ÖYLE Mİ EFENDİM?
Köşe Yazısı

ÖYLE Mİ EFENDİM?

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
09 Dec 2024 10 dk okuma 156

*- BU TCDD VAR YA! Yazılarımda yaşadığım anı ve anıları anlatmayı seviyorum, aynen keyifle okuduğum yazarlardan Doğan Karabulut gibi… Mülkiyeli olduğunu her zaman anımsatan iki tanıdığımdan biridir Doğan Karabulut, son yazılarından birine ‘Bu TCDD var ya...’ diyerek başlamış sonra da, biz yerli Bornovalılar gibi ‘Trenleri çok severim... Hem de ‘aşk’ misali...’ diyerek devam etmiş. ‘Demiryolcu çocuğu’ olarak, anlatılanları üzüntü ile kabul etmek zorundayım. Ama günün gerçeği bir yolcu gözü

*- TUVALETLER REZİLLİK!

Yıllardır çözülemeyen büyük bir sorun...

Şöyle diyeyim; kapıyı açıp içeri girdiğinizde karşılaştığınız görüntü, ülkemize ve insanlarımıza ‘hakaret’ niteliğinde!

Bunu yıllar önce de yazmıştım (şimdi de yazdığıma göre, demek ki çözüm arayan bir yetkili falan yok!); o zamanlar bir memur arayıp ‘özür’ yerine geçen uzun uzun bir şeyler anlatmıştı.

Böylesine hassas bir konu tek bir memurun üzerine yıkılabilecek bir şey mi Allah aşkına?”

Böyle iğrenç, midesindekileri çıkaracak, 'bu sorunla ilk kez karşılaşacak olanlar, yaşlılar ve çocuklar ne yapacak?

Bence de en büyük sorunlardan birincisi bu tuvalet rezilliğidir, diyebilirim.

Doğan Karabulut’un söylediği gibi;

‘İnanmayan (üst-alt her statüde) ‘yetkili' arkadaşları, bir gün trenlere binmeye davet ediyorum; ama uyarıyorum: tuvaletleri gördüklerinde iğrenip, kusup, korkup, dehşete kapılıp, her neyse, uzun süre oraya girmeye cesaret edememek prostata yol açabilir(!) “

*- ‘DERİN DONDURUCU’ GİBİ VAGON

“…Son yolculuğumuzda bizi her halde yolculuğumuz boyunca ‘marullar gibi taze ve diri tutan(!) ama muhtemelen çoğumuzu hasta eden  ‘korkunç bir derin dondurucu vakası’ yaşadık...

Vakit gece yarısından sabaha karşı saatlere giderken vagondaki herkes kutuplarda dolaşan kaşifler haline dönüştü, yaşlılar ve çocuklar tir tir titremeye başladı...

Telefonlarımızdaki uygulamalar dışarıdaki sıcaklığı 3 derece olarak gösterirken, kontrolör vagonda kaloriferlerin arızalandığını, isteyenlerin diğer vagonlara geçebileceğini söyledi!

Kaloriferlerin bozuk olduğunun neden 3-4 saat sonra (muhtemelen çok kişi hastalandıktan sonra) söylendiğini kimse anlayamadı, bir “anlam” bulanlar da muhtemelen efendiliklerinden sustular, hiç ses çıkarmadılar... Kendilerini korumak için bavullarından başka elbiselerini çıkarıp onlara sarınan yaşlılar sallana sallana yerlerinden kalktılar, küçük çocukların ellerinden tuttular, gecenin bir vaktinde oraya buraya çarpıla çarpıla diğer vagonlara ‘hicret’ başladı!”

Kardeşim yok mu TCDD’de tren yola çıkmadan önce kaloriferlerin durumunu kontrol edecek tek bir kişi?

*- SANİYE SANİYESİNE

“İzmir Basmane Garı’nda 23:05’te başlayan yolculuğumuz sona erdiğinde (bütün bunları da kayıt altına aldım) sabah saat 8’e çeyrek vardı ve bu biletimizde ‘Seyahat süresi: 7 saat 48 dakika’ olarak yazan süreden 1 saat daha fazlaydı!

Tamam kara trenleri hoş görüyorduk da, bu çağda, bu yüzyılda, Üçüncü Binyıl’ın başlarında, bunca teknolojiden faydalanılan bu günlerde bu kadar tehir kabul edilebilir mi?

Çoğu yetkilinin yazıda yazılanları anlamak yerine kızacağını tahmin etmem zor değil...

Bizde eleştiri söz konusu olduğunda ‘kabul’ yerine ‘red’, hak vermek yerine savunmaya geçip ‘cevap yapıştırmak’ modası hiç geçmeyen bir alışkanlıktır malûm...

Hani Çernobil Nükleer Felaketi sonrası Bakanın biri ‘kanser manser olmayız!’ diye adeta gözümüze soka soka çay içiyordu ya, şimdi bu yazıya da öyle yanıtlar gelir en fazla!”

Bu yazdıklarım makalenin kısaltılmışı…

*- RENGİNİZ BELLİ Mİ?

Bir ‘Demiryolcu’ çocuğu olarak, belki de içim parçalanarak, TCDD’nin gerçek halini, bir yolculuk anısı olarak anlatmaya çalıştım.

Yolcunun, yani insanların bu yaşadıklarını birilerinin artık görmesi ve çözmesi gerektiğine inanıyorum.

Gülsen Dede de, insanın yaşadıkları karşısında nasıl olması gerektiğini şöyle anlatıyor:

Denizi çok seviyor olmalı ki, ‘Deniz gibi olmalı insan..!’ diyerek devam ediyor:

‘Bazen dingin, bazen köpürmeli,

İçindeki fazlalıkları atabilmeli.

Bazen mavi olmalı, bazen gri.

Deniz ve gökyüzünün muhabbeti gibi olmalı.

Bazen susmalı, bazen ağlamalı.

Ve bazen tüm hoyratlıklara inat, en yüksek perdeden;

Ben de varım ‘Ey Hayat ‘diyebilmeli!...’

Acaba Gülsen Hanımın istediği ve dilediği gibi insan olunabilinir ve ‘Ey Hayat ben de varım!’ diyen kaç kişi çıkabilir?

Bizler daha tuvaletleri bile temiz tutamaz, görevlerimizi yapamazken!

*- İYİ Mİ, KÖTÜ MÜ?

Sezon bitti ama turizmcilerin toplantıları ve açıklamaları bitmiyor.

Bazısı turizm sezonunu ‘kötü’, bazısı da ‘iyi’ ya da ‘Fena sayılmaz!’ olarak niteliyor ve bu vaziyetin önümüzdeki yıl aynı şekilde sürmemesi için önlem çalışmalarını başlattılar.

Ben de bu arada aklımda kalan İtalya seyahatimden söz edeyim:

İtalya sahilleri'ndeki plajlarda, Belediyenin Duşları ve WC'leri bulunuyor.

Sadece İtalya'da değil Fransa'da, İspanya'da sahiller halka ücretsiz açıktır.

Çeşitli, Büfeler vardır, isteyen, onlardan ücreti mukabili şezlong, şemsiye, sandalye, masa kiralar,

Kim ne isterse onu yer- içer, fiyat listesi kapıda asılıdır.

İsterse içmez- yemez!

Metezori alınan giriş parası, şezlong-şemsiye parası kesinlikle yoktur. ‘Burayı kiraladık, ecrimisil de ödedik!’ gibi saçma şeyler de yoktur…’

*- BULMACA İDDİASI

Orhan Veli ile Sait Faik’in işi gücü yoktur.

Can sıkıntısından Eftalikus kahvesinde otururlar.

Oturdukları kahvede can sıkıntısından her gün birer Cumhuriyet Gazetesi alıp bulmacalarını çözmeye başlarlar.

Sonraları ise bu bulmaca çözme işi aralarında bir iddiaya dönüşmeye başlar.

İddia şudur;

O günkü bulmacayı kim önce bitirirse karşı taraf o kişiye istediğini ısmarlayacaktır.

Günler böyle geçerken Sait Faik yenilgiden yenilgiye koşmaktadır.

En sonunda canına tak eder ve…

‘Nasıl beceriyorsun? Her gün yemeğini bana ısmarlatıyorsun?’ diye serzenişte bulunur.

Orhan Veli ise insanı çıldırtacak sakinlikte cevap verir;

‘Çünkü Cumhuriyet Gazetesi’nin bulmacalarını ben hazırlıyorum!...’

Ismarlama kavga ile mi sonuçlandı, yoksa yeni ve başka bir iddia konusu mu bulundu?

İşte bunu bilen yok!

*- VAHŞİ BİR UYGULAMA

‘Fransa"da çok meşhur bir sözlük vardır; Larousse.

Bu sözlükte bir kelime var; ‘décapiter!..’

Bu kelime, 1931 yılındaki sözlükte; ‘boynunu vurmak!’ diye ifade ediliyor.

Kelimenin bir başka anlamı daha var; ‘Kazığa oturtmak!’

Yani sivri bir kazık hazırlamak ve kazığın bir ucu insanların ağzından çıkacak şekilde üzerine oturtmak.

Vahşi bir uygulama.

Burada, kazığa oturtmak deyiminin manasını açıklığa kavuşturmak için örnek veriliyor:

‘Türkler, bugün bile esirlerini kazığa oturturlar!’

*- SÖZLÜĞE BAKMAK

Atatürk bunu öğrenince, Fransız Büyükelçisini yemeğe davet ediyor.

Elçi, diğer elçilere böbürleniyor, hava atıyor; Atatürk tarafından davet edildiği için.

Köşke geliyor, yemekler yeniyor.

Atatürk tabii bir şekilde, ‘Elçiye’ bu kelimenin anlamını soruyor.

O da bildiği anlamı söylüyor.

Atatürk; ‘Kelimenin başka bir anlamı var mı?’ diye sorunca, büyükelçi; ‘Bunu söylemek için sözlüğe bakmam gerekir!’ diyor.

*- DOĞRU MU?

Atatürk; daha önce hazırlamış olduğu ve çalışanlarına öğütlediği şekilde Larouse’u getirtip, Büyükelçinin önüne koyduruyor.

Elçi, daha işin nereye kadar gideceğinin farkında olmadan hevesle okumaya başlıyor.

Ancak kelimenin karşısında,  ‘kazığa oturtmak’ konusunda verilen örnek cümleye gelince, ancak yarıya kadar okuyabiliyor ve yarısından sonra yutkunarak Atatürk’ün yüzüne bakıyor.

Atatürk diyor ki:

‘Demek ki biz Türkler; bugün de esirlerimizi kazığa oturtuyoruz öyle mi, ‘öyle mi sayın Sefir?

Sözlüğünüze böyle yazmışsınız, bu doğru mu?’

*- ‘BİZİ İLGİLENDİRMEZ!’

Sefir, hemen sözlüğü biraz karıştırıyor ve bir kaçamak noktası bularak diyor ki; ‘Efendim bu sözlük; Katolik Kilisesinin matbaasında basılmış, bildiğiniz gibi biz laik ülkeyiz, kilisenin yaptıklarının bizim hükümetimizle bir ilgisi yok. Bizi ilgilendirmez ve biz kiliseye karışamayız.’

Atatürk:

‘Öyle mi efendim, siz laik bir ülke olduğunuz için demek ki kiliselere karışamıyorsunuz. Öyleyse ben de yarından itibaren İstanbul’daki kiliselerin kapılarına koca birer kilit astırıyorum’ diyor.

Bunu duyan Sefir, birden ayağa kalkıyor ve; ‘Ekselans, protesto ederiz!’ diyor.

Bunun üzerine Atatürk;

‘Hani sizi ilgilendirmiyordu, karışmıyordunuz?’ diyor ve ilgililere dönerek; ‘Sefire yolu gösterin!’ diyerek, bir anlamda onu kovuyor.

Sonra ne mi oluyor?

Tabii Fransız hükümeti; laiklik söylemlerini bir tarafa bırakıyor, hemen o sözlük toplatılıyor ve yeni baskısında o cümle çıkarılıyor…

İşte ‘dünya lideri’ diye ben buna derim.

Atatürk'üm ne büyüksün ya.

Senin dünya bakışına bu milleti karşılıksız sevmene hayranız seni sevmeyen utansın rahat uyu Atatürk…

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 362

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 219

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 173

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 374

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 352

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...