PATRONLARA GÖRE, PASTA KÜÇÜK, PAZAR SINIRLI
*- OKUYAN DA YOK! Peki, tamam, sen bilirsin! Bu sözcükler, bazılarımız için ‘sihirli!’ diyebiliriz. Nedeni basit! Kavga ve tartışma olmaz da ondan… Fakat kaçımız ‘Sen bilirsin!’ diyebiliyoruz? Hepimiz hep haklıyız! Yanılıyor muyum?
Evde, trafikte, hastanede, otobüste, markette…
Hastane deyince anlatayım;
Kaç gündür işim gücüm hastaneler…
Kaç zamandır yazıyorum tabii ki, okuyan da yok, uygulayan da…
Ne zaman vatandaşa kulak verilmiş ve öneriler dikkate alınmış ki?
Benim tercihim genelde İzmir Dokuzeylül Tıp Fakültesi Hastanesi biliyorsunuz.
Hekimlere sağlık problemlerim için önceden alınmış randevularım vardı.
Yeni zamanda randevu almak imkânsız gibi…
Peki vatandaş ne yapıyor?
Sistemi bozuyor, haklı olarak!
Hangi uzmana görünmek istiyorsa, kapısını çalıyor, ‘Hocam bir türlü randevu alamadım, telefon düşmüyor!’ falan ne diyorsa diyor…
Bazısı bir kağıt pusula yazıp, görevliye ‘kaydet’ diye gönderiyor.
‘Bazısı’ diyorum…
Organ nakli olan ve kısa süre önce bir servisten taburcu olan yaşlının yanına oturdum.
‘Bana sıra gelmedi!’ diye' sinirli…
‘Önüne gelen doktorun odasına bir şey soracağım (!) diye dalıyor…’ diye bana dert yanıyor.
Sabah 07’de gelmiş…
Aynı şekilde, onun diğer yanında oturan eli bastonlu olan da bundan şikâyetçi…
Gördüklerim karşısında ben de…
Halbuki hastane yönetimi bunu bir genelge ile düzeltebilir.
Öneriyorum;
‘Bu kadarı olmaz!’ diyorum…
İtiraz edip, ‘Yeter be kardeşim, sıranı bekle!’ diye ses yükseltirseniz, içeriden. Doktordan şu uyarı geliyor:
‘Burası hastane, susun!’
Doğru ama, sevgili doktorum sen de sıra dışı, hasta çıkınca, hatta sırası gelen hastadan önce senin yanına gelene, ‘Başka hastanın hakkını ve zamanını çalma!’ desen daha iyi olmaz mı?
Ya da talimat versene kapı görevlisine, ‘Kesinlikle adı okunmayan dışında kimseyi içeri bırakmayın’ desen tartışmalar önlenmez mi?
Diyorum:
Tamam, bir iki ahbap işi, ya da çalışanın imkânını kullanması kabul ama bu kadar…
Hastanede çalışanların sayısını ve bunların yakınlarını düşünün bakalım size sıra gelir mi?
*- MANGAL PARTİSİNDEN
Bu arada aklıma, bir profesör tanıdığımım anlatımı geldi:
Abartısız, günler öncesinden ‘muayene günü’ için sabahın erken saatinde gelenler sekreterliğe kayıtlarını yaptırıp, salonu doldurmuşlar.
Birçok hasta da duvarlara dayanmış panoda adının çıkmasını bekliyor.
Çoğunluk belli yaşın üstünde…
Belli saatin sonunda sabırsızlık başlıyor…
İçlerinden biri tanıdığım hocaya (Profesör) kızıyor, ‘Kaç saattir bekliyorum!’ diye çatıyor…
Bana söylediği şu:
‘Kesinlikle hak yememeye çalışıyorum, sıra dışı kimseyi böyle günlerde almadığım gibi, kayıtları görüyor ve buna göre çağırıp muayene ediyorum…’
Ne güzel değil mi?
Şimdi, saat 11.00’sıralarında ‘Sabahtan beri bekliyorum!’ diyen hastaya verdiği yanıtı paylaşayım:
‘Haklısın, ben de mangal partisinden geldiğim için sizi beklettim, kusura bakmayın…’
Güler misin, ağlar mısın?
Kesinlikle ben de, o ‘Sabırsız hasta’ da ışıklı panodan biliyor…
Yoğunluk nedeniyle, teşhis ve tedaviye bu değerli hocam saat 08’den itibaren hastaları kabule başlıyor.
Kayıt ortada…
Şu sözü de aramızda kalsın:
‘Senden sonra, sırası gelmesi için akşama kadar bekleyen diğer hastaları görmüyor musun?
Senin acelen neden?
Sen burada muayene sıranı beklemiyor olacaktın, nerede olacaktın?
Evinde değil mi?
Ama ben sana söyleyeyim, sen seni kahvede bekleyenleri bekletmek istemiyorsun!’
Az önce anlattığım olayı anımsatayım;
Organ nakli olan yaşlımıza, ‘Sinirlenme, bak burada sıcakta bekliyorsun… Bir gün de evde yemeği bekleyeceğine doktoru bekle!’ demiştim…
*- İŞTE LİYAKAT
Ve bunu da paylaşmadan edemeyeceğim:
Salon – balkon ayakta sinema salonu gibi hasta bekleme odasındayım İzmir Dokuzeylül Üniversitesi polikliniğindeyim…
David isminde biri geldi…
Kayıt memuruna, sekretaryaya sıkıntısını ‘İngilizce’ olarak anlatmaya başladı.
Özel hastanelerde, böyle durumlarda ‘tercüman’ çağrılıyor, biliyorum.
O da ne?
Yemin ederim, herkese kibar davranan, önce dinleyip sonra çözüm üretmeye çalışan, zaman zaman ‘Benim yetkim yok!’ diyen görevli, ‘Şakır şakır!’ denilecek şekilde Davit ile konuşup sorununu ve sorularını yanıtlamasın mı?
İlk defa rastlıyorum…
Erkek görevli telefonu açtı, sanıyorum doktoru aradı, durumu anlattı.
Yani Davit’in işini çözdü…
Oturup, sırasını beklemesini söyledi…
Belirttim ya ‘Sabırsızız!’ diye…
Şunu da paylaşayım;
Biri yabancı dil bilen bu görevli ile sözde sohbet ederken, ‘Bazı hocalar (Profesörler) emekli olsun…’ gibi haddini aşan bir söz etti.
Şu önemli yanıta bakın;
‘Hocaların, hekimlerin size ihtiyacı yok, sizin- hastaların onlara ihtiyacı var!’
Hatırlayan olacaktır;
Sokak röportajında muhabir soruyor:
‘Sağlıkta çağ atladık değil mi?’
Yanıt kitaplara girecek gibi;
‘Tabii artık doktorları dövebiliyoruz!..’
Mutlaka anımsayan olmuştur, içimizden bazıları…
Aman sakın ha, böylelerinden olmayalım…
Böyle konuşanları da ‘şaka yapıyor!’ diye kabul edelim…
*- PASTA SINIRLI
Bertay Fişekçi soruyor;
“İki lider aynı sektörde, aynı konuda çalışıyor.
Birbirlerini rakip mi görecekler, yoksa müttefik mi?”
Çoğu yönetici için cevap içgüdüsel ve nettir:
Rakip!
Çünkü iş dünyası bize yıllarca şunu öğretti:
“Pasta sınırlı, pazar sınırlı.
Eğer diğer taraf daha büyük bir dilim alırsa, bana daha az kalır.”
Bu “kıtlık zihniyeti”, ofis koridorlarını bir savaş alanına, meslektaşları ise potansiyel tehditlere dönüştürdü.
Ancak Ruchika Tulshyan’ın “Uncompete” (Rekabetten Çıkma) konsepti ve Simon Sinek’in vizyonu, bize tam tersini söylüyor:
En güçlü liderler, rekabet ederek değil, kolektif güç inşa ederek zirveye çıkarlar.
Birbirini rakip gören iki lider birbirini sıfırlayabilir; ama birbirini müttefik görenler, 1+1=3 denklemini yaratır.
*- İŞ KÜLTÜRÜMÜZDE
Kurumsal dünyada ve girişim ekosisteminde en yaygın virüs, başarının sınırlı bir kaynak olduğu inancıdır.
“Sıfır toplamlı oyun” teorisine göre, bir tarafın kazanması için diğerinin mutlaka kaybetmesi gerekir.
Bu yaklaşım, özellikle bizim iş kültürümüzde derinlere kök salmıştır:
“O terfi ederse, benim önüm kapanır.”
“Bu projeyi o alırsa, ben gölgede kalırım.”
“Bildiklerimi paylaşırsam, beni geçer.”
Bu düşünce yapısı, organizasyonun içinde görünmez duvarlar örer. Herkes kendi küçük kalesini korumaya çalışırken, şirket aslında dışarıdaki diğer oyunculara karşı savunmasız kalabilir.
Patronlar bunları duysunlar…
*- BU DURUMUN YARATTIĞI TEHLİKELER
Sıfır toplamlı düşünce, sadece bireysel stresi artırmakla kalmaz, organizasyonel çöküşe zemin hazırlar:
1. Bilgi Siloları ve İnovasyon Kısırlığı
Herkes bilgisini “güç” olarak görüp sakladığında, organizasyonun kolektif zekası felç olur.
Bir departmanda çözülmüş bir sorun, yan departmanda aylarca kriz yaratmaya devam eder.
Çünkü kimse “nasıl çözdüğünü” paylaşmak istemez. Tekerlek, her gün yeniden icat edilir.
2. “Sonsuz Oyunu” Kaybetmek
Simon Sinek’in dediği gibi, iş dünyasında “kazanmak” diye bir şey yoktur. Çünkü iş dünyası, kuralları ve bitiş çizgisi belli olan bir futbol maçı (sonlu oyun) değildir.
Rakiplerinize odaklanıp onları yenmeye çalışmak, kaynaklarınızı tüketir. Oysa asıl amaç, oyunda kalmaya devam etmektir.
Yanındaki arkadaşını geçmeye çalışan, şirketin geleceğini göremez.
3. Kültürel Kırılganlık ve Güvensizlik
Çalışanların birbirini rakip gördüğü yerde güven yeşermez.
Güvenin olmadığı yerde ise hız düşer, maliyet artar.
Kriz anlarında omuz omuza vermesi gereken ekipler, birbirinin açığını kollamaya başladığında, gemi su almaya başlar.
Peki çözüm nedir?
*- “REKABETTEN ÇIKMA”
Sürdürülebilir başarı, başkalarını yenmekten değil, onlarla birlikte büyümekten gelir. İşte bu zihniyet değişikliğini başlatacak üç strateji:
1. “Sonsuz Oyun” Zihniyetini Benimseyin
Simon Sinek, “The Infinite Game” kitabında harika bir ayrım yapar:
Sonlu oyunlarda amaç kazanmaktır, sonsuz oyunlarda amaç oyunda kalmaktır.
Meslektaşınızı veya rakip firmanın yöneticisini “yenilmesi gereken düşman” olarak görmeyi bırakın. Onlar, “Değerli Rakiplerdir” (Worthy Rivals).
Simon Sinek’e göre, “Değerli Rakipler” sizi daha iyi olmaya zorlayan, sizin eksiklerinizi gösteren ve gelişiminizi hızlandıran kişilerdir.
Onları yok etmek veya geçmek değil, onlardan öğrenmek amaçtır.
Bir değerli rakip, size “Ben neden bu kadar iyi değilim?” değil, “Ben nasıl daha iyi olabilirim?” sorusunu sordurur.
Bu fark, her şeyi değiştirir.
Birisi sizden daha iyi bir iş çıkardığında, “Onu nasıl geçerim?” diye değil, “Onun bu başarısı bana kendi eksiklerim hakkında ne öğretiyor?” diye sorun.
Enerjinizi kıskançlığa değil, gelişime harcayın.
2. Kolektif Güç İnşa Edin (Collective Power)
Ruchika Tulshyan’ın “Rekabetten Çıkma” felsefesi şuna dayanır:
Birlikte daha güçlüyüz.
Özellikle liderlik pozisyonlarında yalnızlaşmak yerine, benzer zorlukları yaşayan kişilerle ittifak kurabilirsiniz.
Rakibiniz sektördeki diğer liderler değil; statüko, verimsizlik ve değişime dirençtir.
Bir toplantıda birisi harika bir sunum mu yaptı?
İçinizden “beni gölgede bıraktı” demek yerine, toplantıdan sonra yanına gidin ve samimiyetle şunu sorun:
“Harikaydı. Bunu nasıl kurguladın?
Bana da öğretir misin?”
Bu soru, rekabeti anında mentorluğa ve dostluğa dönüştürür
İş dünyası size “Diğeri kaybederse sen kazanırsın” yalanını söylemeye devam edecek.
Ama en vizyoner liderler, bu tuzağa düşmeyenlerdir.
Şimdi kendinize sorun:
Yan masadaki çalışma arkadaşınızı rakip mi görüyorsunuz, yoksa müttefik mi?
*- AYIP ‘KAYIP’ OLDU
Ünal Tümin dostlarıyla şu yazısını paylaşmış…
“İzmir Enternasyonal Fuarı'nın en renkli, en hareketli ve de ses getiren günleri 20 Ağustos- 20 Eylül tarihlerinde yaşanırdı.
Ülkemizin ünlü ses ve tiyatro sanatçıları bu tarihlerde İzmir'in ilk ve en büyük oteli olan Büyük Efes'te kamp kurarlardı.
Tabii ki biz gazeteciler, dolayısı ile magazin gazetecileri de o tarihlerde bir bakıma ünlülerle birlikte bu otelimizde kamp girer ve onları amansız takibe alırdık.
Dolayısı ile siz okurlarımıza buradan renkli görüntüler, üstü açılmamış nice hikayeleri sunardık.
Fuar Basmane kapısının girişindeki Manolya açık hava sahnesinin ünlü müdavimi Zeki Müren'le de Büyük Efes'te sıkça buluşurduk.
İşte bu buluşmalardan birinde Zeki Müren, ünlü bir menajerle "Ayıp" üzerine girdiği ateşli bir sohbet sırasında masanın üzerine koca bir AYIP yazdırmış, arkasından da yardımcılarının birini yanına çağırarak birkaç deste banknot istemiş, bunları AYIP kelimesinin üzerine sermişti.
Sonra da ünlü menajere dönerek "Hadi oku bakalım, ne yazıyor?" demişti.
Orada bir süre sessizlik hâkim oldu.
Sadece gözler bu ikiliye dikilmiş, çıkacak sözleri merak edilmişti. Zeki Müren, o AYIP yazısını için "oku bakalım ne yazıyor?" diye ısrarla sormuştu.
Menajerden ses çıkmayınca da "Ya dostum, Ayıp, KAYIP oldu değil mi? Bak, para neleri örtüyormuş" diye değişik bir sohbet üzerinden kim bilir nerelere mesaj göndermişti, değil mi?
Ertesi günkü gazetelerimizde bu ilginç konu yer almış günlerce konuşulmuştu...
Bu vesileyle ünlü sanatçımızı rahmetle anıyor ve de çok arıyoruz...”
*- ULAŞIMDA TEK BİLET
İzmir Büyükşehir Belediye Başkanı Dr. Cemil Tugay döneminde, daha önca kaldırılan 90 dakika ücretsiz aktarma sistemi yeniden hayata geçirildi. Toplu ulaşımda ilk binişten itibaren 90 dakika süresince ücretsiz aktarma imkanı sunan sistem, artan yaşam maliyetleri karşısında zorlanan yurttaşlar için önemli bir destek oldu.
Uygulamadan 87 milyona yakın yolcu yararlandı.
İzmirlilerin bütçesinde 2 milyar liraya yakın tasarruf sağlandı.
Türkiye’nin büyükşehirleri arasında toplu ulaşım ücretleri karşılaştırıldığında, farklı şehirlerde uygulanan aktarma ve tarife sistemleri arasında ciddi maliyet farkları ortaya çıkıyor.
İzmir’de ise uygulanan tarife yapısı sayesinde, artan ekonomik maliyetlere rağmen bir yetişkin yolcu 90 dakika aktarma sistemiyle yolculuğunu 30 TL ile tamamlayabiliyor.
Farklı büyükşehirlerde uygulanan mevcut tarifelere göre, yetişkin bir yolcunun yolculuk maliyeti bazı kentlerde 5 aktarma ile 88 TL, 2 aktarma ile 51 TL, bazı kentlerde ise 3 aktarma ile 91 TL seviyelerine kadar çıkıyor.
İzmir’de ise aktarma sayısından bağımsız olarak, 90 dakika içinde yapılan yolculuklar tek ücret üzerinden gerçekleştiriliyor.
*- RAKAM DÜŞÜYOR
İzmir Valisi Dr. Süleyman Elban, İzmir’de gerçekleşen güvenlik ve asayiş konularına ilişkin basın toplantısı gerçekleştirdi.
Vali Süleyman Elban, kentte yaşayan Suriyeli sayısını açıklayarak, kişi sayısının 100 binin altına düştüğünü açıkladı.
Toplantıya, İl Emniyet Genel Müdürü Celal Sel, İzmir İl Jandarma Komutanı Tümgeneral Metin Düz, Sahil Güvenlik Ege Deniz Bölge Komutanı Tuğamiral Tayfun Paşaoğlu katıldı.
Vali Süleyman Elban, kentte yaşayan Suriyeli sayısını açıklayarak, kişi sayısının 100 binin altına düştüğünü açıkladı.
Vali Elban şu ifadeleri kullandı:
“Bugün itibariyle ilimizde Suriyeli sayısı yüz binin altına düştü.
Son sayı 98 bin 897’dir.
Düzenli bir şekilde Suriyeli göçmenler ülkelerine belli bir düzenle gitmeye devam ediyorlar”
*- SON MODA KOMUTAN
‘Dışarı’dan ‘basit’ notları da sevgili kardeşim Doğan Karabulut’tan dinleyelim, öyle TV ekranlarında kendi kendilerine “titr” takınmış “stratejist”(!)ler gibi değil; herkesin kolayca anlayabileceği “basit” notlarla...
Önce Trump diyelim; emperyalizmin “son moda” “komutan”(!)ı ile başlayalım...
Trump’ın Grönland’a saldırması (ve işgal etmesi!) çok güzel olur(!)...
Solcu gençler çoook uzun yıllar önce Türkiye’de “Kahrolsun Amerikan emperyalizmi”, “NATO’ya hayır!”,”NATO Türkiye’den defol!”, dünyanın dört bir yanında da “No to NATO”, “No NATO, nowars!”,”Yestopeace; noto NATO” diye haykırırlarken kendilerine çok az inanan olmuştu ama şimdi NATO’nun “patron”u ABD, bir diğer NATO üyesi Danimarka’nın topraklarına saldırınca “gerçek” denen şeyi en salak olanlar bile kolaylıkla anlayabilir.
“Salak” sözünden alınanlar var mıdır bilmem ki; sosyalist ülkelerin ortak savunma gücü Varşova Paktı, NATO’dan yıllar sonra kurulmasına (ve çoktan ortadan kalkmasına) rağmen “NATO’nun komünizm tehlikesine karşı kurulduğu algısı”na bu kadar çok inanan olduktan sonra, başka ne denebilir ki?
“Kolu kanadı kırıldı” zannedilen İran dimdik ayakta.
Binlerce yıllık geçmişinin İslam ile buluşması ile bambaşka bir çehre kazanan İran kolay lokma değil.
İşte gördük, sokaklarda yönetimi destekleyen insanların devasa kalabalığını...
Amerikan emperyalizmi İran’a müdahaleye cesaret edemez.
Hani (Allah göstermesin!) bir depremin şiddetini tarif ederken “Hiroşima ve Nagazaki’ye atılan atom bombalarının “şu kadar katı büyüklüğünde!” falan diyorlar ya işte ABD’nin İran’a saldırması da kendisine “yüzlerce Vietnam” şiddetinde zarar verir çünkü!
“Basit notlar” dedim, “herkesin anlayabileceği şekilde” dedim; o zaman, bu kadarla kalsın…
*-
Yorumlar yükleniyor...