu beraberliklerde eski gençlik yıllarımıza dönüyoruz, farklı kuşaklar tanışıyor, kaynaşıyor ve  coşkumuz tavan yapıyor.

Youtube Programları yapıyoruz hiç durmadan...

İki yılda 300’den fazla video birikti.

Setler ve Yıllar, Cennet Takımı, Çat Kapı, Gurbet Kuşları, Üyelerimizi Tanıyalım bunlardan bazıları...

Spor Araştırmaları Merkezi ve Voleybolun Unutulmazları Dijital Müzesi hayalimiz var işte bu kayıtlarla dijital arşiv biriktiriyoruz, geleceğe izler bırakıyoruz.

İşte size 2024 ve 2025’in kısa bir özeti...

BİZ’ler, Unutmamak ve Unutturmamak için bir aradayız...

Devam ediyoruz tüm gücümüzle...

Hayallerimiz hiç ama hiç bitmiyor...

2026’da en büyük projemiz:

Depremle Unutmadıklarımız Voleybolun Unutulmaz Evlatları’nı

Ve VUD Belgeselini gerçekleştirmeyi planlıyoruz

*-

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 375

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 221

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 174

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 375

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 353

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...