KOYU BİR CEHALET İÇİNDEYİZ
Köşe Yazısı

KOYU BİR CEHALET İÇİNDEYİZ

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
04 Jul 2025 14 dk okuma 170

*- AMAÇLARI BELLİ Yıllar önce konuyu ele almıştım. Bir defasında da, İsrail’de, Tel-Aviv’de derviş (!) yetiştiren üniversiteyi anlatmıştım. Amaçları belli idi… Sanki hepsi yeminli idi. Tabii ki İsrail’in vereceği talimatlara uymak için… Şimdi bunlara benzer birinden söz edeceğim. Dervişlik yapan İngiliz Ajanı Vambery’nin itiraflarını anlatacağım.

Meslektaşım Doğan Prepol ele almış Mehmet Çelik Bey’in araştırmasından.
Şimdi, ‘Osmanlı torunuyuz!’ diye övünenlere de kapak olsun.
Önce Türkçe öğrendi, sonra dinini, kılığını ve adını değiştirdi.
Adı Arminius Vambery idi, Türklerin arasına Reşid Paşa adıyla sızdı.
Devletin en üst makamlarında bulunanların arasına karıştı.
Padişah Sultan Abdulhamid’le dostluk kurdu ve güvenini kazandı.
Anadolu ve Ortaasya seyahatlerine çıktı.
Artık o bir derviş idi.
Tam 4 yıl Osmanlı topraklarında yaşadı.

Osmanlıcayı mükemmel denebilecek kadar iyi konuşuyordu.
Hiç kimse ondan kuşkulanmadı.
Herkes tarafından büyük saygı ve itibar gördü.
Ta ki, yıllar sonra Londra'ya döndükten sonra anılarını yazınca deşifre oldu.
O bir İngiliz casusu idi!
Anılarında şunları yazıyordu:
"-Derviş kimliğiyle aralarına girdim.
Eğer hakiki hüviyetim meydana çıkmış olsaydı, değil burada, Osmanlı Sefarethanesi'nin has itibarlı misafiri olabilmem, hayatım dahi tehlikede olurdu.
- Ben Reşid Efendi, sefirin has misafiri ve dostu olarak bu Türk hacıları nezdinde gün geçtikçe itibar sahibi oluyordum.
- Öyle saf ve mert insanlardı ki, kendi hayatlarında yalan söylemedikleri için, hiç kimsenin ne sebeple olursa olsun yalan söyleyebileceğine, hele hakiki hüviyetini saklayacağına asla ihtimal vermiyorlardı.
- Türkler en mert, saf ve güvenilir insanlardır. Muhataplarını da kendileri gibi bilirler ve her söylenene itimat ederler. Bilhassa dini ve manevi bahislerde kimsenin yalan söyleyeceğine asla ihtimal vermezler.
- Benim tam bir derviş hüviyet ve şekli içinde ve alıştıkları üslup ve hususiyetlerle aralarına girdiğim Türkmenler, kısa zamanda öylesine bağlandılar ve inandılar ki, kazancımı tarif edemem.
- Birçok hasta benden şifalı nefes istiyor, bazısı hekim olduğumu zannederek tedavi olma yollarını araştırıyorlar, bazısı ilaç yapmamı rica ediyorlardı.
- Ve ancak sorulan suallere cevap veriyordum.
- Binlerce kadın, çoluk çocuk, kız, ihtiyar, genç etrafımızı sardılar.
Birbirinin üstüne yığılmış bizi görmek, sevap olur diye ellerini üstümüze sürmek, ellerindeki testilerinden bizlere birer yudum içirdikten sonra bu suyu her derde şifa olarak saklamak, hayır duamızı almak için rahat nefes aldırmaz olmuşlardı.
- Türkmenlerin hepsi İslam'dır. Yalnız dinlerini de hakiki manasıyla bilmezler.
Birkaç kelime din konuşan başlarına imam olur. Ben de onu yaptım.”
Kaynak:
İngiliz Casusu Vambery'nin Günlükleri
Daha niceleri içimize sızarak, bizi inandırarak, güvenimizi sağlayarak yalan yanlış bilgilerle donatılmamızı sağladılar ve ‘Bu doğrumudur?!’ demediler.

Kaç kez de ‘Şüphe doğruya götürür!’ dedim.

Nedense hala bazı tiplerden şüphe etmiyor, onlara inanıyoruz.

Daha doğrusu inananlar yine içimizden çıkıyor.

Bizi ikiye bölmek de bunların asıl işleri.

Türkiye’yi bölmek ve bizi birbirimize düşürmek amaçları.

Bizi ‘Ganimet’ olarak görenlere dikkat etmeliyiz…

Ne olursa olsun birlik ve beraberliğimizi bozmamamız gerekiyor.

Araştırmayı sevmeyen, her söze duyuma inanan bir toplumuz!

Oysa Müslüman O’dur ki; feraset sahibidir…

Her duyduğuna, her söze inanmaz, araştırır, değil mi?

Cehaletiniz ve saçma sapan hassasiyetlerimizi bilen, istihbarat servisleri bizi hep böyle, bizi birbirimizle vuruşturmuştur.

Hala çok da değişmiş değiliz.

Çünkü diplomalılarımız çoğalmasına rağmen cehaletimiz diri bir şekilde ortalıkta sapasağlam duruyor.

Bu nedenle yoksullukla, enflasyonla boğuşuyoruz...

Bu nedenle bazılarımız kısa yoldan köşe dönebiliyor…

Tüm Müslüman ülkelerin hassasiyeti gerçek olabilseydi, Filistin’de binlerce çoluk, çocuk katledilmezdi.

Hassasiyet sahibi olduğumuz, büyük bir yalandır.

Bu durumlar, dini ve manevi değerlerin hassasiyeti değildir, dini ve manevi değerlerden çok habersiz oluşumuzun ve pas tutmuş vicdanlarımızın, koyu bir cehaletidir.

Bu cehalet, karanlığı sever, aşırmayı ve öldürmeyi sever.

Bunlar, ne dini ve ne de insani hassasiyetlerimizdir.

Akıldan yoksun hassasiyet hayvanlarda bile yoktu....

*- KÖR KATIR WARWİCK

Kör katır Warwick in hikayesini bilir misiniz?

Aslında bu bizim hikayemiz...

Yıllar sonra doğduğu çiftliği ziyaret etmek için arabası ile yola çıkan adam bir anda arabasını tarlaların arasında bir yerlerde çamura saplanmış bir halde bulmuştu.

Araba ne ileri ne de geri gitmiyor, lastikler patinaj yapıyordu.

Bir süre direksiyon gaz ve vitesle uğraştı durdu sonra da yakında görünen bir çiftliğe yürüyerek gidip yardım istemeye karar verdi.

*- KİM ACABA?

Çiftlikte rastladığı yaşlı köylü, adamı dinledi, bulunduğu yerden arabanın saplandığı yere ve arabaya baktı, sonra da ‘Yaşlı Warwick halleder!’ diye mırıldandı ve ayağa kalkıp çiftliğin ahırına doğru yürümeye başladı.

Adam, ‘Warwick’in kim olduğunu!’ düşünerek takip ettiği yaşlı köylünün ahırdan yaşlı ve kör bir katırı çıkardığını şaşkınlıkla gördü.

Warwick bir şehrin adıdır ve batıda çiftlik hayvanlarına sevilen insanların ve şehirlerin isimlerini vermek garip değildir.

Çiftçi bir balya da kalın halatı yüklendi ve arabanın yanına katır, çiftçi ve kazazede birlikte gittiler.

Yolda adam çiftçinin elinde kamçı olmadığını fark etti ve şaşırdı.

Arabanın yanına geldiklerinde çiftçi halatın bir ucunu arabanın tamponuna diğer ucunu da Warwick in koşumlarına bağladıktan sonra da bağırmaya başladı:

‘Hadi Jack, hadi Ted, ha gayret Fred!, hadi davran Warwick!’

Yaşlı katır ismini en sonunda duyduğu anda büyük bir gayretle ileri atıldı ve arabayı saplandığı çamurdan çekti çıkardı.

*- ÇELİMSİZ YAŞLI KATIR

Adam çelimsiz yaşlı katırın gücüne şaşkınlıkla baktı sonra da köylüye teşekkür etti ve sordu:

‘Neden Warwick’in ismini söylemeden önce o kadar isim saydın?’

Köylü güldü ve soru ile cevap verdi:

“Warwick'in kör olduğunu görmedin mi?” ve konuşmasını sürdürdü

‘Kendisini bir takımın parçası hissedince Warwick hep daha becerikli olur. Eğer kör olmasa idi çamura gömülmüş arabayı asla yalnız başına çıkaramazdı. Bu kadar ismi sıraladığım zaman kendisi ile birlikte çalışan bir kaç katır daha olduğunu sandı, heyecana kapıldı ve üstüne düşeni yapmak için olanca gayretini verdi.’

Öyküde biri aritmetik öbürü geometrik olarak fayda arttıran iki kavram görüyoruz:

‘Yardım’ ve ‘dayanışma!’

*-  NEYE İNANIYOR?

Bu öyküde dayanışmanın kendisi yok ama ruhu bile yeterli olmuş.

Dünyada ve Latin Amerika'da ‘vicdanın sesi’ olarak nitelendirilen yazar Eduardo Galeano ne güzel özetlemiş

“Ben ‘yardım’a inanmam, ‘dayanışma’ya inanırım;

Yardım çok vertikal (dikey); yukarıdan aşağı doğru bakan bir ilişkidir.

Dayanışma ise horizontaldır (yatay); ötekine saygıyı ifade eder ve ondan öğreneceğin şeyler olduğunu hissettirir.

Yardımlaşmanın olmadığı bir dünya cehennem gibi olurdu.

Ama dayanışmanın -hele ‘öteki’ ile birlikte yapılabilirse - olduğu bir dünya Cennet olur.

*- DAYANIŞMA YARATILMALI

Bunun için de kafayı değiştirmek gerekiyor.

Sizin gibi düşünen ve davrananlarla tabi ki dayanışma kolay olur.

Ama sizin gibi düşünmeyen, ‘sizden’ olmayanlarla ortak hedef ve üslubu yakalayıp dayanışmayı yaratabilirseniz üretilen fayda eşsiz olur.

Dayanışmayı yaratabilmek en büyük mücadelelerin kazananı olmaktan bile daha değerlidir.

Aslında bu öyküde Warwick hiç kamçı kullanılmadan, tamamen diplomatik bir maharetle ‘ikna’ edilmiş, ben diplomatların kazandıkları barışın, orduların kazandığı savaşlardan daha faydalı ve kalıcı olduğuna inanan azınlıktanım...”

Bu anlatımdaki, yani hikayedeki olay bize bazı gerçekleri gayet güzel anlatmaya çalışıyor.

*- URLA İLE MANİSA’NIN FARKI

Urla Sanayisinde ‘Kardeşler Oto Lastik’i Gündoğan kardeşler çalıştırıyor.

26 yaşındaki Çağdaş Gündoğan üç aylık bir kız bebek babası.

‘Senin gibi yaşlılarla sohbet etmeyi seviyorum, çünkü hayatın gerçeklerini öğreniyorum, benden bekledikleri bir şey yok, ama benim sizlerden beklediklerim çok fazla!’ diyerek iki kent arasında bir örnek verdi;

‘Manisalı bir arkadaşım, şehirlerinde bir artı bir evin kirasının 10 bin lira olduğunu söyledi. Urla’da ise biz yerli olmamıza rağmen 40 bin lirada aşağı bir daire bulamazsınız!’ diyerek içini döktü.

Siyasetle ilgilenmediğini, sadece işini ve geçimini düşündüğünü anlatan Çağdaş usta, dengenin pandemiden sonra Urla’da çok değiştiğini söyledi.

Karşılıklı bazı örnekler verdik.

Bu arada müşteri beklediği için böyle rahatça sohbet ettiğimizi de belirteyim.

Yani işler kesat!

Şimdi de Çağdaş Gündoğan için anlatalım:

*- PENCEREYE KONAN KARGA

“82 yaşında bir baba, 50 yaşındaki oğluyla kanepede oturuyor.

Oğlu başarılı, eğitimli, ciddi.

Baba sessiz, biraz zayıf ama tetikte.

Aniden pencere kenarına bir karga konar.

‘Bu ne?’ diye sorar baba, kısık sesle…

‘Bir karga, baba!..’ diye cevap verir oğul sakince.

Birkaç saniye geçer.

‘Bu ne?’ diye tekrar sorar baba.

‘Az önce söyledim ya, bir karga!’ der oğul, biraz sinirlenerek.

Bir sessizlik anı daha.,,

‘Bu ne, oğlum?’ diye sorar baba üçüncü kez.

Şimdi oğul sesini yükseltir:

‘Bir karga, kahretsin! Kaç kere söylemem gerekiyor?!’

Baba hiçbir şey söylemez.

Ayağa kalkar ve yavaşça odasına girer.

*- ‘BABA BU NE?’

Bir süre sonra elinde eski, yıpranmış bir defterle geri döner.

Dikkatlice karıştırıyor ve oğluna uzatıyor.

‘Lütfen bunu oku!’" diyor sessizce, yani kısık sesle!...

Oğul okuyor:

‘Bugün üç yaşındaki oğlumla kanepede oturuyordum. Pencereye bir karga kondu.

Oğlum bana 23 kez sordu:

‘Baba, bu ne?’

Ve her seferinde gülümseyerek cevap verdim:

‘Bu bir karga, canım…’

Ona sarıldım, başını okşadım - merakına minnettardım.

Sevgi ve sıcaklık dolu bir andı.’

Oğul sessiz.

Bakışları boşlaşıyor.

Ve yüreğinde sessiz bir utanç yayılıyor.

Neden?

*- BAŞTACIMIZ OLMALILAR

Çocukken bize sonsuz bir sabır verilir - ama ebeveynlerimiz yaşlandığında, tam da onlara karşı olan sabrımızı kaybederiz.

Ama onlar büyük bir şey istemezler;

Para yok, hediye yok!..

Sadece biraz zaman.

Biraz yakınlık. Biraz kalp.

Çünkü bir gün biz de o kanepede oturuyor olacağız.

Ve umarım biri aynı soruyu 23 kez yanıtlar - rahatsızlıkla değil.

Ama sevgiyle…’

Bu paylaşımı Ersin Özçetin yapmış…

*- ‘BORNOVALIYIM!’

Urlalı lastik ustası Çağdaş Gündoğan’la sohbet ederken Bornovalı olduğumu söyledim.

İstanbul ya da başka şehirlerde ilk lafım hep ‘Ben İzmirliyim!’ demektir.

İzmir’de ise lafa ‘Ben Bornovalıyım!’ diyerek başlarım.

Şimdi de, çocukluktan, gençlikten bu yana görmediğin Orbay Koparal’dan söz edeyim:

Orbay Koparal kalemini güzel kullanan, kentin sorunlarını ele alan, güzellikleri anlatan, şiir de yazan Bornova’nın tanınmışlarından biri.

Şimdi de ‘İZMİRİN SERSERİ AŞIĞI!’ başlığıyla kentimizi tanıtmaya çalışmış.

Paylaşmadan edemem!

*- İZMİR’İN ÇİÇEĞİ SELLUKA KOKUYUR HER YER

‘Bir çocuk iyot soluyor güvertede,

Martılar simit avlıyor, balıklar özgür,

Karabataklar suya dalıp dalıp çıkıyor

Satsuma çiçeği kokuyor tenimde Gümüldür,

Çatalkayanın çatalından dolunay çıkıyor,

‘Giderim bir gün bu şehirden!’ diye aklım çıkıyor,

Kilim dokuyor kadınlar Bergama da, çile dokuyor,

Uzak dalgalar hasretinde nergis yüklü Karaburun,

Mordoğan ufkunda suları yakıyor güneş,

Meltemler poyrazla, imbatlar lodosla kardeş,

İğnesi mi paslı oltaların, ağlar mı esrik kopuyor,

Balıkçımı ihtiyarladı, teknemi yorgun,

Belkahve’de telvesi bol bir kahvedir içtiğimiz,

Antik zamanlar bakısı durmakta fincanımızda,

Ormana düşen yağmur bir yanım, bir yanım deniz,

Ötelerde levanten bir kadın şarkı söylemekte,

Manolyalar tünekteki güvercindir dallarında,

Ve kelebekler yaseminlerle dans eder Bornova’mızda,

Anasonlu, nihavent bir bulut vurmuş Alsancağı,

Bakır çalığı akşamlarda hüzzam yaşadım,

Kordon boyunun palmiyeleri iyot tutsağı,

Hangi çiçeği tutsam dalından sevdaya kokuyor,

Gönlümdeki prangayı ömrümce koparamadım,

Beni serseri aşığı eden bu şehir,

İkide bir;  durup durup başımı belaya sokuyor...

Orbay Koparal’a İzmir’in bu güzel anlatımından dolayı teşekkür ediyorum.

‘İstanbul aşığı!’ yöneticiler biraz da İzmir’in güzelliklerini görsünler.

Sevgili Orbay Koparal’a bir kulak versinler…

*-

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

EN BÜYÜK ÖDÜL

*- YANILGI Hayatın en büyük yanılgılarından biri, mutluluğu “bir gün”e ertelemek. Oysa zaman geri alınmıyor; yaşananlar silinmiyor ve hangi günün son günümüz olduğunu bilmiyoruz. Kendine iyi gelmek için hayatının kusursuz bir hale gelmesini bekleme. Çünkü bazen hayatı gerçekten yaşamak, ‘sonra’ dediğimiz şeyin hiç gelmeyebileceğini fark etmekle başlar. Sağlıklı ömürler diliyorum…

26 Oct 2026 221

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 378

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 222

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 175

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 375

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...