“Kişe??den Anlamayan Tavuk, Kovulduğu Tabağa Yine Konan Sinek
Kondukları yemek tabağından defalarca kovulmalarına karşın hala aynı tabağa konmaktaki ısrarcı sinekler, öğrenme yetisine sahip olmadıklarından yaparlarmış bunu. Kovulmaktan anlamazmış yani sinekler.
Komşu bahçelere dadanan tavukların hali de sineklerden geri kalmaz. Evin ya da komşunun
bahçesinde, ayakaltında olmaları istenmeyen tavuklar “kişe” denilerek kovalanır. El kol
savurtularak kişelenen tavuklar, ilkten, istifini bozmadan eşelenmeyi sürdürür. Ne zaman
bahçe sahibi üstlerine doğru hamle ederse gönülsüzce az öteye kaçışırlar. Ardından çillenmesi
için gözüne bakılıp, sulanan maydanoz, tere, yeşillik tohumu serpilmiş tarhları talan
edercesine yeniden eşelenir de eşelenirler. Tavukların doğası budur. Kişeden anlamazlar.
Kişeden anlamayan tavuklar ve kovulmaktan anlamayan sineklerin bu halleri ile birebir
benzeşme gösteren kimilerini gördükçe… “Ortak genler taşıdıkları akrabalarına bu kadar
benzemiyorlardır” diyesiniz gelir. İnsan olmak zor, hep söylendiği gibi; ama belli ki
karasinekler gibi olmak için can atanlar, yarışanlar var.
Hem işlerine öyle geldiğinden hem de yozlaşmanın koyusunda gezindiklerinden neyin, ne
zaman, nerede yapılmayacağını öğrenmemekte direnenlere katlanır olduk şimdilerde. Nerede
ne yapılır, ne yapılmaz gibi incelikleri bilenlerden değil, bilmezden gelenlerin çokluğunda,
yerli yerinde davrananlar, denizanası sürüsü arasında kalmışa döndü desek abartı olmaz. Öyle
ki yakışıksız her hal, aklı başında ne varsa ona “aklını alırım haaa!” seslenişlerinde bulunur
bile oldu. Yani yanlış, doğruya parmak sallar oldu. Hala var mı bilmiyorum, evvelce kimi
sınavlarda dört yanlış bir doğruyu götürürdü. Yanlışın, doğruya sille tokat girişmesi o
zamanlardan mı başladı acaba?
Toplum denizinde, denizanası çarpmışçasına yangı hissettiren zehirli salgılar içinde
kalakalanlar günyüzü göremeyecek haliyle. Birileri estire tozuta kendince gün, günyüzü
görecek ama; denizanası rolüne bürünüp. Herkesi bağlayan yasakları, yazılı kuralları değil,
kendi kurallarını umursayarak. Öyle çok var ki artık onlardan! Herkes için geçerli kurallara
uyanlara, denizanası kesilmekte onlar.
Demek ki bizlerden kimileri kendi doğasını, insan olmayı öğrenmeden önce başkalaşıp, sinek
olmaya eğilimli. Kaçınılması gerekeni gözünü kırpmadan yaparken asıl yapılması gerekeni
çiğniyor. Yoksa onlar Kafka’nın pek uzun öyküsü Dönüşüm’deki Gregor’un başına
geldiğince insan olarak yatıp, dev bir böcek olarak uyanangillerden olmasın! Hoş, orada konu
bambaşka olsa da insanın sineğe dönüşümü, her şeyin doğrusunu öğrenip, yapmaya
direnmekle başlıyor anlaşılan.
Eğer daha en başta yakışanı, doğru olanı yapmamız gerektiğini öğrenebilmiş olsa idik
tehlikeli sulara dalmazdık. Diyelim ki “burada suya girilmez” levhası olan bataklık gibi
birikintilerde yüzmeye kalkmazdık. “Burada av yasaktır” tabelasına rağmen soyu
tükenmekteki hayvanından bitkisine canlıları değil avlamak onların bölgesinden geçerken
rahatsız etmemek, yanlışlıkla ezip, çiğnenememek için araç hızımızı olanca azaltır, dikkat
ederdik. Eğer kişeden anlamayan tavuk, kovulmaktan anlamayan karasinek olmayı değil de
gerçek anlamda insan olmayı öğrenebilse idik iç içe yaşamın berbatlığında gürültü, rahatsızlık
verme gibisinden kendi ev içi taşkınlıklarımızı alt, yan hanelere gece gündüz ihraç etmezdik.
Öyle ya, tavanlar da, tek tuğladan ibaret duvarlar da sınırdır bu iç içeliğin çekilmez hal
alabildiği “ortak yaşam” tanımlı blok keşmekeşinde.
Öğrenmeyi, okumadan alim yazmadan kâtip olmaya indirgemiş hatırı sayılır çokluğun
sunduğu eldeki verilere bakınca… Dahası zengin olmanın bile kendinden başlayıp başkalarına
kadar zarar verici eğilimleri körükler hale geldiğine bakınca… Zenginliği bile öğrenememişiz.
Para çokluğunda kalmış varsıllık. Zenginliği bile fakirleştirmişiz deyim yerinde ise.
Zira zengin olmak, tek çok paralı olmak olarak anlaşılmış, öğrenilmiş ise o zaman geri kalan
her şeyden fakir kalınmıştır. Etikten, görgüden, Dünya’nın “bir oyun, eğlence, daha çok mal
ve çocuk sahibi olma yarışı” platformu diye tanımlandığını bilebilmekten yana fakirlik
mesela. Böylesi bir zenginlik zaten kimseye hayır getirmemiş, getirmiyor, sıkça da
duyuyoruz.
Varsıllık, dilediğince para harcamada alabildiğine korkusuzluktur daaa… Paranın alabileceği
tüm sabun, deterjan, sirkenin bile sonradan arındıramayacağı alanlara para döker oldu
sonradan görmüşlüğün kokuşmuşluğundaki bizim türedi zenginler. Nasıl olduysa oldu da göz
açıp kapayıncaya dek nereden nereye geldiklerine dair öyküleri pek de ipe sapa gelmez
buldumcuk delileri biti bitiverdi her yanda. Dünya zenginlerine de mi bakmadılar, bunca para
ile neler yapıyorlar diye? Kopya çekmek bazen iyi olabilir.
Paraları ile olmayacak taşkınlıklara kalkışan bizimkileri aratmayacak Dünya’nın geri
kalanından duyulan haberlerin yanında zenginler listesinin başındakilerin sanata, spora,
bilime, sağlığa katkıları haber oluyor en çok. Kimisi, çocuklarının eline cep telefonu bile
vermiyor imiş. İçlerinden, kısacık ömründe yalnızca tek renk bir penye ve kot pantolon giyip,
kendi saklı hırslarına değil, bilime, teknolojiye, buluşlara katkıyı yeğler görüntüleri ile
bilinenler var. Görünmeyen hayatları nasıldır, iyi midir, kötü müdür bilemeyiz; ama dışa
yansıyan izlenimleri, profilleri bu. Bizdeki arabesk tınılı sonradan görmeler, paranın iyi bir
uşak, kötü bir efendi olduğundan habersiz gibiler sanki. Böyle olunca yolunu şaşırmadan,
kendini kaybetmeden zengin olup, hep de dengede, aklı başında kalmak zor zanaat. Ki tek
paraya para dememek olmamalı varsılın eğlencesi, ille sanattan bilime, edebiyattan,
sinemadan spora çok başka alanlarda da yaşadığı ortamı zenginleştirmek olduğunu kavramak
olmalı. Zenginlik denilen sorumluluğu, her anlamda taşkınlık, aşırılık yapmakta özgürleşmek
sananların giderek çoğaldığını görmek, zenginleşerek fakirleştiğimizi görmek demek aslında.
Müze kuran çıkmıyor mesela böylelerinden. Kendi doğup büyüdükleri yerlerin hala ayakta
kalmış özgün mimarisindeki evleri, yapıları restore edip, ayağa kaldırmıyorlar. İçini, ait
olduğu çağın gerçek eşyaları ile döşeyip, kültürel bir yapıt bırakmıyorlar arkalarında.
Doğdukları yerlerden çok tatil beldeleri gibi ortamlarda olmayı yeğliyorlar. El becerisi isteyen
diyelim ki marangozluk, demircilik, semercilik gibi kaybolan sanatlarımıza, organik tarıma
yönelik gençleri eğitecek çabalarını duymadık. Botanik bahçeleri kuranı var mı?
Kütüphaneler açmıyorlar öyle aman aman. Hiç de zengin sayılmayanların kişisel çabaları ile
kütüphane kurma çalışmaları sıkça duyuluyor ama. Kadim bilgilerden, astrolojiden tarihe, tıp
bilimine, ilaç, yemek reçetelerine, en eski birkaç bin yıllık sözlüklerimize kadar el yazması
kitaplarımızı toplayıp, topluma eski yazmalar müze kütüphanesi halinde sunanı oldu mu,
bilmiyorum. Giderek artan yalnız yaşayanlar, hastayı da hasta yakınlarını da çok zora
düşüren parkinson ya da alzaymır gibi hastalıklardan çekenler ve onlara bakan yakınları için
yardım eli oluyorlar mı acaba? Özellikle kimsesi kalmışlar, bu hastalıklar ile baş edemeyenler
için hastaneler, bakım evleri gibi yerler açma girişiminde bulunanı var mıdır? Bu
gerçeklerden ve halden anlamadan çok uzaklaşmış ama gösterişte o kadar ilerlemiş haldeler ki
kimileri, kültürel haberlere değil, magazin ya da hiç olmayacak haberlere özne oluvermişler
bir bakmışsınız!
Belli ki ne kadar ışıltılı, pırıltılı giyinip, takıp takıştırsak da köklü değerlerden yoksun olunca
insandan sineğe dönüşebiliyoruz. Onca pırıltı, gösteriş içinde en pis, fena, kötü şeylere konma
eğilimi baskın çıkabiliyor diyeceğim.
Uzak kalınması gereken en zararlı şeyler öğrenilmemiş ise sonuç bu olacaktı zaten. Taş atıp,
kol yorulmadan edinilen ünü, zenginliği hazmedemeyince bunlar ile kendini yiyip bitirenlere
dönüşmek işten bile olmayacaktı haliyle. Malum, mide boşken fakirdir, dolu iken zengin.
Ama dolu mide hazım ister. Hazım için de salgı gerek. Eğer kültürden, iyiye doğru
gelişimden yana olmak yeğlenmez de mideyi delen asit fazlalığı yeğlenirse o zaman pusula
fena şaşıyor. Diyeceğim, mide ne kadar dolu ise o kadar hazma gereksinim var. Ölçüde
şaşmayarak.
Hani, bir an önce yetişkin olmaya özenen üç yaşında var yok bir kız bebek, annesinin otuz
sekiz numara topuklu ayakkabılarını giyip, dolanmaya kalkınca kaçınılmaz olarak
yalpalayacak, düşecek ya! Düşerken de etrafında ne varsa kırıp dökecek. İşte büyümek olsun,
kıt kanaat geçimden hesapsız zenginliğe ani fırlayış olsun adım adım hazmedilecek şeyler
bunlar. Adımlarından öğrenilecek dersler olan olgular. Üç yaşındaki kız çocuğu annesinin
topuklu ayakkabılarını giymeden önce patik, bebek ayakkabısı, çocuk ayakkabısı giyecek iken
tutup da topuklu ayakkabı giymeye kalkarsa neler olacağı ortada. Larva olmadan kelebek
olunmaz. Larvalığı kabullenip, yaşayabilmekte tüm sır.
Zengin olmak herkesin harcı olmamalı ki kimileri hakkını veremiyor. Ama parası ile her
anlamdaki güzelliklerin hakkından gelir, canına okurlar çıkabiliyor. Para ile alınacak,
yapılacak ne varsa onların ortasında kişeden anlamayan tavuklar gibi eşelenmek değil belli ki
varsıllık. Olmayacak yerlerde hiç eşelenmemek demek aslında! Paha biçilemez zenginlikleri
yani erdemi, düzgün olan her şeyi, değerleri kaybetmemek asıl zenginlik, konukları
olduğumuz yeryüzünde. Bunlar kaybedildiği zaman zenginlik tek parasal anlamda kalır ki
azın çok olduğunu bilebilenlerin karşısında bir sıfırlanmadır bu. Eksilere düşüştür hatta.
Kovuldukça yeniden ve yeniden kovulduğu ekmeğe, yemeğe konmak için uçuşan sinekler
gibisinden başkalarının masasından beslenerek olmamalı hem gerçek zenginlik. Bunu
öğrenmek, hala çözülememiş o tek denklemi, problemi çözmek olacak belki de.
Sinekler değil ama kişeden anlamayan tavuklar bile kişelendikleri yerlerden aldıklarını
yumurtaya çevirip, geri veriyor. Yani aldığının karşılığını vermeyi bilen doğadalar. Sinekler
ise her defasında savurtulmalarına karşın tekrar tekrar sandalye çekmeden masaya konuk
olup, yiyip, içip sofradan kalmak, geriye de mide bulantısı bırakmak huyundalar, biliriz.
Malum, “sinek küçüktür ama mide bulandırır” denmiş.
Bir sineklik ile karasinek sorunu hallolsa da sineklerden kişeden anlamayan tavuklara kadar
insanların öğreneceği bir şey var; ne, ne zaman, nerede yapılmamalı… Ve ne, ne zaman,
nerede yapılır. Ne yolla yapılırsa çirkinliğe girer, nasıl yapılırsa doğru yol izlenmiş olur! Bu
belirleyicileri yol haritamız bellersek o kadar zengin olacağız ki o zenginliğin yanında sınırsız
banka hesabı zenginliğimiz altında ezilmeyeceğiz. Üstelik kabarık banka hesabımız ile
kendimiz dışında bugünleri borçlu olduğumuz toplumumuza da yarar sağlayabileceğiz.
Yorumlar yükleniyor...