PARA AŞKI ÖNCE GELİYOR
*- MERHABA Hayat bir sevdadır; Onu yaşa! Hayat bir hediyedir; Onu al! Hayar bir bilmecedir; Onu çöz! Hayat bir fırsattır; Onu yakala! Hayat bir şarkıdır; Ona eşlik et! Hayat bir iyiliktir; Ona karşılık ver! Kendine bir iyilik yap; Herkese gülümse… Ben de Şekspir’in ‘okunuşunu yazdım) bu güzel dizelerini anımsatan M. Behzat Cambazoğlu müdürümüze teşekkürlerimle ‘Merhaba!’ diyorum…
*- BEŞİKTAŞLI NİHAT!
Beşiktaşlı milli futbolcu Nihat ile yıllardır, her akşam 19 ile 20
arasında telefonla görüşüyorum.
‘Merhaba, hayırlı geceler’ dedikten sonra günlük olayları biri iki
dakika görüşür, ‘eyvallah’ diyerek telefonu kapatırız.
Tabii ki genelde bu bir iki dakikaya bir gün önceki bir futbol maçının
kritiğini sıkıştırırız.
‘Beşiktaşlı Nihat!’ deyince herkes ‘Nihat Kahveci’yi anımsıyor…
Neden?
Hem daha yeni nesil, hem de televizyonlarda yeri var.
Acaba benim sözünü ettiğim ‘Nihat Yayöz’ü bilen o şaşalı spor
kritikçileri ve sonradan futbolcu olanların haberi bilgisi var mı?
Sanmıyorum;
‘Körlerle sağırlar birbirini ağırlar!’ derler ya, onlar da
televizyonlar da spor programlarında, pardon futbol programlarında
‘facit daire’ içinde dönüp duruyorlar.
Futbolun beşiği, yani futbolun başladığı Bornova’da, yani İzmir’de o
kadar çok milli futbolcu ve sporcu var ki sayılarını bilemiyorum.
Milli futbolcumuz Nihat Yayöz aslında hem ‘efsane Göztepe’nin
fırtınası hem de Beşiktaş’ın golcülerinden biri idi…
Tutulmaz bir sağ açıktı…
Hani şu anda ‘tutulmaz!’ olarak kabul edilen milli takımın Kerem’i gibi…
*- ŞİMDİLİK SIFIR
Sanıyorum Birgül Arı Hanım paylaşımlarında gördüm:
‘Biri futbolcu Kerem’e dolaylı yönden çatıyor ve özür dilemesini’ istiyor.
Merak ettim:
Sıfırlandığımız Dünya Kupası maçında oyundan çıkınca, kendisine tepki
gösteren halkımıza küfürle karşılık vermiş, ondan…
‘Alkışlanmak’ da var, böyle tepki görmek de…
Dualarımız bazen kabul olmuyor, nedense…
Aslında koşu da var Kerem’de Nihat Yayöz gibi, sert şut da…
Ama bazen değil, bizim sözde futbolcular kaleye değil, tribünleri
seviyorlar, attıkları toplarla…
Avcı olamıyorlar?
Ne kalecileri avlıyorlar, ne de havadaki kuşları…
Bizim zamanımızda topu en yukarıya kim dikerse en büyük alkışı o alırdı.
Çalım atan da alkışlardan payını alırdı.
Bizim şu anki defans futbolcularımız da diğerleri de ne çalım atmayı
biliyorlar, ne de pas vermeyi…
Ehh işte arada bir oluyor…
Kendi kendimizi aldatıyoruz…
Ligde de öyle değil mi?
Çok büyük paralarla alınan, bırakın Avrupa’yı dünyanın en iyi
futbolcuları diye, büyük değil çok büyük futbolcuların yerine Yeşilova
ya da Çayırlıbahçe’den, hatta Bornova Gençlik’ten (onun da adı kaldı)
sıradan bir oyuncuyu alın oynatın ikinci maçında, sözde yazarlar ve
spikerlerin nasıl övdüğüne tanık olmazsanız, bana ne derseniz deyin…
Bu kadar iddialı konuşuyorum…
Koşan, vuran, kaleyi tutturan omuzlarda taşınır.
Gol böyle olur…
Adam tıknefes…
Bir depar atıyor, gerisi yok!
*- KİM BİLİR?
Beşiktaşlı- Göztepeli milli futbolcumuz Nihat Yayöz’den söz ettim.
Aklıma geldi;
Beşiktaşlı- Altınordulu Milli Kalecimiz Mustafa Güngören’i İzmirliler anımsıyor.
İstanbul’da sözde gerilere giden, sözde yorumcular ve futbolcu
eskilerinden kim biliyor?
Fenerbahçe’nin kalesini, Altay’dan sonra teslim ettiğimiz Can Barhan
geçenlerde facede, kalecilerin yanlışlarını uzun uzun anlatmıştı.
Kaleci antrenörleri dahil herkesin okumasını öneriyorum.
Can Barhan’ı anımsamayanlar, acaba kendisi gibi büyük kaleci Akın
Barhan’ı bilirler mi?
Necmi Tanyolaç bilirdi.
İslam Çupi de…
Metin Oktay, Lefter, Namık Sevik, Abdülkadir Yücelman, Ünal Tümin de…
Ehh bendeniz de…
Bu arada Elmastaş kardeşleri de unutmayalım…
Örneğin Yavru Ayhan’ı…
Bilmeyenler, anlamayanlar, kendini iyi satanlar ve tabii ki bu işten
pay kapanlar hep kazanıyor, ama Türk futbolu da, Türk sporu da hep
kaybediyor…
Yazıklar olsun bunlara…
*- İSTANBUL DÜKALIĞI
Geçenlerde yazmıştım anımsatayım:
Sanıyorum 1968 ya da 1969 yılı idi.
İzmir’de birinci ligde (Şimdinin süper ligi) beş İzmir Takımı;
Göztepe, Karşıyaka, Altay, Altınordu ve İzmirspor vardı. Ben
İzmirsporluyum… Dört yıl da İzmirspor Basketbol takımını Yusuf Düvenci
ile çalıştırdık ve her sene şampiyon yaptık.
İşte o günlerde Avrupa’da fırtına gibi esen tek Türk takımı
Göztepe’nin yöneticilerinden ya Davi veya Zeki Çırpıcı, ya da Göztepe
ile Milli Takımı Çalıştıran, teknik direktör Adnan Süvari şöyle
demişti, ‘Göztepe İstanbul takımı olsa, her yıl şampiyonluğu kimseye
bırakmaz…’
Bu ne demek?
İstanbul’da futbol dükalığı var…
Bunu bilmeyen yok…
Belki bir gün daha açık yazarım, örneğin şikeleri ve havaalanlarında
yakalanan içi para dolu çantaları….
Bunları, eski yönetici ve futbolculara, antrenörleri ve hızlı
taraftarlara sorabilirsiniz..
Ha sahi hakemleri unutuyordum.
Son yıllarda da bazı Anadolu kulüp başkanları bu konuya biraz
değindiler ama seslerini kestiler, duymadılar, görmediler…
*-KENDİNİZİ ALDATMAYIN
Büyük denilen takımlardan seçilen milli futbolcularımızın ‘enerji
yokluğunu, eksikliğini’ bir yana bırakalım, kendimize dönelim.
Kendinizi, sürekli yorgun hissediyor ve hafta sonları bütün gün
kanepede yatarak ‘enerji toplayacağınızı’ sanıyorsunuz fakat
enerjinizi tüketen şeyin tam olarak bu hareketsizlik olduğunun
farkında değilsiniz.
Hücrelerinizin ana enerji santralleri olan mitokondriler, bir banka
hesabı gibi çalışmaz.
Yani ‘şimdi harcamayayım da kenarda biriksin!’ diyemezsiniz.
*- HAREKETSİZLİK YORAR
Mitokondriler, onlara ne kadar talep ve yük gönderirseniz o kadar
enerji (ATP) üretir.
Siz fiziksel olarak pasif kaldığınızda, vücudunuz bu santrallerin
şalterini teker teker indirir.
Çünkü biyolojimiz aşırı tasarrufludur; siz hareket etmedikçe, soğuğa
veya sıcağa maruz kalmadıkça sistem "Demek ki enerjiye ihtiyacımız
yok" diyerek üretimi kısar.
Dinlenmek, yıpranan kas dokusunu onarabilir ama hücresel düzeydeki
genel enerji kapasitenizi ve dayanıklılığınızı asla artırmaz.
Kronik yorgunluğun asıl ilacı yatarak dinlenmek değil, hücreleri doğru
dozda biyolojik strese (hormesis) sokarak onları zorlamaktır.
Ağırlık kaldırmak, kısa süreli deparlar atmak veya soğuk bir duşa
girmek mitokondrilerinize ‘Daha fazla enerji üretmek zorundasın!’
sinyalini çakar.
Hareket etmeden enerji birikmesini beklemek, sobaya odun atmadan
karşısında ısınmayı beklemekten farksızdır; hareket etmedikçe daha çok
yorulacaksınız.
*- ‘BABA’ DENİRDİ
Şimdi de bir ‘Baba’dan söz edeyim.
Evladı yoktu, ama evlatları ve sevenleri ile kendisine ‘Baba’ diyen
milyonlar vardı.
‘Çoban Sülü!’diye bilinir, ‘Barajlar Kralı!’ diye övülür, ‘Baba!’diye
sevilir, ‘Kurtar bizi Baba!’ diye beklenirdi...
Milyonların çatlamış toprakla mavi gökyüzü arasına sıkışan kaderini
değiştiren, Anadolu Kalkınması'nın Atatürk'ten sonraki mimarı,
Çiftçinin minnettar, köylünün mutlu olduğu dönemlerin başbakanı,
Türkiye- ABD Güvenlik İşbirliği Anlaşmasını bir gecede yırtıp atan ve
ABD üslerini kapatan, Kıbrıs Harekatı'nın temelini 7 yıl önceden atan,
Türkiye'nin taşında toprağında mührü olan ve kendisini ‘Cumhuriyet
eseri’ olarak tanımlayan; 9'uncu Cumhurbaşkanımız Süleyman Demirel'e
vefatının 11'inci yılında saygı ve özlemle...
Bir İtalyan gazeteci onun ardından dediği gibi: Türkiye Süleyman
Demirel'in ölümüyle gerçek anlamdaki son devlet adamını kaybetti...
Yorumlar yükleniyor...