OSMANLI'DA ALDATILAN YETİM ÇOCUKLAR
Köşe Yazısı

OSMANLI'DA ALDATILAN YETİM ÇOCUKLAR

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
13 May 2025 15 dk okuma 490

*- BU İNSANLIĞA SIĞMAZ “Gördünüz mü Berlin’deki tren garına inen 314 yetim çocuğun gözlerindeki ürkekliği? Tarih 1917 Nisan sonları… Sirkeci Garı’ndan bir tren kalkar, Oldukça kalabalık bir grubu Almanya’ya götürmektedir. Yaşları 14-16 arasında değişen tam 314 yetim Türk çocuk… Çünkü Osmanlı, Almanya ile bir anlaşma yapmıştır; ‘Yetim Türk çocuklarına meslek edindirilecektir!’

*-  ORASI KARIŞIK!

Ama olay ve niyet gerçekten öyle midir?

İşte orası karışık!

Çünkü;

Balkan ve 1.Dünya Savaşlarında binlerce vatan evladı,

Arkalarında bir o kadar da yetim çocuk bırakarak toprağa düşer…

Osmanlı Maarif Nazırı Ahmet Şükrü Bey’in teklifi ile 25 Kasım 1914 yılında, bu yetim çocuklar için bir yurt kurulur:

‘Darüleytam’ yani ‘Yetimler Yurdu…’

Darüleytam’ın kuruluş amacı güzeldir aslında;

‘Yetim ve korunmaya muhtaç çocukların barınma, bakım, beslenme ve eğitimlerinin sağlanması, bir zanaat dalında ihtisas kazandırarak geleceklerinin garantiye alınması…’

*- ŞEHİTLER ve YETİMLER

Ama Osmanlı savaşlarda o kadar çok vatan evladını kaybeder ki, Darüleytam’lardaki çocuk sayısı da neredeyse 20 bini bulur…

Yani?

Yanisi şu;

Bu çocukların barınma, bakım ve beslenmeleri, artık ‘devlete külfet’ olmakta ve bu ‘fazla nüfus’dan kurtulmak gerekmektedir.

Oysa Almanya’nın ‘işgücü açığı”’vardır ve yapılacak şey bellidir; “Darüleytam’ın kuruluş yönetmeliğinde var olan ‘eğitim’ maddesinden yararlanarak, bu çocukları ‘Eğitim Çırağı’ adı altında Almanya’ya göndermek…”

*- ACABA?

Hemen Almanya ile bir işbirliği anlaşması imzalanır; Osmanlı’nın yetim Türk çocukları gruplar halinde Almanya’ya gönderilecek, orada maden, ziraat ve diğer el zanaatlarında çalışan ustaların yanına verilerek meslek öğreneceklerdir.

Ya da… Çocuklara söylenen budur…

İlk grup olarak Ankara, Bursa, Söğüt, Manisa, Afyon, Edirne, Maraş, Kilis, Konya, Niğde, Antep Darüleytam’larından yaşları 14-16 arasında değişen 314 çocuk seçilir.

Almanya’ya ulaşan bu 314 kişilik grup için Haziran 1917’de Berlin’de bir ‘seremoni’ düzenlenir.

Alman çocukları meraklı gözlerle, başlarına fese benzetilmiş mavi bir kep, üzerlerine Avrupai kesimli mavi bir pelerin giydirilmiş bu yabancı çocukları izlerken, yetim Türk çocukları da şaşkınlık, merak ve biraz da korku ile onlara ve etrafa bakınmaktadırlar.

Sonra yetim Türk çocukları ‘eğitim alıp meslek öğreneceklerini sandıkları’ ustalarının yanına dağıtılırlar.

*- İŞTE TERSLİK VAR

Ama bu işte bir terslik vardır sanki…

Yetkililer onları gönderirken farklı şeyler söyleseler de, 200 çocuk madenlerde, 84 çocuk tarlalarda çalışmaya gönderilmiştir.

Zanaat öğretmek için ayrılan hepsi, topu 30 çocuktur…

Özellikle maden de çalışan çocukların koşulları çok zordur.

Yetersiz barınma ve bakım şartlarında haftanın yedi günü çalışmaktadırlar.

Beslenme ise ayrı bir sorundur.

Alman madenciler ‘ucuz’ olduğu için domuz etli çorba ile karın doyururken, Yetim Türk çocukları bu ‘koyu renkli çorbayı’ içmeyi reddediyor, karınlarını daha çok yavan ekmekle doyurmak zorunda kalıyorlardır.

Ama zamanla yetersiz barınma, yetersiz giyinme, yetersiz beslenme madende çalışmanın zorlu koşullarıyla birleşince çocuklar hastalanıp ölmeye başlarlar…

*- KAÇAN YAKALANIR

Oysa aynı madende çalışan Alman çocuklara farklı davranılmakta, hatta onlara haftada bir gün tatil ve maaş verilmektedir.

Bunu gören yetimler bu haklardan yararlanmak isterler. Yararlanamayacaklarını öğrenince de ayakta kalanlar, yolunu bulanlar madenlerden kaçmaya başlasalar da Alman polisi yakalayıp tekrar madene göndermektedir.

Ama onlar da kaçmayı tekrar tekrar denemektedir…

Çünkü Osmanlı yetkilileri onları gönderirken; ‘Meslek öğrenerek kalifiye eleman olacaksınız, çok çok iyi maaşlarla çalışacaksınız’ diyerek göndermiştir.

*- MEĞER BÖYLEYMİŞ!

Almanya bu firarilerle ilgili sıkıntısını Osmanlı’ya bildirir; ‘Böyle anlaşmamışlardır’ çünkü…

Yaptıkları anlaşmaya göre;

‘Çocukların çoğunluğu madenlerde çalışacak, ancak yüzde onu zanaat öğrenecek, gelen tüm çocuklar 3 yıl ‘bilabedel’ çalışacak ancak dördüncü yıldan itibaren ücret alacaklardır…’

Almanya 314 çocuktan oluşan ilk gruptan kalanlarını İstanbul’a geri gönderir.

Ama bu grup gittikleri gibi dönememiş, yaşam ve çalışma koşulları nedeniyle yarıdan çok çok fazlası yaban ellerinde yitip gitmiştir çünkü…

Osmanlı çok kızar, ama çocuklara!...

*- DÜŞÜNCEYE BAKIN

Almanya ‘benim için nitelik önemli’ derken, Osmanlı için ‘nicelik’ önemlidir.

Çünkü Osmanlı bu yolla en az 5 ile 10 bin çocuktan kurtulmayı hesaplamaktadır.

Hatta ikinci grup için 500 çocuk toplanmaya başlanmıştır bile…

Osmanlı hemen kararını değiştirir…

Çocuk gönderme planını değil, hangi çocukları göndereceği kararını değiştirir.

‘Gönderilen ilk parti çocukların daha çok şehirlilerden seçildiği, sorunun da buradan kaynaklandığı, o nedenle daha mazlum ve sessiz olmaları nedeniyle Anadolu’nun yetim köylü çocuklarının gönderilmesine’ karar verilir.

Hatta ‘kurtulmak için’ Osmanlı’ya göre ‘yaş grubu biraz daha düşürülmelidir…’

Önemli olan daha çok yetimden ve masraftan kurtulmaktır çünkü…

Yaş grubu düşürülür, Anadolu’nun sessiz ve mazlum çocukları seçilir ve birkaç grup halinde binlerce yetim Türk çocuğu daha gönderilip Alman ailelerin yanına yerleştirilir…

*- EVLATLARIMIZI YABANDA YİTİRDİK

Sonrası mı?

Kimse bilmiyor…

Bilinen ise şudur;

Binlerce baba yaban ellerinde ‘vatan’ diyerek toprağa düşerken,

O babaların bebeleri de gurbet ellerinde anasız, babasız, vatansız yitip gitmiştir…

Elimdeki Fotografta, madenlerde ve zirai alanlarda çalıştırılmak için Almanya’ya gönderilen, Avrupai pelerinler ve kepler giydirilmiş 14-16 yaş arasındaki yetimlerimiz görülüyor.

Görüntü; 06 Mayıs 1917’de seçilmiş.

Fotoğrafın asılları, Hüseyin Hakkı Kahveci ve Melek Turgat Özbelge’nin arşivlerinde bulunuyor.

Düşünebiliyor musunuz, nasıl bir kabus yaşanmış.

Sadece,  evlatlarımız için ‘Çok yazık çok!...’ diyebiliyoruz.

Osmanlı hayranları ya da ‘Ben Osmanlıyım!’ diyerek Cumhuriyetimize ve Gazi Mustafa Kemal Atatürk’e hakaret edenler acaba bu ‘yetimler’ için ne düşünüyor?

‘Kunta Kinteleri’ anımsayanlar vardır herhalde, televizyondaki bir diziden…

İnsan kaçakçılarını…

Bunlardan ne farkımız olmuş, Osmanlı’da…

Neler olmuş, neler yaşanmış, araştırmalarda, yabancı belgelerle ortaya çıkıyor.

Tabii Osmanlı belgelerinde de…

Ne derler?

‘Vicdanla cehalet ters orantılıdır, ne kadar cehalet o kadar vicdansızlık...’

*- ÇOK ÖNEMLİ

Bisiklet özellikle kentlerde önemli bir ulaşım aracı.

Yaz geliyor, okullar kapanınca biraz serpilmiş çocukların hayali bisiklettir.

Bisiklet kolaylık demektir.

Ama aynen motosiklet gibi tehlikelidir de, günümüz koşullarında.

Doktorlar da ‘bisiklet’i öneriyorlar, yüzme ve yürüyüş kadar.

Tolga Akpınar’da ilginç bir konuya değinmiş, bisiklet ile ilgili.

Belirttiğine göre, ,Tolstoy, 67 yaşında bisiklet sürmeyi öğrenmeye karar verdi.

Çevresindekiler şaşırdı, hatta gülenler bile oldu.

Ama o aldırmadı.

Çünkü hayatı boyunca bir gerçeği savundu:

‘İnsanın gelişimi hiçbir yaşta durmaz!’

*- İRADE ve ÖZGÜRLÜK SİMGESİ

O yıllarda Avrupa’da bisiklet yeni yaygınlaşıyordu.

Tolstoy ise sadece ulaşım aracı olarak değil, irade, denge ve özgürlük simgesi olarak görüyordu onu.

Yere düşmeyi de göze aldı, çünkü yeniyi öğrenmekten utanmadı.

İlk başta zorlandı.

Ama inadına denedi.

Düşe kalka…

Sonunda başardı.

Çünkü asıl mesele pedal çevirmek değil, hayat karşısında yeniden denemeye cesaret etmekti.

*- ‘GEÇ’ DEMEYİN

Etrafında ‘Artık çok geç’ diyenler olabilir.

Ama unutma:

Tolstoy bile 67’sinde yeniden öğrenebildiyse,

Senin için de hâlâ bir yol var.

Yaş değil, cesaret belirler rotayı.

Tolga Bey şöyle diyor.

‘Çaba gösterdikten sonra, ‘olmadı!’ diye üzülme.

Bilemezsin!

‘Keşke’lerin ‘İyi ki!’ olacağı günler de gelir.

İnsan;

Çok dil döktükten sonra, sözünün kıymetini,

Çok ağladıktan sonra, gözünün kıymetini,

Çok üzüldükten sonra, kalbinin kıymetini, bilirmiş.

Kalbinin kırık olduğunu hiç kimse bilmez.

Çünkü sen, gülümsemeyi hep başkalarına öğretmek zorundaydın!..."

*- BİZ KORKARKEN!

Birçok sahil kenti deniz seviyesinin yükselmesinden korkarken, Amsterdam Schoonschip'i yarattı: enerji üreten ve yükselen suya uyum sağlayan 46 yüzen ev.

Hollanda'nın başkentinin kuzey kısmında bulunan Johan van Hasselt kanalında, bir grup vizyoner, kanallardan başka sokakların olmadığı ve her evin suyun seviyesini takip ederek nazikçe hareket ettiği devrimci bir mahalle oluşturdu.

Ama Schoonschip'in gerçek sihri basitçe süzülmekten öteye geçiyor.

Bu yenilikçi ‘arklar’ tamamen kendi kendine yetebilecek şekilde tasarlandı: güneş panelleri, ısı pompaları ve akıllı şebeke sistemleri, sakinlerin kendi enerjilerini üretmesine olanak sağlıyor.

*- ÜZERİNDE YAŞAMAK!

Bu mahalleyi tam ve dirençli bir ekosisteme dönüştüren yetiştiriciliğe adanmış alanlarla gıda üretimi de projenin bir parçası.

Dünyanın geri kalanı daha yüksek barajlar ve bariyerler inşa ederken, Hollandalılar bize bir alternatif gösteriyor:

Suyla savaşmak değil, üzerinde yaşamayı öğrenmek.

Belki de şehirlerimizin geleceği kuru toprakta değil, su üzerindedir.

*- ZAMANINI ANLATIYOR

Ali Güreli ‘cesur kalemlerden’ biri.

Kendisi eski siyasetçi, zamanın ünlü ihracatçısı.

Çevresi geniş, kalemi keskin, sevenleri çok fazla.

Son anlatımı kendisi ve yaşlılıkla ilgili..

Yani milyonlarca insanımızı ilgilendiren bir konu;

Şöyle anlatmış kendini Ali Güreli!

“Yaşlanıyorum.

Yani yaşım gereği saçlarım sakallarım beyazlıyor vs bunları dert etmiyorum, normal kabul ediyorum ( boyama / botokslama vs düşünmüyorum ) .

Ama yaşlılığın diğer alametlerinden korkuyorum.

İnsanların giderek bencilleşmesi / duyarsızlaşması, kurdukları kendi dünyaları, ait oldukları kendi kompartımanı dışında dünya yansa hasırı olmamaları vs.

*- ENDİŞESİ

Bende daha başlamadı bunlar, ne zaman başlayacak pek yakında mı diye endişeleniyorum.                      

Hayatla / dünya / ülke ile artık çok bir beklentim, çok büyük hayallerim yok ama bir ‘haksızlık olduğunda’ bana neme lazım, başımı ağırtamam şimdi vs diyemiyorum hala.

Hala empati yapabiliyorum, haklı ve mağdur olandan yana olmaya çalışıyorum, kendi kompartıman ahalimi, kendi tanıdıklarımı, yaşıtlarımı korumak, onlar gibi olmak vs gibi bir içgüdüm oluşmadı daha .                         

*- HAKLI ve HAKSIZLAR

Tanımadığım birinin feryadını da duyuyorum hala ve içim acıyor.

Bir şeyler yapmak istiyorum ya, ‘deli misin üstün başın çamur olur değer mi?’ vs diyen de oluyor.

Fark etmiyor, çamur bu; yıkayınca çıkıyor, ‘vicdan gibi bir şey değil’, kalıcı olmuyor.                                       

Gençler yaşlıları sevmiyor, onlar çok nazik davranmıyorlar bazen!

Yaşlılar saygı bekliyor!

Ben o hikayelerin de dışında görüyorum kendimi, bazen yaşlıların ne kadar bencil, ne kadar statükocu, kendi pozisyonunun ve ilişkilerinin ne kadar bekçisi vs olduğunu görünce ‘yaw’ diyorum.

Gençler çok ta haksız değil, sadece herkesi aynı kefeye koymaları kötü.                       

*- DEĞİŞİKLİK ve DEĞİŞİME KARŞILAR

Birçok insanın değişiklik ve değişimden ödü patlıyor aslında, onca yıldır bildikleri alıştıkları şeyleri mutlak doğru kabul ediyorlar, buna karşı olanları hadsiz / terbiyesiz / hain bile görebiliyorlar.          

Ben bir şeyin farkına vardım epey bir zaman önce, bu bildiklerim bana bir ömür yeter idare ederim demek yerine bu konuda gençler ne düşünüyor onu gözledim, bazı fikirleri saçma gelse de çoğu çok yaratıcı hiç bilmediğim, başka pencere ürünleri idi.

Birçok konudaki hassasiyetleri yaşlılardan farklı idi, çocuklarım bile bana çok şey öğretti. Gündemdeki bir çok konu, insan hakları, devlet vatandaş ilişkileri, çevre hassasiyetleri, özgürlükten anladıkları, LBGT, taciz, tecavüz, hak hukuk ihlali konularındaki hassasiyetleri vs biz yaşlılardan farklı idi.

*- ‘YAŞLANIYORUM’ DİYE…

‘Öğretmendir dövdüğü yerde gül biter’, ‘Abi’dir ne yapsa yeridir!’ vs gibi lafları toptan naftalinli olarak gördüklerini ve en önemlisi vicdanı öncelediklerini gördüm (ama lafla değil ).

Yatılı okul alışkanlığı, bazı küfürleri bıraktım/ azalttım ( cinsiyetçi ) önce, alıştığımız racon hikayelerini / hatıralarını terk ettim.

Hasbelkader edindiğimiz şeyler gereği ben işimi her türlü hal ederim lüksünden vaz geçtim.

Onların dilini anlamak için ve memnunum alıştım artık ve ‘ödüm patlıyor’ yaşlanıyorum ne zaman değişeceğim diğerlerine benziyeceğim, diye.                                                 

Ben gençlere ancak eski zaman hikayelerin, istatistiklerini, hatıralarını anlatabilirim, gelecek onların, onlar anlatsın ben dinleyim, sadece sıkıştıklarında bağırsınlar yanlarında olayım.

‘Ödüm patlıyor yani yaşlanıyorum!’ diye.”

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 375

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 221

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 174

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 375

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 353

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...