Ne Güzel Bahanedir Üzüm, Maksat Bağcıyı Dövmek Olunca
Hadi, dedikodunun dedikodusunu yapalım! İnanın dedikoduların en masumu olacak bu. Birini çekiştirmeyeceğiz zira. Dedikodu yapanları buna “mecbur?? bırakan ana nedeni irdeleyeceğiz.
“Dedi ki” ile yahut “ne yapmış, duydun mu?” ile başlayan bir cümlenin çekim gücü, yerçekiminden bile baskındır. Öyle ki yer çekimi herkesi sizin etrafınıza toplayamaz; ama “duydun mu?”, “ dedi ki” diye başlayan cümleler yok mu? Tek metali değil, kâğıda kadar her şeyi kendine çeken mıknatıslar oluverir onlar. Dedikodu, birilerini yıpratmak isteyenlerin maden ocağıdır. En ufak bir çıngı da en kısa zamanda mamul hale çevirecekleri cevher.
Karalamanın pazar yeri dedikodu belli ki kimilerince öyle etkili bir silah olarak görülmekte ki aslında dedikodusu yapılacakların başında kendileri gelse de bir bakarsınız işine gelmeyen kim varsa onlar hakkında atıp tutmakta, yerden yere çalmaktalar. Hal böyle iken kendi gözündeki merteğe tek söz etmeyip, başkalarının gözüne kaçan tozu dillendirmekten geri kalmayanlardan pek dem vurulmaz nedense. Böylece yanlışa çanak tutulur. Yani çuvaldızın aslında kendilerine batması gerekenler ne çuvaldızı ne iğneyi kendine asla batırmazlar. Ama diş geçiremediklerinden ya da diş bilediklerinden defterini dürmek istediklerinin son çivisini çakmak için ellerindeki çekici ha bire sallar da sallarlar.
Oysa ağzından çıkanı kulağı duymayan dedikoducular mı desek, dedikoduda seviye atlamışlar olan karalamacılar ya da ağzına geleni söyleyebilen pervasızlar mı desek işte onlar, kedi olsalar ulaşamayacaklarını bildikleri ciğer gördükleri kimileri hakkında atıp tutarken şakıyan bülbül kesilir; ama sıra dönüp bir de kendine bakmaya geldiğinde dut yemiş bülbüle dönerler. İşte bu yüzden dedikodu sularının korsanları andıran denizcileri, sırf o erişemeyecekleri ciğerleri karalamak için kapıların gerisinde, falancaların yanında yaptıkları dedikoduların sonuçlarını ganimet bellemiş olmalılar. Birinin üstünü okunmaz halde kalın kalın çizen karakalem, kara çalmaya kadar varabilecek kötülemeler, atıp tutmalardır ki bunlara üstünkörü olarak “dedikodu” diyoruz. Sohbetin yoldan çıkmış hali yani. Karalama, parmakta oynatılamadığından işe gelmeyenlerin üstünü çizmenin öteden beri vazgeçilmezi olmuş demek ki! Birini çekememe, ondaki niteliklere duyulan kıskançlık da kötülüğün mayalarından anlaşılan.
Kedi olmadan ciğer kapmaya çalışanlar, karalamaya kadar varan seyirlerinde yelkenlere dört elle sarılırlar. Zira hedef saptırmaca ufuklarına açılmışken rota asla kendilerine dönmemelidir. Çünkü kendi haklarındaki gerçeklerin konuşulmasını engelleyecek, o gerçeklerin üstünü kapatacak tek örtü, en çok da ulaşamadıkları ciğer gibi gördükleri nitelikleri taşıyanlar hakkında ortaya fırlatı fırlatıverdikleri uydurmaca söylentilerdir. “Cambaza bak” kurnazlığında bulunmak; yani dikkatleri kendinden başka yöne kaydırmak. Belli ki kayınlar, gürgenler, çamların gölgesinde, en ufak yelde kırılacakmışçasına titreyen otlar, öykünüp durdukları sedir ağaçları, zeytin ağaçları gibi olamayacaklarından ormandaki varlıklarını kanıtlamak için kendilerini gölgede bırakanların üstünü çizme telaşına düşebilirler. Çünkü eğer ulu ağaçlar hakkında yalan yanlış ne varsa söylemek üzere şom ağızlarını açmaz iseler, başka ağızlar kendileri hakkında açılacak ve “ot” olduklarını yüzlerine haykıracak. Zaten gülle yemişçesine dibi delik olan yelkenlileri de hepten su alacak.
Ki kendileri hakkında söylenecekler dedikodu filan değil, tümden gerçekler ise üstelik bir de? Yakıştırma, uydurmaca değilse? Böylece hem suçlu hem güçlü kesilip, baskın çıkıp, sazı ele alarak gözden düşürmece, küçük düşürmeceler ile aşılamaz gördüklerini aşındırma çabasında debelenip duranlardan ne de çok var. Hedefe oturtulmamak için hedef şaşırtanlar yani.
Dedikodu, başlanan sohbetin kolu kanadı altında palazlanıp, sonrasında sohbetin kolunu kanadını kıran bir virüs. Hani karahumma, kara veba gibi hastalıkları tanımlayan “kara” kavramı gibi karanlık. Öyle bir virüs ki sahip olduğu akıl, yetenekler, beceri, birikim, görgü, kültür, olgunluk düzeyi ile baş edilememiş kim varsa onlarla baş etmede adeta sözlü alet edevata dönüşmüş halde. Şu bir gerçek; dedikodusu özellikle yapılmak istenenler var. Ki bunun da nedenleri var; hakkında atıp tutarak gözden düşürülmek istenenlerde olup da atıp tutanlarda bulunmayanlar mesela. Yani kısaca “yeterlilik” denilen nitelikler. Çekememezlik, kıskançlık, haset uyandıran şeydir ne de olsa yeterlilik!
Apartmanlarda en çok giriş katı üstünde oturanlar ile, işyerlerinde hep geciken, masa başı onun için evde yarım kalan uykuya devam noktası, uyuklama yeri olan bal yapmaz arılar için bal yapan arılar üstü çizilmesi gerekenlerdir. Bal yapmaz arılar için bal arıları, kendindeki tüm noksanların onda sırıttığı, seyri acı veren tabloları andırır. Diyeceğim, bal yapmaz arılar, bal arılarını sevmez. Sevmediklerinde de yapacakları tek şey vardır; sokmak!
Dedikodu, iki kıyılıdır; anlatan ve dinleyen. Anlatanlar yani laf söz taşıyıcılar kimileyin kendince bir çıkar peşinde olduklarından birini karaladıkça karalama çabasındadır. İşi gücü umursamadan kapı kapı, kat kat, oda oda dolanıp duydukları ne varsa doğru mu, yalan yanlış mı diye sorgulamadan ortaya saçarlar. Saçtıklarının yerini doldurmak için de ağızları arayıp, ortamda göze batacak bir şeylere bakınıp, uyduracakları yeni dedikoduların tohumlarını toplarlar. Ellerindeki güya dedikodu verileri hele de istedikleri gibi at koşturmalarına fırsat vermeyecek kişilere ait ise… O vakit, pireyi deve yapmak rolüne soyunurlar. Dinleyenlerin rolü de duyduklarını bire on katarak sağda solda anlatmaktır.
Midesi tatlıya düşkünlerin kulaklarının tatlısı dedikodu olduğundan olmalı, dinleyenlerden biri olsun çıkıp demez ki “bu söylenenler ya doğru değilse? Anlattıklarının doğru olup olmadığını biliyor musun da gerçekmiş gibi bahsediyorsun? Yalan yanlış şeyler çıkacaksa eğer anlattıkların, sen de yalancı belki de iftiracı durumuna düşmeyecek misin o zaman? Kesinliği su götürür dahası olmayacak şeyler gibi gözüken bu yanlışa biz de dahil oluyoruz. Ki hakkında konuştuğun kişileri hepimiz tanırız, konuyu biliriz. Ben, her duyduğuma inanmam.” Eğer dedikoduya çanak tutmayıp da böyle diyenler çıkmış olsaydı dedikodu bataklığı çoktan kurur, beli kırılırdı. Kötülemeden öteye geçip, çamur at izi kalsın mantığına dönüşmezdi. Sanırım çayın, kahvenin yanında tatlı niyetine dedikodu kabul gördü çoktandır.
Karalama hatta çarpıtmaya evrilebilen dedikodu, bir bakıma trajedi bir bakıma da trajikomik haller demek. Neden mi? Kendi çıkmazından kurtulmayı yaydıkları dedikodu ile sağlama peşinde olanlara bakınca şöyle bir… Aslında neyin hakkında atıp tutmakta iseler onları en çok kendileri yapmaktalar belki de! Başkalarına yakıştırıp, diline doladıkları, aslında kendi ayaklarına dolanacak kendi işleri, durumları ise ya? Yerdikleri ne ise, o yerdikleri her an kendilerinde görülen olağan haller ise? Saman altından yürüttükleri su diyebileceğimiz art niyet güdülerek yapılan dedikoduların öznesi bambaşka kişiler olsa da aslında gerçek yaşamda dedikodu diye anlatılan haltları işleyenler kendileri olduklarından gizli özne de kendileri olmuyorlar mı o halde? Kendi yutar salkımı ele verir talkını hesabınca.
Aslı astarı olmasa da birilerinin arasını açmaktan birilerini yok hükmüne getirmeye her şeye gücü yetebilen dedikodu batağının hiç emekli olmayacak dalgıçları şunu iyi bilmektedir ki diş bilediklerine ne kadar çok atıp tutarlarsa onların adı o kadar negatif bellenecek. Üstelik bu sayede dedikoducunun kendisi hakkında laf söz edilmesine de fırsat kalmayacak. Bu yöntem, bulanık su dalgıçları arasında ilk kuraldır.
Güya çene çalmak gibi görünürken aslında arkadan kuyu kazmaların en eskilerinden olan dedikodu ağısı ya da diğer deyişi ile ağusu etrafında çöreklenenler, neden bu ağının bağımlısı olmuşlar diye bakarım. Anlattıklarım dışında, sanırım, dopdolular karşısında sırf kendi noksanlıklarına paravan olması, yavanlıklarının sırıtmasını engellemek için kullandıkları bir sinema perdesi bağımlıları için dedikodu, karalamaca. Böyle bir sinema perdesi olsun ki önlerinde, o perdede bambaşka bir film oynatsınlar, kendilerini anlatan filmler yerine. Bağa, üzüm yemek için değil, asma çubuğunu dikip, bakıp, budamış, sulamış, emek vermiş bağcıyı dövmek belki de ürününü elinden almak için gireceklerdir.
Balçığa dalanlar, berrak sulardaki gibi mercanlar izleyemeyeceğinden bulanık sulara batanlar ortalığı da bulandıracaktır haliyle.
Yorumlar yükleniyor...