ŞAMPİYON GÜREŞÇİYİ DİRİ DİRİ GÖMEREK ÖLDÜRDÜLER
*- CANLILAR SES ÇIKARIR Şakir Kadan günceli takip eden, yorumlar yapan değerli bir arkadaşımız. Birçoğumuz gibi boş durmuyor, okuyor, dinliyor, izliyor ve görüşlerini paylaşıyor. Bir yorumunda, ‘Saltanat İhtırası’ nı anlatmış. Bunu A’dan Z’ye her yönetici tipinde görür ve yaşarız. Şakir Bey konuyu şöyle ele almış: ‘Bütün canlılar ses çıkarır. Eşekler aç kalınca anırır, köpekler tehlikeyi fark edince havlar… Yılanlar tıslar… Saldırıya geçecekleri zaman köpekler ulumaya başlar. Gülün
*- DÜŞÜN ve YAZ!
Bende insanım ve düşünen canlıyım, sen de!
İnsan toplumsal bir varlıktır ve bende insan olduğuma göre Aritoteles’in felsefesinde belirttiği gibi Zoon politikon bir varlığım.
Bu özelliğim gereği ülkemizin politikaları üzerinde fikrimi yazmak istedim.
Ülkemizin ve dünyanın üzerine çöken karanlığa bir kibrit çakmak istedim. Bu yazıyı bu nedenle yazıyorum.
Üzerinde yaşadığım ülkeme duyarsız kalırsam kanım kurusun.
Hiç kimse bin bir zahmetle kazandığı saltanat koltuğunu kolay kolay teslim etmek istemez.
Ülkemizin siyasileri saltanat koltuğuna oturma mücadelesi vermektedirler.
Muhalefet, bir an önce oturmak için erken seçim istiyor, iktidar kabul etmiyor.
Koltuğu bırakmak istemiyor.
Yeni bir senaryo yazmış ve uygulamaya koymuştur.
Erken seçim olmayacağını, bunun yerine Yeni anayasa referandumuna gideceğini düşünüyorum.”
Şakir Bay bu konuda herkesten yorum bekliyor.
‘Düşünün ve yazın!’ diyor.
*- NE YAPIYORSUNUZ?
Adı konulmamış, sonu belirsiz bir çağda yaşıyoruz.
Dünyanın gidişatı pek iç açıcı görünmüyor.
Teknoloji gelişip ilerliyor, silah fabrikaları tam kapasite üretim yapıyor, modernlik ve medeniyet geri gidiyor.
Ruhsuz, duygusuz, vicdansız insanlar yetiştiriliyor.
Son zamanlarda çok insan öldürüldü.
Bundan sonra da öldürülmeye devam edecek.
Zalim ve büyük katiller kendi tarihlerini yazmaya devam ediyor.
Görünen ve görünmeyen katiller can almaya doymuyor.
Ne gariptir ki öldürülen insanlar, kendi Tanrılarını ve katillerini kendileri seçiyor.
Her gün biraz daha vahşileşen insanlar sokaklarda birbirine çatıyor, çatışıyor, birbirilerini öldürüyorlar.
Karşılıklı konuşmanın yerini saldırganlık almıştır.
Empati kurmayı bilmiyoruz.
Gözlerimiz kin ve nefret perdesiyle kapanmış…
Herkes menfaat peşinde koşuyor.
Din adamları Tanrı aşkına yaptıkları her işten para kazanıyorlar. Kazansınlar ama kazandıklarına hile katmamalılar.
Bizlere soruyorlar, gözlerinizin önünde insanlar öldürülüyor, bunca açlık sefalet yaşanıyor, denizlerde boğulmayı göze alarak Avrupa’ya ulaşmak isteyen göçmenler için ne yapıyorsunuz?
*- TABİİ Kİ KORKUYORLAR
Yazarlar ve sanatçılar en azından kimseyi öldürmüyor.
Kimseyi korkutmuyor.
Kimsenin ekmeğini çalmıyor, kimseyi yerinden yurdundan sürgün etmiyor.
‘Elimizden başka ne gelir kİ?’ diyorlar, dostarına!
Diktatörlerin yönettiği bu acımasız zamanda sanatçı ister istemez çekingen kalıyor.
Onların dünyası efendi köle dünyasıdır.
Sanatçısının dünyası anlaşma ve uzlaşma dünyasıdır.
Sanatçı sanatı için yaşar. Savaşmak için değil.
Sanatçılar yaşamdan yanadırlar, öldürmekten yana değiller.
Tabii ki, yazarlar ve sanatçıların büyük bölümü de korkuyor.
Top tüfeğin karşısında fazla direnemezsin, ister istemez boyun eğmek zorunda kalırsın.
Sanatçı duygusaldır, canlıları öldürmeye kıyamaz.
Karşısındakini yaralayamaz, çünkü sanatçı düşmanının yaralarına da ağlar.
Bu böyle biline…
*- DİRİ DİRİ GÖMÜLEN ŞAMPİYON
‘Boyu 1.80 ağırlığı 105 kilo olan Kara Ahmet'in göğüs çevresi 1.24 boyun kalınlığı 50 santimdi.
Kolları kalıplı, bilekleri kalın, pençesi aslan markalı.
Boynunda üç muska vardı.’
Ahmet Mithat Efendi, onu böyle tarif ediyordu.
O, Fransa'da düzenlenen dünya güreş şampiyonasında tüm rakiplerini yere çarparak dünya şampiyonu olan Kara Ahmet'ten başkası değildi. Ancak kısacık hayatına onlarca başarı sığdıran bu güreşçinin sonu pek iyi bitmedi.
İşte, diri diri toprağa gömülen dünya şampiyonu pehlivanımızın hikayesi...
*- İSTANBUL YOLCUSU
Kara Ahmet, 1871 yılında bugün Bulgaristan sınırları içerisinde yer alan ‘Deliorman’ topraklarında dünyaya geldi.
‘Deliorman’, tarih boyunca öyle bir pehlivan madeniydi ki, Koca Yusuf, Filiz Nurullah, Hergeleci İbrahim, Kurtdereli Mehmet ve Kelaliço gibi namlı pehlivanlar hep buradan çıkmış.
Osmanlı'nın en cevval bileği, bükülmeyen yiğitleri hep burada yetişmişti.
‘Kara Ahmet’ de bunlardan biriydi.
Böyle bir kültürün içinde doğduğu için ‘Kara Ahmet’ çocukluğundan itibaren güreşle ilgilendi.
20 yaşına geldiğinde bölgede kendisine kafa tutabilecek bir pehlivan kalmamıştı ve kendisinden yaşça büyüklerinin bile sırtını yere vurur hale gelmişti.
Bu sebeple dişine denk rakipler bulabilmek ve kendisini daha da geliştirebilmek için 21 yaşında Başkent İstanbul'un yolunu tuttu.
*- DÜĞÜN EĞLENCESİ
İstanbul'a geldiğinde tanınmış pehlivanlardan olan ‘Hergeleci İbrahim’i bularak elini öptü ve yakın köylüsü olduğunu belirterek yanında eğitim almak istediğini söyledi.
‘Hergeleci İbrahim'in yanında çıraklığa başlayan ‘Kara Ahmet’, ilk ciddi müsabakasına 2 yıl sonra, 1894 yılında Gelibolu Mevlevi Şeyhi Mustafa Daniş Efendi'nin düğününde bir eğlence aracı olarak çıktı.
Rakibi ise tanınmış ve tecrübeli pehlivanlardan ‘Kazandereli Memiş'ti. Kazandereli'yi tuş eden Kara Ahmet, İstanbul'da da yavaş yavaş tanınır hale gelmeye başladı.
Avrupalı organizatörlerin de dikkatini çekmişti.
*- EĞİTİMSİZ OLMAZ
‘Pierre’ isimli Rum bir organizatörle anlaşan ‘Kara Ahmet’, Avrupa'ya giderek oradaki ünlü güreşçilerle de güreşmeye başladı.
Osmanlı topraklarında genelde yağlı güreş yapılırdı fakat Avrupa'da Grekoromen tarzında minder güreşi yapılıyordu.
Buna rağmen, Avrupa'da onlarca güreş yapan Kara Ahmet'in sırtı hiç yere gelmedi ve 1896 yılında yenilgisiz olarak İstanbul'a geri döndü.
Grekoromen güreş tarzına kendini daha yatkın bulan Kara Ahmet, bu stil hakkında daha fazla şey öğrenebilmek için o dönemde adı Mektebi Sultaniye olan Galatasaray Lisesi'nin beden öğretmeni Faik Bey'den dersler aldı.
Bununla da yetinmeyerek, ‘Melenos’ isimli bir gayrimüslimin İstanbul'da kurduğu grekoromen güreş tarzında eğitim veren ‘Totonya İdman Kulübü'nde antrenman yapmaya başladı.
Kendisini her alanda geliştirmek isteyen pehlivan, aynı zamanda Fransızca dersleri alıyordu.
Lakin yağlı güreşi de tamamen terk etmiş değildi.
*- İLK DÜNYA ŞAMPİYONU GÜREŞÇİMİZ
Kendisine meydan okuyan Osmanlı'nın en büyük pehlivanlarından Adalı Halil ile güreşmişler ve ondan 10 santimetre daha uzun ve 30 kilo daha ağır olan Adalı Halil ile berabere kalmışlardı.
Birkaç yıl önce Paris'te yaptığı güreşlerde başarısından ötürü Avrupalıların hafızasında yer edinen Kara Ahmet, 1899 yılında düzenlenecek olan ‘dünya güreş şampiyonası’ için Fransa'ya davet edildi.
Bu şampiyonada dünyanın dört bir yanından gelen güreşçilerle güreşen Kara Ahmet, finale kadar yükselmeyi başarmıştı.
Finalde ise rakibi ev sahibi olan Fransızların ünlü güreşçisi Laurent le Beaucairois, daha uzun boylu ve 138 kiloydu. şampiyonu oldu.
Kara Ahmet ise sadece 1.80 boyunda ve 105 kiloydu.
Final karşılaşması 1 saat 6 dakika sürdü ve sonunda Kara Ahmet, karşısındaki dev Fransız'ın sırtını yere getirmeyi başardı ve grekoromen tarzında Osmanlı'nın ilk resmi ‘dünya güreş şampiyonu’ unvanını elde etti.
Ancak Kara Ahmet'e Fransızlardan bir meydan okuma daha geldi. Meydan okuyan bu isim, daha önce farklı güreş tarzlarında 3 dünya şampiyonluğu bulunan ünlü Fransız güreşçi Paul Pons'tu.
*- MADALYALARIYLA DÖNDÜ
Paul Pons'la ilk güreşlerinde bir kazanan çıkmadı.
İkinci güreşte ise Kara Ahmet'in kaşı açılmış ve müsabaka ertelenmişti. Üçüncü güreş 10 Ocak 1900 tarihinde Paris'teki Folies Berger Tiyatrosu'nda devasa bir kalabalığın önünde yapıldı.
Kara Ahmet, burada Paul Pons'u da alt ederek dünya şampiyonu unvanına devam etti.
Bu karşılaşmadan sonra ünlü Rus güreşçi Pytlasinski ile karşılaşan Kara Ahmet, Rus güreşçiyi 53 saniyede tuş etti.
Pytlasinski bu yenilgisinden öylesine utanmıştı ki utancından Paris'i terk etmişti.
Paris'te devirecek rakip bırakmayan Kara Ahmet, sırasıyla Berlin'de, Viyana'da, Hamburg'da ve Budapeşte'de pek çok müsabakaya çıktı ve yenilgi yüzü görmedi.
İstanbul'a döndüğünde yanında onlarca altın madalya vardı.
Padişah II. Abdülhamid, kendisini saraya davet etmiş ve Osmanlı sancağını Avrupa'da başarıyla dalgalandırdığı için onu ‘şeref nişanıyla ödüllendirerek’ maaş bağlamıştı.
Kazandığı güreşlerle basının odak noktası olan cihan pehlivanı Kara Ahmet, halkın o dönemki en büyük gurur kaynağı olmuştu.
*- YERE YIĞILINCA ‘ÖLDÜ’ SANILDI
Ancak takvimler 1902 yılını gösterirken hiç beklenmedik bir şey oldu.
25 Mayıs günü Kara Ahmet, kahvede arkadaşlarıyla oturduğu esnada "Kendimi iyi hissetmiyorum." diyerek birden yere yığıldı.
Ani bir kalp krizi sonucunda bilinci kapandı.
Dünya şampiyonu cihan pervası Kara Ahmet, henüz 32 yaşındayken hayata veda etti veya da öyle sanıldı.
Ertesi gün, 26 Mayıs'ta kendisini seven büyük bir kalabalığın kıldığı cenaze namazının ardından Pierre Loti'ye çıkarken sol tarafta bulunan mezarlığa defnedildi.
Lakin o gece birtakım garip olaylar yaşandı.
Mezarlığın yanından geçenler bazı garip iniltiler ve bağırışlar duyduklarını aktardılar.
Gece yarısı müdahale edilmese de, sabahına hemen Pehlivan'ın mezarı geri açıldı.
Rivayetlere göre, Kara Ahmet mezarda kanlar içinde, kefenini yırtmış bir şekilde bulundu.
Tahminlere göre, Kara Ahmet kalp krizi sonucunda koma haline girmiş, öldü sanılarak canlı canlı gömülmüş. Daha sonra mezarın içindeyken kendine gelmişti.
Mezardan çıkmak için çabalayan pehlivanın elleri ve göğsü zarar görmüş.
En sonunda nefessiz kalarak boğulmuştu.
Bu hazin olay üzerine mezar tekrar geri kapatıldı.
Dünya şampiyonu Kara Ahmet'in kabrinin başında şu sözleri içeren bir hitabe bulunmaktadır:
"Bahadırlıkta meşhuru cihandır Kara Ahmet.
Cihan'ın pehlivanı zemine arkası hiç gelmemişken felek yıktı yere o kahramanı sukuti penç ile kaydoldu. Tarih, Cihan Arslan'ı terk etti. Cihanı..."
*- KİMİN İÇİN
Gürol Tulunay, kendini halka ve kente adayan, karşılığında ‘teşekkür’ bile beklemeyen bir araştırmacı gazeteci…
Birileri ‘uyduruk’ ya da ‘alıntı’ konuları abartarak milyonlar kazanırken, Gürol Tulunay sevgili eşi Gül Hanımla mütevazı hayatını, kimseye muhtaç olmadan sürdürüyor.
Son yazısı ve gönderdiği fotoğraflar dikkatime çekti.
Şöyle diyor?
‘Kaldırımlar kimin için yapılmaktadır?
Vatandaşlar için ise orayı işgal edenler için sizce ne yapılmalıdır?...’
Sevgili Gürol Tulunay şöyle diyor?
‘Sizlere birkaç tane kaldırım ve sokak fotoğraflarını yazımla birlikte sergiledim.
Onların şu iki sene içinde çekilmediğini de bildirmem gerekir.
Alışveriş için kısa çıkışlarımın dışında hiçbir yere çıkmıyorum.
Dolayısıyla da ancak yolumun üstünde ilginç bir şey görürsem onu çekiyorum.
Bunun dışında fotoğraf çekemiyorum…
Fotoğrafların yeni çekilmediğinden bahsettim. Ama içimizde gezebilecek yaşta olanlar, bu fotoğrafların hala geçerli olduğunu göreceklerdir.
Bu bize ait bir yaşam şeklidir.
Kapı önüne çıkarılmayan mal, satılmayacakmış gibi görülür.
Ancak, belli bir yaşın üstünde olanlar, yani bizler, çocuklar ve çocuk arabaları ile tekerlekli sandalye ve koltuk değneği, baston kullananlar için kaldırımlar elzemdir.
Hele kaldırımda ‘bisiklet ve motor kullananlar yok mu?’, onlara hiç akıl erdiremiyorum.
Kaldırımlar gerçek sahiplerine bırakılmalıdır.
*- YASA VAR AMA!...
Ayni zamanda da bu kaldırımların iniş ve çıkış yatay yollarının ivedilikle elden geçirilmesi gerekmektedir.
Elimde bir imkân olsa, bu kaldırımları yapanları bir tekerlekli sandalyeye bindirip ‘hadi buradan çık ve in!’ demek isterim.
Ne yazık ki bu saydığım kişileri ve kaldırımları kullanması zorunlu olanları hiç düşünmüyorsunuz.
Unutmayın ki bir gün bu duruma sizde düşebilirsiniz.
Kaldırımlarımızın acil olarak düzeltilmesi ve satış yapan dükkânların durumuna bir çare bulunması gerekiyor.
Bunun için elinizdeki yasalar size yeterli olan gücü veriyor.
*- NEVŞEHİR’DE BAŞKAN ve MECLİS
Zabıta kuvvetlerinin konuyu sıkça kontrol etmesi ve caydırıcı cezalar yazmalarından başka bir çare yoktur.
Fotoğraflarımı teker, teker incelerseniz bu kadarda olur mu diyeceğiniz karelere rastlayacaksınız.
Feyzi Paşa Bulvarında dükkân işletenlerin ne derece yayılmacı durumunda olduğu göreceksiniz.
Demem odur ki; ‘Bu ana arter bir bulvarda dahi görevli olan sizler bu durumu görmüyorsanız, size diyecek bir kelime bulamıyorum…’
Geçmişte bir söyleşi için gittiğim Nevşehir Belediyesinin o zamanki Belediye Başkanına boş kaldırımları görünce sormuştum.
O da bana, ‘Mecliste konu ettim ve bir karar aldık. ‘Kaldırıma hiç bir suretle bir tabure dahi konmayacak!’ dedik.
Cezası ile bir hafta kapatmaydı.
Tekerrüründe ise kapatma 15 güne çıkıyordu.
Dükkân sahiplerimizde anlayışlı davrandılar altı ay oldu ve biz kimsenin
Dükkanını bir hafta kapatmadık’ diyerek anlatmıştı.
*- TAKILINCA DÜŞTÜ
Yani istenirse ve etkin tedbirler alınırsa bu işin olması pekala mümkün. Kolay olmayacağı muhakkaktır.
İtirazlar peş peşe gelecektir.
Hatırlı olanlar, partililer devreye girecektir.
Ama siz meclisinizden çıkartacağınız bir karar ile bunların önüne geçebilirsiniz sayın kenti yönetenl
Ayrıca; ‘görme engelliler’ için yapıştırılan veya vidalanan sarı çizgilere dikkatinizi çekmek isterim.
Çok kaza olmakta hatta Üstad Yaşar Ürük kaldırımdaki görme engelliler için konulan ve bakımı hak getiren o sarı bantlara takılıp düşmüştü.
Sarı cizgilere ayağının takılması sonucu vücudunda kaç kırık olduğunu kaç tane pilatin takıldığını ve kaç defa ameliyat olma durumunda kaldığını bir sorun isterseniz.
Eğer bu kaldırımlara döşenen sarı bantların bakımı yapılsaydı bu kaza olmayacaktı…
*- NEVŞEHİR GİBİ…
Yaşar Ürük güçlü kuvvetli bir insandır.
Onun başına bu gelen olay bir bastonluya veya tekerlekli sandalye kullanmak zorunda olanın ya da görme özürlü bir vatandaşımızın başına gelseydi neler olurdu?
Nevşehir Belediyesi konuyu bu şekilde hallettiğine göre İzmir Belediyesi de halledebilir diye düşünürüm.
Konu basit gibi görülse de çok ciddidir ve vahim sonuçlar doğurabilir…
Bu konuyu ikinci yazışımdır ve sormak isterim neden facebook’u dikkate almıyorsunuz?
Bu işleri takip eden elamanlarınız var ve bu işi yapmak için maaş aldıklarına göre, halledilmelidir ve buradan size seslenen o kadar kişi veya kuruluşlar var ki, facebook ile ilgilenmeyerek epey bir nüfusun size ulaşmak istemesini de engellemiş oluyorsunuz…
*-
Yorumlar yükleniyor...