PAPARAZZİLİK BÖYLECE MESLEK OLDU
Köşe Yazısı

PAPARAZZİLİK BÖYLECE MESLEK OLDU

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
19 Feb 2025 16 dk okuma 143

*- İŞTE BU! Bugünkü ana konumuz, Kadınlarımız! Sık tekrarladığımız bir iki başlığı anımsatayım: Kadınlarımızla ilgili konuların işlendiği kongreleri hemen her ilimizde sıkça yapalım. Toplumsal cinsiyet eşitliği hâkim kılınmalı, Kadına kota değil, her alanda fırsat eşitliği sağlanmalı, Güçlü Kadın ile Güçlü Ekonomi… Bunlar şu an ilk aklıma gelenler. Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemâl Atatürk, 1923’ün Ocak ayında Eskişehir, Bursa, Manisa ve nihayetinde İzmir üzerinden gerçekle

YAŞAR EYİCE

*- İŞTE BU!

Bugünkü ana konumuz, Kadınlarımız!

Sık tekrarladığımız bir iki başlığı anımsatayım:

Kadınlarımızla ilgili konuların işlendiği kongreleri hemen her ilimizde sıkça yapalım.

Toplumsal cinsiyet eşitliği hâkim kılınmalı,

Kadına kota değil, her alanda fırsat eşitliği sağlanmalı,

Güçlü Kadın ile Güçlü Ekonomi…

Bunlar şu an ilk aklıma gelenler.

Cumhuriyetimizin kurucusu Gazi Mustafa Kemâl Atatürk, 1923’ün Ocak ayında Eskişehir, Bursa, Manisa ve nihayetinde İzmir üzerinden gerçekleştirdiği Batı Anadolu gezisi boyunca halka yaptığı konuşmalarda, ‘zaferlerin süngüyle değil, iktisat ve ilimle taçlanması gerektiğini’ anlatmıştı.

Asıl büyük zaferin, toplumsal ve ekonomik kalkınma olduğunu göstermişti.

Bu yüzden, 17 Şubat 1923’te başlayacak İzmir İktisat Kongresi yeni Türkiye’nin ekonomik yol haritasını çizerken, 2 Şubat 1923 Kadınlar Kongresi de bu yol haritasının yarısını oluşturan kadın emeğinin önemini vurgulamıştı.

O tarihte, İzmir’de toplanan binlerce kadın, Ata’nın ezber bozan bu yaklaşımını hayranlıkla dinlemişti.

Atatürk o gün toplanan binlerce kadına şöyle sesleniyordu;

‘Dünya yüzünde ne varsa ne başarılmışsa, o kadının eseridir.

Bir toplum, uygarlığı ve çağdaşlığı bu iki cinsten sadece birinden beklerse, yarıdan fazlası güçsüzlüğe mahkûm edilmiş demektir.

Bizim toplumsal başarısızlığımız, kadınlarımıza karşı kusurlu davranışımızdandır.

Yaşamak eylem demektir.

Bir toplumun yarısı eylemsiz kalırsa, orada sosyal hayat felç olur. İlerlememiz için ilim ve fen gerekli diyorsak, bunlara aynı derecede hem kadınlarımız hem erkeklerimiz sahip olmalıdırlar.

Kadınlar da erkekler gibi eğitilecekler ve ortak hayatta erkeklerle beraber yürüyüp, onlara dayanak olacaklardır.’

İşte bu!

*- CİDDİ BİR YARA

Gazi Mustafa Kemal’in söyleminde belirttiği, o dayanaktır ki; her türlü baskı, zorbalık ve engellemelere rağmen bugün hayatın içinde ve ülkenin gelişiminde söz sahibi kadınlarımız da olabiliyor, her türlü baskı ve geri düşüncelere rağmen…

Kadın ve erkeği birlikte gören, her iki cinsin yeteneklerinden yararlanmayı isteyen bir anlayış ile İzmir Kadın Kongresi yapılmıştı. Bugün sıkıntılarımız olsa da bardağın dolu tarafına da bakmak gerek. Akademide neredeyse kadın erkek eşitlenmiş durumda, üniversiteye devam eden kadın oranı erkekleri geçmiş durumda.

Belli fakültelerde kadın öğrenciler erkeklerden ezici derecede fazla.

Daha düne kadar, toplumun en aydın insanlarına bile ‘toplumsal cinsiyet eşitliğinin’ ne olduğunu anlatamıyor idik.

Ancak bugün ‘toplumsal cinsiyet eşitliği’ bir parça da olsa, anlaşılmış durumda.

Kadın cinayetleri konusu ise hala ciddi bir sorun olmaya devam ediyor.

Eğitimli olan ailelerde de maalesef bu şiddeti görüyoruz, eğitimin az olduğu kesimlerde de görüyoruz.

Bu hala ciddi bir yara!

İzmir gibi, birçok şehrimizin de kadın için, insan için güvenli olmasını sağlamalıyız.

Vali Dr. Süleyman Elban’ın belirttiği gibi, ‘Kocasının mağdur olduğu, oğlunun sıkıntı çektiği bir kentte kadın mutlu, huzurlu olabilir mi?’

Bu arada Vali Elban şu konuya da dikkat çekiyor:

‘Şehir insan dostu olmak zorunda.

Kadın kooperatifleri konusunda da bir anlayış değişikliği gerekir.

Tarlada kalan domatesten salça yapsın anlayışından çıkmalı, sürdürebilir bir sistem kurulmalı…’

*- EĞİTİMDE, İSTİHDAMDA, YÖNETİMDE

Yalnız, ‘Kuruluşun ve Kurtuluşun Kenti’ İzmir’de değil, İstanbul’da, Ankara’da, yurdumuzun her köşesinde, dönüp kendimize baktığımızda hala kadınlarla ilgili eşitsizlikleri, eğitimden sosyal yaşamdan dışlanmaları, siyasette kotalara maruz kalmalarını konuşuyoruz.

Acaba Atatürk bugün yaşasaydı, bize ne derdi, nasıl bir puan verirdi?

Kadın olmadan ekonomi gelişmez, kadın olmadan bu ülkede ve dünyada hiçbir şey olmaz.

Bunu bilmeli ve inanmalıyız.

Kadınlar güçlenmeden ekonomiyi büyütemeyiz.

Eğitimde, istihdamda, yönetimde, girişimcilikte daha fazla kadın yer almadıkça, sürdürülebilir kalkınma hedeflerine ulaşamayız.

*- KADIN EMEĞİNİN ÖNEMİ

Türkiye’de yüksek enflasyon, finansmana erişim zorlukları, gelir adaletsizliği gibi konuların yanında cinsiyet eşitsizliği sorununun da temel bir mesele olarak çözüm bekliyor.

Bu noktada bizlere düşen sorumluluk, günün krizlerini değil, geleceğin dönüşümünü konuşmak, kısa vadeli çözümler yerine uzun vadeli stratejiler inşa etmek, diyor uzmanlar.

Yazmaya çalıştığım şu:

Ekonomik bağımsızlığımızda, kalkınmanın temelinde, kadın emeğinin de önemine vurgu yapabilmek.

Ekonomik kalkınmanın toplumsal dönüşümü ancak kadınların aktif katılımı ile olacağını söyleyen Atatürk’ün izinden gitmeliyiz.

Kadınlarımızı destekleyip, yollarını açmalıyız.

Bazılarının laf olsun diye söyledikleri, ‘Kadın ve erkek arasında pozitif ayrımcılıktan’ yana değil, fırsat eşitliğinden yana olmalıyız.

Herkesin eşit şartlarda potansiyelini ortaya koyabileceği bir düzenin peşinde olursak, kadın erkek birlikte bu dünyayı değiştirebilecektir.

Küflü, örümcekli kafalarla değil.

2024 yılında 394 kadınımız öldürüldü.

Şiddeti doğru tanımlamak, kadına yönelik her tür eylemi kadına yönelik şiddet kapsamında değerlendirmeliyiz.

Belki biliyorsunuz ama anımsatayım:

‘Baba, iki çocuğuna bir tost alıyor, masaya bırakıyor.

Büyük olana, ‘İkiye böl!’ diyor.

Küçüğe de, ‘Sen seç al’ diyor.

Yani;

‘Adalet, hukuk, burada belli oluyor.

Kesen hile yaparsa az yiyecek!

Burada ‘kanun’ baba’dır.

Büyük evlat ‘devlet’, küçük evlat ise, ‘millettir.’

Herhalde anlamayan yoktur…

*- KALPLERE DOKUNAN HİZMET

‘Elimizden geleni yapacağız!’ diyen ve işini ciddi tutan bazı belediyelerimizde rastlıyorum.

Buna ‘Kalplere dokunan hizmet!’ diyorlar.

Bunun bir diğer adı da, ‘Evde bakım hizmeti!’

Belirttiklerine göre;

‘Evde Bakım ekipleri, sabahın erken saatlerinde yola çıkarak görevli oldukları kentin dört bir yanına sağlık hizmeti ulaştırıyorlar.

İhtiyaç sahibi vatandaşlara banyo, kişisel bakım, kuaför, ev temizliği, psikolojik destek ve küçük onarım hizmeti veren ekipler, böylece kalplerine dokunuyor. 

Sosyo-ekonomik yoksulluk ve yoksunluk içinde bulunan, günlük yaşam faaliyetlerini tek başına sürdüremeyen hasta, yaşlı ve engelli ihtiyaç sahibi olan, belli yaşın üzerinde olanlar bu hizmetlerden yararlanıyor.

Evde Bakım ekipleri, iki haftada bir kişisel bakım, dört haftada bir kuaför, beş haftada bir ev temizliği, vakaların durumuna göre değişen periyodlarda psikolojik destek ve mini onarım hizmetlerini ulaştırmak için belirttiğim gibi sabahın erken saatlerinde yola koyuluyor.

Bu hizmet ağı, ihtiyaç sahipleri tarafından memnuniyetle karşılanıyor.

Umarım İzmir’de başlayan bu hizmet birçok ilimize yayılır.

*- BİR KÜÇÜK SORU

Bir gün Sokrates yine talebeleri ile sohbet ederken bir talebesi Sokrates'e sorar:

‘Eğer demokrasi çoğunluğun kararını kabul etmekse adil olan da bu değil midir?

Mesela yüz kişinin rey kullandığı bir yerde, elli bir kişinin kararına mı uymak daha adil ve doğru olur yoksa kırk dokuz kişinin kararına uymak mı adil olur?

Hem çok mümkündür ki daha çok insanın daha az insandan yanılma ihtimali daha azdır.

Şu halde sizin demokrasiye karşı çıkmanız doğru olmadığı gibi haklı da sayılmaz.’

*- HANGİSİ ZOR

Bunun üzerine Sokrates her zaman olduğu gibi soru- cevap yöntemini kullanarak o talebeye önce sorar:

‘Bize söyler misin bilge olmak mı, daha zordur, yoksa cahil olmak mı daha zordur?

Talebe;

‘Elbette ve hiç şüphesiz bilge olmak daha zordur.

Bilge olmak için çok okumak araştırmak ve yorulmak gerekirken cahil olmak için bir şey yapmaya gerek yoktur.’

Sokrates;

‘Peki o halde bize yine söyler misin, toplumlarda cahil insanların sayısı mı çok olur, yoksa bilge insanların sayısı mı çok olur?

Talebe;

‘Elbette ve hiç şüphesiz cahil insanların sayısı fazla olur.’

*- TOPLUMUN DURUMU

Sokrates;

‘Peki bize yine söyler misin, bir gemide yüz yolcu bulunsa geminin nerede nasıl hangi yönde yelken açması gerektiğini, kaptan mı daha iyi, yoksa o yüz yolcu mu?

Talebe;

‘Eğer yolcular içinde ‘Denizcilik bilgisi’ olan yoksa pek tabi en iyi bilen kaptandır.

Sokrates;

‘Peki o halde diyebilir miyiz ki herkes her konuda karar veremez.

Herkes bildiği yerde konuşmalı.

Her iş ehline verilmeli.’

Talebe;

‘Pek tabi olması gereken budur!’

Sokrates;

‘Peki o halde bize yine söyler misin, kimin hangi konuda bilgili olup olmadığını bilmeden sadece çoğunluk oldukları için kararlarını, doğru bulmak, adil ve doğru olabilir mi?

Hem sen de kabul ettin ki, bir toplumda cahillerin sayısı, bilgelerden hep daha çok olur...’

*-TATLI HAYAT

Kavramın doğuşuna neden olan olayın geçtiği yer Roma, yıllardan 1958.

Amerikalı milyarder Peter Howard, kontes sevgilisinin doğum günü için Roma Rugantino gece kulübünü kapatmıştı.

Original Dixieland Jass Band New Orleans çalıyor, konuklar eğleniyorlardı.

Konuklar arasında kimler yoktu ki!

Prensler, baronlar, Hollywood efsanesi Tyrone Power, Elsa Martinelli, Anita Ekberg, usta yönetmen Federico Fellini ve daha niceleri...

İran Hazer havyarı yerlere dökülüp saçılıyordu.

Fransız şampanyaları su gibi akıyordu.

Mısır'ın ünlü kralı Faruk da davetliler arasındaydı.

Ev sahibi milyarder, krala sürpriz yapmak istedi.

*- ‘EN İYİSİNİ BULUN’

Rugantino’nun sahibi Romolo’yu yanına çağırdı, ‘Faruk oryantale bayılır, gidin dansöz getirin, en iyisini bulun’ dedi.

Saatler gece yarısını, ikiyi gösterirken, ‘La Turca’ getirildi.

Asıl adı, Hermin Arslanoğlu’ydu.

İstanbullu bir Ermeni kızıydı.

Henüz 15 yaşındayken sahneye çıkmış, birçoklarının tanıdığı Zennube, Özcan Tekgül, Aysel Tanju, Necla Ateş gibi o da o zamanın şöhretli oryantalleri arasına girmişti.

Paris, Kahire, Beyrut turnelerine götürülürdü.

Ününe ün katınca Türkiye’den taşınmış, dünya jet sosyetesinin eğlence  merkezi haline gelen Roma’ya yerleşmişti.

Ad olarak ‘Ayşe Nana’ yı ona uygun bulmuşlardı, o da bu adı kullanıyordu, ‘La Turca’ diye tanınıyordu.

*- SORUN OLMADI

Apar topar getirildiği için yanında kostümü yoktu.

Ama hiç sorun değildi.

Partiye katılanların alkol seviyesi iyice yükselmişti.

‘Olduğun gibi dans et!’ dediler.

Beyaz tenli, uzun siyah saçlı, ince belli kadın; ayakkabılarını fırlattı, yalın ayak ortaya çıktı, emredici bir ifadeyle, ‘yere halı serin!’ dedi.

*-  CEKETLERDEN HALI

Tüm konuklar, masaların ortasındaki avuç içi kadar yuvarlak pistin etrafında toplanmıştı.

Roma imparatorluk hanedanından Prens Hercolani ceketini çıkardı, halı serer gibi, piste attı.

Peşinden, diğer centilmenler de benzeri şeyler yaptılar.

Nana’nın ayaklarının altında, ceketlerden halı oluşmuştu.

Ritmik hareketlerle kıvrılmaya başladı.

Yırtıcı bakışlarıyla etrafını süzüyor, büyülenmiş bakışlarla seyrediliyordu. İşte her şey o anda oldu…

Ev sahibi Amerikalı, ‘üzerindekileri çıkar!’ diye bağırdı.

Herkes kendinden öylesine geçmişti ki, gazeteci Tazio’nun şakır şakır deklanşöre bastığını kimse fark etmemişti.

*- GORİLLERİ ATLATMIŞTI

Aslında, bu tür prestijli kulüplerin kapısında goriller beklerdi, içeri gazeteci alınmazdı.

Ama tecrübeli magazin muhabiri Tazio Secchiaroli her nasılsa içeri sızmış, kimseye çaktırmadan tam yedi kare fotoğraf çekerek bu anları ölümsüzleştirmişti.

Tazio Secchiaroli Rugantino’ya girdiği gibi, yavaşça, süzülerek çıktı dışarı, atladı motosikletine, doooğru L’Espresso dergisine…

Yazı işleri müdürleri, fotoğrafları görünce tırnaklarını yemeye başladılar. Şahaneydi ama nasıl yayınlayacaklardı?

O dönemde, çıplak kadın fotoğrafı basmak, nükleer füzenin düğmesine basmak gibi bir şeydi.

Vatikan ayağa kalkardı.

Düşündüler taşındılar, göğüs uçlarını beyaz boyayla kapatarak yayınlamaya karar verdiler.

*- SATIŞ REKORU KIRILDI

Yer yerinden oynadı…

Tiraj rekoru kırılmıştı ama İtalya da ayağa kalkmıştı.

Nana’nın çıplak fotoğraflarını gören Katolikler akın akın kiliselere koştu, ‘kirlenen gözleri için’ günah çıkarttılar.

Papalık makamı kaşlarını çatarak resmi açıklama yayınladı, ‘bu skandalın asla kabul edilemez’ olduğunu ilan etti.

Ayşe Nana hedef haline gelmişti, linç ediliyordu.

Roma polisi tarafından, ‘izinsiz çalışmak ve müstehcen gösteri yapmak’ tan gözaltına alındı.

Sınır dışı edilmesi isteniyordu.

Amerikalı milyarder Peter Howard tarafından kefaleti ödendi, serbest bırakıldı.

Ama hayatı mahvolmuştu…

Sokağa bile çıkamıyor, her görüldüğü yerde yuhalanıyordu.

*- BİR ANDA HERŞEY BİTTİ

O gecenin bütün faturası ona kesilmiş, aforoz edilmişti.

Kariyerinin zirvesindeyken, iş bulamaz hale geldi.

‘İtalyan halkından özür dilerim, Katolik kültürüne saygım sonsuz, hatta Katolik olmayı düşünüyorum’ bile dedi ama nafile…

Affedilmedi.

Sadece 38 koltuklu daracık bir salonda danslar sergileyerek hayatını sürdürmeye çalıştı.

Ve bir süre sonra 78 yaşındayken, küskün şekilde vefat etti.

*- ‘TATLI HAYAT’ PERDEDE

Gel gör ki… Bu talihsiz güzel kadın, o gecenin konukları arasında yer alan Federico Fellini’ye ilham kaynağı olmuştu.

Beş defa Oscar ödülü kazanan, usta yönetmen Fellini…

O geceden yola çıkarak, ‘La Dolce Vita’, ‘Tatlı Hayat!’ filmini çekti.

Film büyük infial yarattı.

Fellini de Ayşe Nana gibi saldırıya uğradı, Vatikan’ın baskılarına maruz kaldı, sansürlenmeye çalışıldı, hakkında davalar açıldı…

Umursamadı.

İki sene sonra, 1960’da filmi vizyona soktu.

Başrollerinde Anita Ekberg’le Marcello Mastroianni oynuyordu.

Ayşe Nana’yı Nadia Gray canlandırmıştı.

Gazeteci Tazio rolünde, Walter Santesso vardı.

Gazetecinin filmdeki ismi ‘Paparazzo’ydu.

La Dolce Vita’daki ‘Paparazzo’ ismi döndü dolaştı, bu tür sansasyonel fotoğrafları çeken gazetecilerin ortak sıfatı oldu:

Paparazzi !

*- MESLEK OLDU

Evet…

Fellini’ye ilham veren, Ayşe Nana’ydı.

Ayşe Nana’nın çıplak fotoğrafını çeken gazeteci ise, paparazzilik mesleğinin miladıydı.

Türkiyeli Ermeni kızının Papa tarafından lanetlenmesi, paparazzilik mesleğinin doğmasına yol açmıştı.

*-

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 362

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 219

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 173

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 374

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 352

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...