Sağ, Sol Değil; Sağduyu!
Köşe Yazısı

Sağ, Sol Değil; Sağduyu!

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
17 Jul 2025 14 dk okuma 281

Ya yeni bir şeyler söylemek gerekiyorsa artık? Ya artık iki gözükenin bir; ayrı gözükenin aynı olduğunu görmezden gelmeme sırasıysa? Öyle ki sağmış, solmuş demeden aynı bedenin kollarını aynı göğüste kavuşturduğumuzu konuşsak artık. Tek bulmacalarda kulağa hoş gelse artık sağdan sola, soldan sağa. Sağından kalkmamışlar, sağ gösterip sol vuranlar, sağı solu belli olmayanlardan değil de sağduyudan dem vursak biraz da. Sağcılık solculuk dönemine perde çekilip, sağlam, sağlıklı ve sağaltıcı olunma d

Ayrı yön adları taşıyorlar diye kollarımızın birbirine zıt düşüp, karşı karşıya gelmesi artık
geride kalmalı ise ya? Ki nice doğru bellediklerimiz, yanlış sepetine tıkılıp geride kalmamış
mıydı? En basitinden fellik fellik kaçılan yumurtayı yemenin hiç de zararlı değil, üstelik pek
de faydalı olduğunu benimsemedik mi yeni yeni?

Öyle tutarsız, yalan yanlış varsayımlar ile karşı karşıya kaldık, kalıyoruz ki! Diyelim ki
sağcılar birilerimizi solcu bellerken solcular da o birilerinde sağcı esintiler bulabilmişti. Oysa
o biri, ne sağcı oldu körü körüne ne de solcu. Kolları birbirine düşürmeden birinin kendini
tanımlaması için bir yol daha vardı oysa… Kalite politikası gibi olmaktı o yol!

Partisiz, patırtısız gürültüsüzdür kalite politikaları, bağlayıcıdır. Çerçeveletip duvara asılmış
halde, göz önündedirler. Olmazsa olmazları vardır, sürekli iyileşme gibi. Daha ne olsun!
Sürekli iyileşme! İşte bu! Sürekli iyileşme, hep ileri gitme demek. Yani atılım demek. Bir
keresinde rastladığım, paylaşım sahibinin kendisini yönler ile değil, ileri bakışlı olarak
tanımladığı twitter paylaşımı nasıl da uzlaştırıcı idi.

İşini, sorumluluklarını uyulması gerekenlere, haklara saygı duyarak yerine getirmek, geri
götürmez. Öne iter. İlerlemek demek bu da. Japonlar gibi biraz. Kim ve ne olursa olsun
Japonlar üstüne düşeni hakkıyla yerine getirirmiş ya!

Diyelim ki allı pullu çerçevelerde ilkelerimizi duvarlara astık ya da cilt cilt bastırdık. Ama
onlar bir süs gibi işlevsiz kaldığında biz, o zaman, sağdan sola, soldan sağa yanlışız.
Görünürde duvar dolu ise de içerik boş. Bu durumda kalite algısı pahalı markalar kullanmaya
dönüşmüştür. Hep daha ileriye yol almaktan ziyade.

Tıkır tıkır işleyen kurulu düzenlerinin sürüp gideceğinden gayet emin çoğu batılı ülke
insanlarını seçimler bile heyecanlandırmazken bir de rejimlerine kadar, iğneden ipliğe,
tepeden tırnağa değişmiş ülkeler var. Onlardan bazısına tam da o değişikliklerin ardından
gitmek kısmet olmuştu. Kim bilir kaç kuşağın ömrünü tükettiği düzenleri bir çırpıda yok
olmayacağından hala apaçık ortada iken çoğu da henüz içine girdikleri yaşam tarzını
kanıksayamamış gözüküyordu.

Bulgaristan’ın komünizmden yeni çıktığı, Avrupa Birliği rüzgârına kapıldığı sıralardı. Tam o
günlerde Sofya’ya gidecektik. Evvelce oradaki Türkler’in birkaç dalga halinde Türkiye’ye
göç ettiği, şimdiye kadar kapalı kutu olmuş yerlere. Seyahat, haberleşme, mülk edinme
özgürlüğü gibi temel özgürlüklerin ya çok kısıtlı olduğu ya da hiç olmadığı ortamlar ilkten
ürkütücü gözüküyordu. Oradan kaçanlardan, göçenlerden duyulanlar da bunu perçinliyordu.

İstanbul’dan sonra yarım saat içinde varılan Sofya yolunda aklımda Bulgaristan’dan
Türkiye’ye göçen tanıdıklarım geçiyordu. Çoğu çocuk yaşta gelmişti köylerini, evlerini,
hayvanlarını, tarlalarını orada bırakıp. İçlerinden biri Çeşme’de yan komşumuzdu. Bir
çalışkandı ki, hiç görmemiştik daha önce böyle canla başla çalışanı. “Nasıl oluyor, nasıl
edinmiş böylesi bir iş disiplinini?” derdim içimden. Sabahın köründe kalkar başlardı işe güce.
Çeşme’deki sitede ilk zamanlar bahçeler, duvarlar için kırılan taşların kırıntıları, çakılları,
dikenler ile doluydu. Evlerin pek sakil resimlere bezenmiş duvarları, Romanyalı işçilerce
Dünya’nın en kötü sergi salonlarına dönüştürülmüştü. Banyolar baştan ayağa pisliğe batmıştı.
Dışarıdaki yağlı tuğladan şöminenin her yanı kireç lekesine bulanmıştı.

Komünist rejim Bulgaristan’ında büyümüş, eğitimini orada tamamlamış o komşu, normalde
hiç rastlanamayacak bir disiplin içinde, bir iş sıralaması, planlaması yaparak gözünü
açtığından yatıp gözünü kapatana kadar gık demeden çalışıyordu. Evin içindeki merdivenlere
mermer döşenebilsin diye tüm gün basamakların uçlarını kırmıştı. Hiç mi kolları ağrımadı,
yorulmadı günlerce sabahtan akşama kadar dinlenmeksizin beton kırmaktan, şaşıp kalmamak
elde değildi.

Camları kireç, beton kalıntısı, vernik lekeleri içinde, bahçesi insan boyu dikenle kaplı olduğu
yetmezmiş gibi taş çakıl ile dolu evi, izni bitip dönene kadar epeyce bir hale yola koymuştu.
Bu alışılmadık çalışma anlayışı, düzenini merak edenler, komşumuzun Balkan Türklerinden
olduğunu öğrenince onun buraya göçerken beraberinde anlayışları ile birlikte geldiğini de
gördüler. Bir mühendis olarak gelmiş komşumuz, “orada herkes böyle çalışır” diyordu,
kendini aşırı çalışıyor bulanlara. Yine çok daha önce tanıştığım Bulgaristan göçmeni kız
kardeşler de her işlerini asla savsaklamadan yaparlardı her defasında.

Sofya, o yıllarda tam bir curcuna idi. Herkeste Amerikan dizilerindeki gibi görünmek çabası
alıp başını gitmişti. Güpegündüz, soluk güneşli serin havada çapı bir metreye varacak kadar
abartılı hasır şapkalar ile geziliyordu mesela. Bizde de, Dünya’da da yeni yeni yayılmakta
olan cep telefonlarına sahip olan çok az kişi, koca telefonlarını ille boyunlarına asıp, pek
değerli bir kolye ucu gibi sallaya sallaya dolanıyorlardı ortalıkta. Çoğu yapılar dümdüz,
mimarisiz, boyaları dökülmüş, yıpranmış haldeydi. Böyle yapıları Macaristan ve Gürcistan’da
da gördüm.

Gürcistan’da gördüğüm insan portreleri çok farklı idi. Tiflis’e gittiğimde eski rejimlerini
çoktan geride bırakmışlar, artık seçim yapar olmuşlar hatta birkaç devlet başkanı
eskitmişlerdi. Tiflis’te fabrikalar yoktu ortada. Eski Tiflis’teki mimarisi benzersiz, sanatsal
bezemeli tarihi yapılar pazarlayabilecekleri tek şeydi.

Tiflis’in daracık, küçücük, bizim pişilerimiz gibi hamur işleri satan dükkânları vardı. Belki
günü ancak kurtaracak kadar hasılatı olan bu dükkânların eşiklerinde, yoldan birkaç
basamakla çıkılan kapı önlerinde, üzerinde vizon, mink manto olan doksanlık yaşlı kadınlar

çömelmiş oturuyordu soğukta. Tek, dükkân sahibi bir ara ellerine bir hamur işi tutuştursun
diye. Kırklı yaşların ortasındaki satıcı kadın vaktinde Türkiye’de çalışmış ve on yılda
biriktirdikleri ile kendine de, kızına da ev alıp bir de bu işi kurmuş. Satıcı kadın, gayet güzel
Türkçesi ile yaşlı kadının halini anlattı bize.

Eskiden, komünizm döneminde, bu yaşlı kadın ve diğer akranlarının işi, geliri, Moskova’da
evi, güvenceleri varmış. Geçim sıkıntısı bilmezlermiş. Çocuklara devlet bedava eğim
sağlarmış. Sağlık hizmeti de bedava imiş. Ama rejim değiştikten sonra işsiz, gelirsiz
kalmışlar. Durumları kötülemiş. Sağlığı bozulsa hastaneye gidemiyormuş. Hallerinden hiç
memnun değillermiş. Şimdi kumaş manto alacak parası dahi olmadığından eski günlerden
kalma kürk mantosu ile geziyormuş mecburen. Tiflis’in Kürk Mantolu Madonnası hissini
uyandıran kadından duyduklarımız, duymayı beklediklerimiz değildi. Haçaburi satan satıcı
kadın öyle düşünmüyordu ama. Onun şartları, yaşlı kadının şartlarından çok farklıydı. Kendi
durumunun çok iyi olduğunu, seyahat edebildiği için yurt dışına çıkıp Türkiye’de dolar
karşılığı çalıştığını, kazandıkları ile burada en güzel evleri alıp üstüne bir de iş açabildiği için
hayatından çok memnun olduğunu söyledi durup durup.

Beni en şaşırtan ülke Slovenya olmuştu. Öyle ya, hem de Bosna neler çektikten sonra
gidiyorduk oraya. Savaşın ardından. Otel güvenli olur muydu bizler için? Bu sorularla
gerçekleşen bir yolculuğun ardından Ljubljana’ya inip, ardından kişi başı on sekiz Avroya
özel bir minibüs ile Bled’e giderken Slovenya’ya değil de bambaşka bir yere mi indik acaba
ikilemineydim. Öyle gelişmiş, öyle korunmuş, doğal, yemyeşil ve düzenli bir yerdi ki.
Bakakaldım.

Bled’de, oteldeki koltuk, sandalye has göndendi. Bled Gölü kenarındaki kim bilir kaç asırlık
Alp ladinlerinde rengârenk binlerce bülbül ötüşüyordu. Hediyelik eşya satan dükkânlar masal
evleri gibiydi. Tahtadan şirin evcikler, koliba yani kulübe görüntüsündeydi. Göl tertemizdi.
Denizlere kadar görmeye alışkın olduğumuz karpuz kabuğu gibi ele geçenin atılmadığı suyu
yemyeşildi. Göl kıyısındaki kuğular, ördekler hatta kurbağalar siz yanlarından geçerken oralı
bile olmuyorlardı. İnsanlardan asla zarar görmediklerinden olacak insanları tehdit olarak
görmeyi öğrenmemişlerdi. Bled’den ayrılacağımız gün, sabah saat daha dörde gelmeden,

kapkaranlıkta, otelin kapısında bizi Ljubljana’ya götürecek taksiyi beklerken her türlü
kötülükten, fenalıktan uzak, güven içinde tek başına gölün etrafında yürüyüş yapan kadınlara
gıpta ile takıldı gözlerimiz. Ne ara onlar tüm bunları gerçekleştirirken bizler başkalaşmıştık
kıyası da aklımıza takıldı.

Özellikle komünizm hakkında beklediğimizden çok başka şeyler duyduğumuz Tiflis’teki
ekmekçi dükkânı kapısında oturan ve pazarda o soğukta gece karanlığında bir kutu limon
satmaya çalışan yaşlı kadınların yakındıkları şeyler, özlemleri, söyledikleri nerede ise birebir
aynıydı. Oysa şimdi, eskiyi hem de nasıl özleyen çok pahalı kürk mantolu yaşlı kadının
Türkiye’de dolar ile kazanan torunu, asla kendisi gibi düşünmüyor olmalıydı. Yeni kuşak,
hasta bakarak döviz ile para kazanırken ellerindeki tek servetleri üstlerindeki çok değerli
kürkleri olan eski kuşak birdenbire sanki üst başsızmışçasına ortada kalakalmışlardı. İşsiz,
evsiz dahası aç halde. O nasıl bir rejimdi ki araya çekilen Utanç Duvarı denilen engelleri
motosikletle aşmak için kimler ölmüşken gittiğinde bıraktığı esinti de yaşlı kadının küskün
sesinde uğulduyordu? Demek ki yüzyıl belki biraz daha fazla bir zaman önce bu toplumları
çözümsüzlüğe iten öyle bir kargaşa, bozulma hatta çürüme yaşamışlardı ki kangrende yapılan
ne ise o mu yapılmış denmeliydi bilemedik; duyduklarımız, gördüklerimiz karşısında…

Bir halden apayrı bir hale geçen, değişen Bulgaristan, Macaristan, Slovenya ve Gürcistan’ı
görmek ders nitelikli oldu. Dün seyahat özgürlüğünden mülk edinme özgürlüğüne sahip
olmadıklarından yılgınların gözleri, bugün tek eğitim ve sağlık hizmetleri bedava olsun,
herkesin eskisi gibi işi, geliri olsun diye şimdi sahip oldukları ama kullanamadıkları seyahat
özgürlüğünü bile görmüyordu.

Dünü başka bugünü başka rejime sahip yerlerde kimi yaşlılar eskinin özlemi ile yaşarken orta
yaşlı ve daha gençlerin bugünden çok memnun olmasındaki tezat, görülmeden inanılacak gibi
değildi. Öyleyse sağlıksız, sağduyusuz dahası beyinsiz, beyinciksiz, matematiksiz, mantıksız,
bilimsiz, edebiyatsız, sanatsız, mimarisiz oldukça ne sağ kolun yapabileceği bir şey olabilir ne
de sol kolun. Yön adları ile ayrım gayrım yapıp kolları yormak değil de ancak yaşam
kalitesinden insan kalitesine, hayata bakışa nasıl daha iyi, çağdaş, uygar, saygılı ve halden

anlar oluruza kafa yorulsa sürekli öne, ileriye yol alınır gibi sanki. Sözün sağı solu olmaz;
eğer dosdoğru ise. Yine lafın sağına soluna bakılmamalı eğer apaçık yanlış ise!

Ki çoklukla hatta firesiz yüzde yüze yakınımız “söylemeyen; ama söylenen” olduğundan sus
pus olurken sanki çocuklukta “tıp” denilince susulan oyunu oynarcasına artık oyun bitip de
ağzını açınca bir şeyler söylese üşenmese de; ama yenisinden. Geçerli koşulları hesaba
katarak. Yediği içtiği kendine kalsa da başka zamanlar esip gürlediğince olamasa da en
azından nefes aldığını duysak! Hani dünya kadar sosyal medya hesabı olup da hiçbirinde tek
bir gönderisi yokken başkalarının gönderilerini iğneden ipliğe tarayanlar var diyelim ki…
Böyleleri bir yerde mahalledeki yangında saç tarayanlara benziyor olmaz mı? Bir olurlar ki
hem de! Ve hala tıp oynayanlar için sırası geldiğinde söylenmesi gerekeni açık yüreklilikle,
açık açık söyleyenler de “tevere” bulunur yani patavatsız. Açık ve doğruyu konuşmak
değildir patavatsızlık; nerede susulup, nerede ne laf edileceğini bilmektir ki ikisi arasında ki
mesafeyi ışık yılı ile anlatmak gerekir. Susunca “cici mi cici biri” olunmaktansa doğruyu
söyleyip, şeytanlığı oynamama yeğdir!

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...