Ahtapot Süzülüşündeki Hile
Köşe Yazısı

Ahtapot Süzülüşündeki Hile

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
21 Sep 2026 9 dk okuma 312

Hile, çok hilekâr bir kavram. Öyle ki bir bakmışsınız aradığınız çözüm o olmuş, bir bakmışsınız çürüme gibi bir çözümsüzlüğün temelinin harcı olmuş. Hile, ikili yönlü bu rolü ile en hilekâr olgu diyebiliriz.

Yazıya dökülmüş hilelerin en eskisi, aynı zamanda askeri stratejist de olan Çinli filozof Sun Zi -Tzu- tarafından kaleme alınmış “Savaş Sanatı -Art of War- " kitabında yazılarak kalıcı kılınmış. Yazılı olarak bırakıldığından kaynak niteliği taşıyan Sun Zi’nin yolunu yordamını gösterdiği bu hileyi biz, yazılı değil, sözlü olarak öğütlemişiz. Yazılı yani kayıtlı olan, belgedir. Bizimkiler Türk atasözü olarak anılmakta hala.

 

Bizim, zayıf yönlerimizi, kusurlu taraflarımızı düşmandan dost bildiğimize kadar saklamak, güçsüzlüğümüzü sezdirmemek için kuşaktan kuşağa sözlü olarak aktardığımız “kan tükürsen de kızılcık şerbeti içtim de” öğüdümüz, Çinli stratejist Sun Zi’nin kaleminden kâğıda şöyle dökülmüş; “güçlü iken zayıf görün; zayıf iken güçlü görün”.  

 

Bu strateji, bizdeki pek çok atasözünün yazılı hali. Yani bizdeki “al yanını açık etme”, “açığını belli etme” anlayışı. “Yumuşak karnını tek sen bil” önlemi.

 

En çok da askeri alanlarda   kullanılır diye bildiğimiz Dünya’nın her halinin en geçerli bu stratejisini tek biz insanların bildiğimizi sansak da bunu içgüdüleri ile bilenler bile var. Bizim kitaplardan öğrendiklerimiz doğuştan bilenler var. Üstelik ne kitapları ne düşünürleri ne stratejistleri yok!

 

Gözümüz önünde ya da göremeyeceğimiz su altı gibi ortamlarda hayatta kalabilmek için tek yol var çoklukla; hile. Ya da strateji. Ya da ne diyeceksek adına başka, o. Bu canlılardan biri de ahtapotlar imiş meğer. Ahtapotların av olmamak için avcıları baştan savmaları hilenin çözüm, kaçış hali imiş de bilmezmişiz. Zira biz hileyi  artık peynir ile filan anar olduk!

 

Yaşamları avcı ya da av olmak bıçak sırtı gerçeğinde süren diğer canlıların yani hayvanların tehlikeleri savuşturmak için kullandığı yöntemleri biz ortalığa tehlike savurtmak için kullanıyor olmayalım sakın? Öyle bir savurtmak ki har vurup, harman savurmak az kalır onun yanında.

 

“Hile”, şimdilerde   saflığı bozulmuş, içine olması gerekenden başka her bir şey katılmış gıdalar ile anılan bir kavrama dönüşse de öteden beri hayatta kalmayı sağlayan bir çıkış olduğu da olmuş. İlkokulda tarih derslerinde anlatılan bir savaşta, taraflardan ordusu çok daha zayıf olanın, geceleyin, koyunların başına mum iliştirerek tepeden indirip, sanki askerleri çok kalabalık imiş gibi gösterdikleri ve bunda da başarılı olduklarını okurduk. Bu hile, hayatta kalan için çözüm, karşı taraf için de çok büyük yanılgı idi elbette, tarihin bir gerçeği olarak. Böylesi hileye de hile değil, strateji deniliyor. Hani, Sun Zi’nin güçsüz iken güçlü, güçlü iken güçsüz görünmek kuralı doğrultusunda.

 

Ama her hileye böylesi bir amaç için başvurulmuyor, malum. Öyle ki bazı hileler hayatta kalmaktan çok hayatları zora sokan, tehlikeye atan nitelikte, kötülükte. Örnek mi? Hile katılmış tüm gıdalar. Peynirden zeytinyağına, bala, su enjekte edilmiş etten kimyasalın her türlüsü ile artık zehir olmuş sebzeden meyveye.

 

Hayatta kalmayı sağlamak için başvurulan hile ile peynirdeki, gıdalardaki hile aynı değil, eş değil tabii. Her şeyin bir ölçüye göre yaratıldığı ayan beyan bildirilmiş iken ölçüde tartıdaki yalan yanlış bilgi ile yapılabilecek saptırmalar bambaşka hileler haliyle. Ne bizim atasözlerimizdekine benzer bu hileler ne de Sun Zi’nin artık herkesçe bilinir olmuş kuralına.

 

Kendilerine has stratejileri ile mi demeli yoksa hileleri mi demeli kararsız bırakan bir tür hile ile hayatta kalmayı başaranlardan akla ilk gelenler bukalemunlar. Bizler, hayvanlar aleminin bir canlısı olan bukalemunun renk değiştirmesini “kamuflaj” olarak geçiştirirken insanların dünyasında, gemisini yüzdürmek için kılıktan kılığa giren, bugün filancagilleri överken yarın falancaların peşinde koşan, dün de kimlerin kimlerin kapısında beklemiş çıkarcıları bukalemuna benzetiriz. Bukalemun kamuflajı, canını korumak, hayatta kalmak içinken insanların bukalemunlaşması, çıkarını korumak içindir diye bellene gelinmiş hep.

 

İnsandan başka canlıların insana hiç benzemeyen özelliklerinden biri de ne istediklerini, neyi neden yaptıklarını bilmeleri. Her canlı önce hayatta kalmak isteyeceğinden karnını doyuracak ilk. Bu da av demek hayvanlar aleminde. Acıkınca avlanacak; ama yığıntı yapmayacak, kış için pelit, ceviz gibi besinler saklaması gereken ağaçkakanlar, sincaplar gibilerin dışında.

 

İnsan öyle değil! Yığdıkça yığan bir açgözlülükte olabiliyor. Temel gereksinimler olan her şeyi önce birden ikiye sonra daha dahasına çıkartmaya yönelebiliyor. Midenin açlığı, tek o midenin sahibine zarar verirken gözün açlığı, diğer insanlara, ormana, denize, etiğe kadar her şeye zarar verebilir. Ve göz açlığı yani açgözlülük mide açlığından daha beter, kötü ve doymazdır diye bilinir herkesçe. Doymaz hırslar, gözler yüzünden değil mi zaten bizlerin yediği ama kedilerin koklayıp, burun kıvırıp yemediği peynirlere, zeytinyağlarına, tereyağlarına, ekmeğe ve daha nelere hile karıştırılıyor olması?

 

Hileye, hile denmeyecek tek ortam doğa. Bukalemunun, bulunduğu ortamın renklerine bürünüp, av olacağı avcıların gözünde kaçmasından suyun altındakilere kadar. Diyelim ki ahtapotlar pek zeki canlılar, hatta evvelce bir ahtapot, akvaryumuna bırakılan takım amblemlerinden hangisini seçerse maçı o kazanıyordu. Dünya da maçların sonuçlarını daha maç yapılmadan ondan öğrenmekte idi. İşte o akıllı ahtapotların hayatta kalmak için denizaltının bukalemunu kesiliverdikleri olurmuş. Bir cins ahtapot, karşılaştığı tehlikeleri bu hile sayesinde savuştururmuş. Ahtapotlar, tehlikeyi başlarından savuşturup, kurtulmak için hileye başvururken biz insanlar hile karıştırılmış diyelim ki gıdalar ile insan sağlığına, hayatına tehlike savurtuyoruz o halde!

 

Epeyce oldu, izlediğim bir belgeseldeki ahtapot öyle bir yeteneğe sahipti ki o bir tür “hile” sayesinde alenen kendini avlayacakları başından savuşturuyordu. Kimi ahtapot türleri, diyelim ki av olacakları köpekbalıklarından kurtuluşu, şekillerini, renklerini, desenlerini değiştirip, taşıdıkları renkli halkaları, benekleri daha da parlatarak başarır imiş. Mercan kayalarında kendilerini avlamak isteyen balıkları da yine bir hile ile başlarından savuştururlarmış. Kollarını, zehirli deniz yılanı şekline sokarak düşmanlarını korkutup, kaçırtırlarmış. Yani güçsüz iken güçlü görünme yollarını bilir, uygularlarmış. Ama elbette Sun Zi’den haberleri yok.

 

Belgeselde, Scarlett adı verilmiş bir ahtapot, daha önce de karşılaştığı Alexandra adlı kadın dalgıcı tanıyıp, evime hoş geldin dercesine kollarından birini nazikçe ona uzatıp, Alex ile tokalaşıyor. Deniz altında, hangi insan dünyası belgeselini izleyerek öğrendi ise artık insanların tanıdıklar ile karşılaştıklarında tokalaştıklarını, ahtapot Scarlett bir insanı, insanların bildiği usul ile karşılayıp, selamlaştı.

 

Oysa kimi canlıların diyelim ki denizanalarının beyinleri olmadığı binilirken böylesi bir beyin kullanma, kendini tasarımdan tasarıma, biçimden biçime sokma savunması, bir düşünce işlemi gibi sanki. O zaman şöyle mi desek;

“Beyni olanlar kimileyin beyinsizmişçesine davranırken bir beyni olmayan canlılar, beyne sahipmiş gibi davranabiliyorlar.” O halde… Karadeniz dizilerinde, bir zamanlar sıkça işittiğimiz “zekâsız” nitelemesi insanlara söyleniyordu. Belli ki deniz kenarında yaşayanlar, deniz canlılarının çoğunun nasıl akıllı olduklarını görüp, öğrendiklerinden bu nitelemeyi kendi aralarında kullanmışlar.  Ki zekâsız bir hakaret de değil. Yani sövme, sayma, küfür değil.

 

Belki “zekâsız” nitelemesini fazlası ile hak ettiğimiz ortamlar var artık. İnsanlar olarak öğrenebilen ve eğitim gören varlıklar iken hala trafikte, apartman / blok gibi kurala bağlı ortak yaşam alanlarında öğretilenleri yapmayıp, rahatsızlık, tehlike oluşturanlara bakınca hele! İnsan sıfatlı bizlerde yani eşrefi mahlukatta eğitim ki niteliği değişebiliyor, gıdalardaki hile can alabiliyor. Zehirleyebiliyor. Sentetik, kimyasal şeyler ile yapılan bala kadar ne varsa onlar ile para kazanma yoluna başvurulabiliyor. Bu da insanların canına mal olabiliyor.

 

Tüm bu gerçeklere bakınca görülen apaçık gerçek şu; hayvan dediklerimiz hayatta kalmak için hile ya da strateji de diyebileceğimiz yola başvururken bizler hırslarımıza, açgözlülüğümüze hizmette hileyi araç edinebiliyoruz.

 

Yani bizdeki hile pek zararlı, ölümcül olabiliyor. Hem bedenen hem ahlaken. Ama diğer canlılardaki hile yalnızca hayatta kalma mücadelesinde onların savunma yolu. Başkalarına zarar vermek amacı gütmeden, kendisi zarar görmesin diye.

 

Şimdi… Hileli peynir, zeytinyağı satan ya da başka hileler yapan birine kızıp da ona “hayvan” demek ne kadar yerinde olur? Yoksa burada da hile yapıyor olmayalım? Kimi insanlar yerine hayvanı karalayarak? 

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Kehribar Kapanı

Hiç gözyaşından kurulmuş tuzak gördünüz mü?

08 Oct 2026 157

Felek Budalası ve Baterist

Hayat, kendisini doğru çalacak virtüözler ister. Bir coşkulu, bir hüzünlü, bir esip gürlemeli, bir dingin melodiyi en iyi çalacaklar bateristlerdir. Zira hayat, bateri çalmaya benzer.

06 Sep 2026 172

Hollanda’daki O Mola

Bir, haşere olmasına haşere ama haşerat sınıfından olmamayı kendisine yön bellemiş uğurböceğine bir de görünürde insan olmasına insan ama haşerelere öykünen insanlara bakınca…

12 Aug 2026 250

Güvelenmiş Bir Kavram; Güven

İçinde “güve” canlısını barındıran bir kavram güven sözcüğü. Güveler, kışlık erzaklardan, sandıkta bekleyen elişlerine, yıllardır giyilmekte ve yıllarca da giyilecek olan kazaktan mantoya, paltoya dadanıp, kemirerek delik deşik eden zararlı böceklerden öte bir şey değildir, malum. En son güven kavramına dadandılar ki ne dadanış!

06 Aug 2026 147

Taş Uzaktan Gelmezmiş

Öylesi baharda ekim, güzde hasat meseleleri bilirim ki ilk Annemden duymuştum. İster kardeş, ister emmi, emmioğlu, yeğen tarlası olsun sınır komşu tarla, yakın akrabalığın, sınırın tanınmadığı dönemler olurmuş. Dededen kalma birbirine bitişik halde uzanan tarlalardan hangisinin sahibi baharda elini tez tutarsa yandaki tarlanın en az bir iki karış içine kadar sürermiş toprağı sonra da fazladan sürdüğü yerler sanki kendininmiş gibi tohum serpermiş bir de.

24 Jul 2026 134

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...