Tanrı Misafiri Olasım Var
Köşe Yazısı

Tanrı Misafiri Olasım Var

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
26 Oct 2026 8 dk okuma 241

Toprağa albastı yahut karabasan gibi çökmüş betonları değil, kırmızı, beyaz, eflatun çiçekler açmış, şebboy dolu kırları görebilsek şöyle. Saklambaç oynayasımız gelse. “Önüm arkam, sağım solum sobeeee” dedikten sonra sobeleyecek değil tower, blok bir apartman bile bulamasak. Bu oyun, çayır çimen yeşilini ezim ezim ezen beton yeşilini bulmamak için oynansa zaten! Hafiften esen yel, kır çiçeği kargosu olsa!

Asfalt üstüne bir de metal yığını dökülmüş gibisinden bilmem kaç şeritli yollarda bir metre olsun akmayan trafik ile boğuşur, gün, hızla ertesi gün olmaya ilerlerken kentler zamanı öğüten dev değirmenler olup çıktı. Tek zaman mı o değirmenin öğüttüğü? Patikalara kadar da silip süpürülenler listesinde.

 

Patikalar, tek kuruş kredi ödemek nedir bilmeden, ederini karşılaması için belki beş, on, yirmi kez emekli olması gereken, daha yirmisinde var yok veletlerin -velet, evlat sözcüğünün tekilidir- drift atarken bıraktığı lastik izlerinden arıdır. Hah, işte, o anlayışın lastikler ile atılmış imzasından uzak; ama az önce oradan geçen kekliğin, tavşanın, sincabın izinin hala taptaze olduğu patikalar bulsak!  Alıç ağaçları olsa sağda solda. İlkokulumuzun çıkış kapısında, ipe dizili sepet dolusu alıç satan o teyze gibi ipe dizsek topladıklarımızı. Kolye diye boynumuza taktığımız alıçları teker teker yiyip, bitirsek!

 

Yeleken bir yerde hayli eski yel değirmeni, gürül gürül akan bir çayın kenarında da yüz yılı geçkin su değirmeni çıksa karşımıza. Orada un tozuna bulanırken kumtaşından mıdır yoksa kireçtaşından mıdır aklımızı karıştıran değirmen taşları, bir başka ezme gerçeğini anlatsa! Ruhları, değerleri değil, yalnızca un olmak için tanelerin ezilişini. 

 

En vahşi değirmenlere dönüşmüş kentlerdeki eziliş öyküleri, köy değirmenlerindekinden pek farklıdır oysa. Birinde ruhlar ezilir, zaman öğütülür; diğerinde taneden ekmek olmaya dönüşümün öyküsü iki taş arasında yazılır.

 

Kent yaşamı anca sıkıştırılmış masa üstü dosyası olabilirken doğanın Karun Hazinesi il sınırı tabelasından sonra başlar. O hazinenin en değerli parçası temiz hava, dinginliktir. Şehirlerde, o da anca parklarda, blok bahçelerinde görülen taflan, lüküstürüm, hanım tuzluğu gibi süs bitkileri dışında binlerce türde otundan çalısına, dikeninden mantarına, ağacından dağ çileğine çeşitliliğidir. Sıcakta çatlayan çam kozalaklarının çıtırtısı, kent uğultusunda duyulmaz.

 

Diyeceğim, bunaldık… Doğup büyüdüğümüz kentlerin nasıl da yediveren kesilip, Nasreddin Hoca’nın kazan doğurdu öyküsüne öykünmesinden yorulduk. Geceden sabaha biti bitiveren yeni yeni mahalleler arasında sıkışıp kaldı hayatlar.  Bu yayılış, sürülerimizin yaylım yerlerini bir lokmada yutan cinsten olunca bunalan tek biz değildik elbet. Hayvancılık ile uğraşanlarımıza, biraz da hayvancılık bitmeye yüz tutunca süt içemez olmuş bebeklere, kemik erimesinden çeken yaşlılarımıza kadar bunaldık.

 

Yıldık… Apartmanlar, caddeler, kentler dolusu insan arasında insanlık dışı sayılacak ne varsa kendine huy edinmişlerden fazlası ile yıldık. Yazılarınızdan fikirler, başlık aşıranlardan bıktık, hem de ne bıkış!

 

Yasa çiğnemekte sınır tanımayanlar çiğnemiyor kuralları tek. Kent hayatında olup da dağ başında yaşayanlarcasına davrananlardan, gürültücü üst kat komşulardan, trafikte saldırganlaşanlardan yıldık. Kadınlara, çocuklara, kaldırım ağacına kadar ağaçlara, sokak canlılarına yapılanlardan, hırslardan tiksindik! Hani filmlerde çok hızlı yayıldığından Dünya’yı tehdit eden yok edici virüsler anlatılır ya, öylesi bir hızla artan üstelik de insan kılıklı virüslerin çoğalmasından illallah ettik!  

 

Alıp başımızı gidesimiz var artık! Hani o loş, havasız, Türk kahvesi dururken özentilikten elden düşürülmeyen latte, espresso, cappuccino, mocha, macchiato, americano, filtre kahve, neskafe şekerinin şeker değil, masaların yanı başındaki kaldırımdan gelip gidenlerin ayak tozu, yoldan geçen araçların egzozu, kulelerden atılan duman, is olduğu yerlerden ırayasımız var. Kahveleri, gerçek kahve olmayanların sohbeti ne kadar gerçek olabilir ki? Hoş, onlar kahve içerken birbiri ile değil, telefonları ile sohbette gerçi!

 

Öyle bir yere düşsün ki yolumuz… Henüz sosyal medyada tek resmi çıkmadığından insan ayağı ile çiğnenmemiş, eli ile yağmalanmamış bir köşe olsun. Ulu sedirler, ıhlamur, hünnap ağaçları ile gölgelenen çatısı kırmızı kiremitli, bir en çok iki katlı, kaç kuşaktır içinde yaşanan evleri olsun. Bahçe kapısından girilen evin kapısını tek bir aile açsın. Evin tek bir numarası olsun! Bilmem kaç numaralı bloğun bilmem kaç numaralı dairesi gibisinden değil! Tek numaralı olsun! Yani tam müstakil ev olsun. Öyle güvenli olsun ki penceresinde demir olursa o da kışın kasabaya inen ayılar camları kırmasın diye olsun.

 

Buralarda misafirlik bile misafirlik olmaktan çıkmışken şairin dediğince Tanrı misafiri olasım var şimdi. Uzaklaştırıldığımız öz benliğimizden gerçekteki kendimize gidesimiz var. Doğrusu hala bu tür ağırlamalar kaldı ise bir yerlerde, oralara Tanrı misafiri olasım var. Hani evlerinin köşe temel taşına çıkıntıdan bir işaret yapan o eski köylülerin, kasabalıların hala kaldığı bir yere. Taştan o işaret, konaklayacak yeri olmayan yabancılar için fazla oda olduğunu anlatırmış.

 

Bir kapı çalsak. Tertemiz yüzlü, saf bakışlı, içe huzur salan gülümsemeli biri açsa kapıyı. “Kimsiniz” diye sormayacak kadar güvenip, davet etse; tereyağında yakılmış nane kokan içeriye. Mevsimlerden kış ise harıl harıl yanan koca bir kuzine olsa orta yerde. Üzerinde cızırtı ile kaynayan koskoca bir demlik. Bir güğüm ya da. İç Anadolu’da yağlı kaburga ile kapuska pişer kışları. Hakkıyla yapılan kapuska, yoğurtlu çorba hazır beklese kuzinede. Kapaklı bölümden çöreğin kokusu ile gömme patateslerin incecik tüten kokuları taşsa. Kendine ait minderinde bir kedi uyuyor olsa kuzinenin yanı başında.

 

Ne şairin istediğince tertemiz çarşaflı döşekler serilsin istiyoruz ne de sofraya bizim için ek bir tabak konulsun bu ağırlamada. Oranın havası ile doymak istiyoruz. Dedikodu, fitne fücur, çekiştirmece, atıp tutmayı geçememiş abuk sabuk konuşmaları değil, “bıldır pateğiis bereketliydi. Düneen, baharın ekilecek tomatis tohumlarını hazır ettik” ile başlayıp giderek bilgeleşen kadim sohbet tadında sohbet ile, insanlık ile çayın buğusunda, dumanında yıkanıp arınan anlatımlara doymak istiyoruz tek. Kaç yıl var işitmediğimiz. Ama hatırı kırk yıl sürecek, sohbetin de mayası, harcı, tadı tuzu olan şekerli bir kahve olsun isterdik. Ev sahibi höpürdeterek içse kahvesini bir de, Mehmet Dedem gibi.

 

Dağ eteğinde bir köye Tanrı misafiri olasım var; Tanrı misafiri edebilecek ruhlar kaldı ise tabii hala. Ruhun misafirliği benim bahsettiğim; yiyip içip, hazır ağırlanmak değil. Orayı bulmak için Google Earth’de gezsek, haritaya göz atsak da ne görsek iyi?  Yakınlarımızda tek bir köy kalmamış. Şimdi hepsi artık birer mahalle. En uzak köyler kentlere akıp, boşalmış. Şimdi çoğu hayalet köy!

 

Kasabalar da geri kalmıyor insansız köylerden. Çoğu il olmak derdinde. Önünde atların bağlı olduğu değil, dört çeker araçların park ettiği evleri taştan değil de betondan olsun hevesine kapılmış kasabaların hemen çoğu.  Ya da turistik olacağız diye özgün mimariye sırt dönüp, sivri çatılı dağ evi mimarisindeki evler kondurulmuş bozkır üzerine. Pencereler bizim buraların mı yoksa Viyana’da, Hollanda’daki bir evin penceresi mi şaşkınlığındayız. Hem de Kapadokya’nın göbeğinde.  Olacağı buydu, nereye bir kök diksen yeşerir topraklarda yetmezmiş gibi bir de tavandan zincir ucunda çiçek saksısı sallandırınca! Oysa öncekiler de onların anne babaları da tavana çiçek saksısı değil, olsa olsa nazardan korusun diye üzerlik otu demeti asar, iliştirirdi, o da duvara! Bizden her yerde, gözlerin, bize yabancılaşmış şeyler görmesinden fena usandık!

 

Öz yitince… Tanrı misafiri olmayı geçtim, Tanrı misafiri nedir, nasıl ağırlanır anımsayan çıkar mı acaba? Çıksa bile kahve var mıdır ki hem evlerinde? Malum, geçim derdinde kahve lüks! Kahve kaç para? Şimdi her şeyin tek ölçüsü para, para, para… Kırk yıl hatırı olan kahveli sohbetlerin ölçütüne kadar para artık! İşte, köyden kasabaya, insanlıktan çocukluk yaşamaya, patika yoldan kıra şimdilerin yok edici o virüsü olsa olsa para olmalı! Öyle bir virüs ki ruhu da, çevreyi de pare pare eder. Paralar!

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...