KARŞIYAKALI LEMİ!....
*- YALANI ANLAŞILIR Böyle şaka mı olur? Halit ismindeki aklı başında bildiğim bir büyüğüm şu notu göndermiş: ‘Dünyanın en güzel küfür eden adam!’ başlığıyla… Bir yazıya ya da söze ‘Dünyanın’ diye başlayanları dikkate almam. Çünkü ‘yalan’ söylediğine inanırım..
İşte bunu bilen yok…
Yani hiç ama hiç kimse ‘Dünyanın en iyisi’, ya da ‘güzeli’ yani aklınıza hangi sıfat ya da fiil geliyorsa gelsin, mutlaka ata sözümüzde olduğu gibi ‘El elden üstündür..'
Yani Halit Bey’in yazdığı gibi, ‘Dünyanın’ sözü yanlıştır.
Ama ‘En güzel küfür eden adam’ diyebiliriz, Datça aşığı olduğu için Datça’da toprağa verilen ‘Şair’ Can Yücel için…
*- İNKÂR ETMİŞTİ
Sarıyer Belediyesi’nin on yıl kadar önce davet ettiği, bir ‘Can Yücel’ gecesine davetli idim.
Birçok kişi anılarını paylaştı.
‘Dostu’ ve ‘Hayranı’ olduğu tanıtılan bir kişi, kesinlikle ‘Can Yücel’ in ‘Küfürbaz’ biri olduğu söylentisinin yalan olduğunu, kendisinin de bunu kabul etmediğini örnekleri ile anlatmıştı.
Can Yücel, ‘Küfürlerin’ anonim olduğunu, internette dolaşanların ‘mizah yönü kuvvetli’ kişiler ya da ‘meraklılar’ tarafından kendisine affedilerek yazıldığını söylemiş, bu kişiye…
İsim aklımda tutamadığım ve not almadığım için bu ‘Can Yücel’ hayranının adını ve anlattıklarını yazmamıştım.
Şimdi ‘Sansürleyerek’ Halit Beyin anlattıklarını paylaşayım:
*- SEVMEYİZ AMA KULLANIRIZ
Küfür sevilmez…
Ne toplum kabul eder ne de yasalar….
Hatta dinde bile yoktur…
Kötülükler ‘Küfür’ olarak geçer birçok yerde…
Bir gün ayetlerden de örnekler veririm, konuya göre…
Ama şimdi anlatılanlara dönelim:
Bir canlı yayında Duygu Asena, Nazım Hikmet için ‘kartpostal şairi’ der. Can Yücel’den jet gibi gelen cevap;
‘Kart sensin postal da sana g.sin’
Olayın bu kısmı meşhurdur lakin bir de gerisi var;
Sonraki günlerde Can Yücel’den sözlerini geri alması istenir.
Can Yücel lafı gediğine koyar;
‘Kartı aldım, postal kalsın!’
*- BEN İNANMIYORUM
Bir gün rahatsız olan Can Yücel bir şiir dinletisine katılıyor, ricayı kıramadığı için kalkıp şiir okumaya başlıyor ve şiir boyunca sıkça öksürüyor.
Şiiri bitirince; ‘’Öksürükler şiire dahil değildir" diyor.
Herkes gülerken bir yandan da ağzından küfür çıkmamasına şaşırıyorlar. Tam o sırada Can Baba geri dönüyor ve şunu diyor;
‘Kafanızı s.sem özür dilerim’’
Yıllar önce ODTÜ'de yaptığı bir konuşma...
Üç bin kişilik mimarlık amfisi tıklım tıklım dolu, hatta onu dinlemek için ayakta kalan onlarca kişi var.. Can Yücel konuşmaya şöyle başlar;
‘Biz hiç bi bok olamadık!’
Salondakiler bir anda neye uğradıklarını şaşırırlar.
Derin bir sessizlik kaplar ortalığı…
Salona gelmeden önce içki içmesine rağmen muhteşem bir konuşma yapar.
Hiç şüphesiz bol küfürlü bir konuşma…
Söyleşinin soru-cevap kısmında ön sıralarda oturan hanım hanımcık bir kız öğrenci parmak kaldırıp Can Yücel'e şöyle sorar;
‘Can bey, bizler şiirlerinizi ve düşüncelerinizi çok beğeniyoruz, size büyük bir saygı duyuyoruz ama konuşmalarınızda çok fazla küfre ve argoya yer veriyorsunuz, küfürlü konuşmasanız olmaz mı?’
Can Yücel önce susar, sonra yavaşça doğrulur, o kocaman ellerini kürsünün üzerine koyup;
‘Küfür, burjuvazinin ağzında bir lağım çukurudur… Küfür, işçi sınıfının ağzında bir çiçektir!..’
*- SÖYLEMEZ, SÖYLETMEZ
Bu kadar örnek yeter sanırım…
Ama şunu da söylemeden geçemeyeceğim:
Bence de, Duygu Asena kısmı, Sarıyer’deki hayranının belirttiği gibi yalandır, uydurmadır.
Çünkü,
Kendisin, kızı gibi sevip da ‘kızım!’ diye çağırdığı birine böyle bir şey söylemez.
Kaldı ki Duygu Asena da Nazım Hikmet’e ‘kartpostal şairi!’ demez diğerlerine sözüm yok…
Çünkü ‘küfür etmeyen’ hiç kimsenin olacağına pek inanmıyorum.
Çünkü;
Küfür, eskilerin dediği gibi ‘Müsekkindir!’
Yani ilaçtır..
Sinirlenince, kızınca rahatlatır…
*- DEĞERLERİ UNUTMAMALIYIZ
Can Yücel’i çok kişi biliyor.
Pakı Lemi Yerli’yi, bazı sporcular, spora meraklılar ve Karşıyakalılardan başkası biliyor mu?
Kendisini ‘Ahde vefa’ olarak anlatmak ve tanıtmak istiyorum.
Çünkü; Kimse konuşmuyorken o yaşına rağmen Karşıyaka stadı için verdiğin mücadeleyi unutamayız, bir İzmirli olarak.
Doğduğunuz büyüdüğümüz yerlerin kıymetini bilmek…
Her gün evlerimizden çıkıp yürüdüğümüz, sokaklara, yaşadığımız yerlere emekleriyle anlam, değer katmış bu kültere hayatını vermiş değerli büyüklerimizi unutmamak, gelecek kuşaklara aktarmak, esasında sadece Karşıyaka'ya özgü değil!...
Her semtin, ilçenin, şehirlerin başlıca görevi olmalı…
Esasında görevi de değil yaşam tarzı olmalı…
*- HAYATI SPOR
Bir hayat hikâyesi düşünün;
1944 yılının Karşıyaka'sı!
Şampiyon güreş takımında yer almış.
1950 yılında Dünya Güreş Şampiyonu olacak Muarrem Candaş'la birlikte aynı takımda görev yapmış…
1947 yılında Karşıyaka Lisesi şampiyon Hentbol Takım'ında yer almış,
1947'de Karşıyaka Lisesi şampiyon Futbol Takımında oynamış,
1947 yılında Karşıyaka Spor Kulübü Futbol Takımı ile Yunanistan Turnuvasına katılıp, Atina’da Panatinaikos ve Yunanistan Milli Takımının “lastik adam” lakaplı Kalecisi Niko Pacaropulas’a attığı golle tarihe, Yunanistan'da Karşıyaka'nın ilk golünü atan olarak iz bırakmış tarihe geçmiş,
1952 yılında Karşıyaka'dan Fransa'ya Paris Saint Germain'nin temellerini oluşturan Racing Clup Futbol Takımı'na transfer olup bizleri ülkemizi Avrupa'da başarıyla temsil etmiş,
1954'te memleketine askerlik hizmeti için dönmüş ve Ordu Milli Takım'ına seçilmiş…
*- SAKATLANINCA
Hayatın cilvesi belki de; Fransa'ya transfer ol, sonra tekrar Türkiye'ye dön, Ordu Milli Takımının Fransa ile yaptığı maçta sakatlanıp, futbolculuk hayatını sonlandır…
‘Futbolculuk hayatını’ demekte bu kadar branşta görev yapmış sporcu için sanırım biraz yanlış ifade olur.
Sporculuk Hayatını Sonlandırmış Lemi Yerli…
1980 Yılında Türkiye Futbol Federasyonunda İzmir Temsilciliği Görevinde Bulunmuştu.
Kısaca özetlemeye çalıştık böylesine önemli bir Karşıyaka, İzmir ya da Türkiye’nin değerini…
Lemi Yerli ve O’nun gibi değerli tarihe iz bırakmış büyüklerimizi unutmamalıyız
Atamızın dediği gibi ‘tarihine sahip çıkmayan milletler yok olmaya mahkumdur!’
Huzur içinde yat Lemi Yerli…
*- GERÇEK[Mh1] EFSANE; DELİ AYTEN!
Şimdi de Bursa’ya gidelim.
Çok yıllar önce yazmıştım.
Bursalı emekli fotoğrafçı Ekrem arkadaşım anımsattı:
Bursa'da yaşayan ve tanınan, ‘Deli Ayten’ omuzuna taktığı davul, eline aldığı bir cümbüş ve koluna taktığı rengarenk çantalar ile, sabahtan akşama kadar o çarşı senin, bu pazar benim dolaşıp dururmuş...
Yaz geldiğinde Bursalılar tatil beldelerine, sayfiye yerlerine gider çarşıda, pazarda işler dururmuş.
Sokaklardaki o hengame, koşturmaca, kalabalık sesler gider yerine derin bir sessizlik çökermiş.
İşlerin kötü olduğu zamanlarda çarşının girişinde duyulan davul sesi Deli Ayten'in geldiğini müjdelermiş.
Boş oturmaktan sıkılan esnaf neşelenir Deli Ayten'i sevinçle karşılarmış. Ayten davulunu çalarak çarşıyı bir uçtan diğerine geçer sonra da geldiği yoldan cümbüşünü inleterek geri dönermiş.
*- İNANCA GÖRE
Esnafın inancına ve şahit olduklarına göre Deli Ayten hangi dükkânın önünde soluklanmak için dursa oraya nur yağardı.
Esnaf, Deli Ayten onların dükkânında dinlensin diye Aksaray'da müşteri çekmeye çalışan balıkçılar gibi kapılara koşar ‘Ayten Hanım buyurmaz mısınız?'’ diyerek onu ağırlamak için birbirleriyle yarışırlarmış.
Deli Ayten dükkânlarını neşelendirsin, nurlandırsın diye sırf onun dikkatini çekmek için reverans yapanlar, amuda kalkanlar bile olurmuş...
Deli Ayten kibirle bakardı esnafın onun için yaptıklarına...
Bazen sinirlenerek, ‘Ne o? Kız Yakup gibi kıvırıp duruyorsunuz, hoppalık yapıyorsunuz!’ diye azarlardı esnafı.
Sonra da gönlü hangi kapıda durmak istiyorsa o dükkanın önünde mola verirdi.
Deli Ayten’in konakladığı dükkanda bereketin kilidi açılmış olurdu.
*- DELİLERİN KRALİÇESİ
Çayını kahvesini içerken davulunu tıngırdatıp cümbüşünü çalar, ardından kalkıp başka bir dükkana uğur ve bereket getirmek için harekete geçerdi.
Bursalılar için Deli Ayten tam bir efsaneydi.
Sokaklarda yürüdüğü zaman insanlar onu karşılamak için evlerinden çıkar, mahalleden ayrıldığında alkışlayarak uğurlarlardı.
Arkasında daima çocuklardan oluşan uzun bir kuyrukla dolaşırdı.
Her mahallenin bir delisi vardı kuşkusuz.
Ve bu deliler mahalleyi babalarının malı gibi görürlerdi.
Hanedanlık alanlarına başka delilerin sızmasından da hiç hazzetmezlerdi. Ama Ayten’in deliler üstü bir kimliği vardı.
O bütün delilerin tartışılmaz kraliçesiydi.
*- KATILANLAR TANINANLARDI
Bursa’nın delileri, her yıl Hıdrellez haftasının pazar günü Deli Ayten için bir çeşit takdis töreni düzenlerdi.
Henüz ufuk ağarmamışken Deli Ayten, kız Yakup mahallesindeki derme çatma evinden yola çıkardı.
O gün en güzel elbisesini giyer, en şık çantalarını koluna takar, en kırmızı rujuyla dudaklarını boyardı.
Bir iki gün öncesinden temizlediği davulu ve parlattığı cümbüşü de yanında olurdu tabii ki.
İlk kendi mahallesinden başlardı festivaline.
Meydana gelir, davuluna üç kere vururdu.
Mahallede yaşayan iki deli çıkagelir Deli Ayten’in ardında yerlerini alırdı. Sonra hep birlikte ikinci mahalleye yürünürdü.
Yine üç kez tokmak davula vurulur, oranın delisi de gelip konvoya katılır, böylece 15 mahalle dolaşılırdı.
Bursa’nın akıllıları derin uykularındayken Bursalı deliler Ayten’in ardında ayinlerini yapardı.
Ayten, ardında 15-20 kişilik bir deli tümeniyle sokakları dolaştığında Bursalılar uyanıp camlara dökülür, konvoya alkışlarla tempo tutarlardı. Deli Ayten ve tebaası dönüp dolaşıp ikindi vaktine doğru, kraliçelerinin tenekeden şatosunun bulunduğu kız Yakup mahallesindeki Müzisyenler Kahvesinin önüne gelirdi.
Burada onları müzisyenler darbukalar, davullar, kemanlar ve kanunlarla grubu karşılardı.
*- HER KAFADAN BİR SES
Sazlar çalar, kızlar oynar, akşam da evli evine köylü köyüne giderdi.
Türlü çeşit tevatür dolaşırdı Deli Ayten hakkında.
Kimisi çok zengin bir İstanbullu ailenin kızı olduğunu, çok gençken kafayı sıyırıp Bursa’ya geldiğini söylerdi.
Bazıları onun Selanik’ten göç eden bir ailenin çocuğu olduğunu, annesini babasını bir yangında kaybettikten sonra yapayalnız kaldığını anlatırdı. Bursa’da Deli Ayten'i tanıyan çok sayıda insanın büyük kısmının mutabık kaldığı asıl hikaye yine Kız Yakup mahallesi’nde başlıyor.
Adı Soyadı: Ayten Şenaşık.
*- CÜMBÜŞ HASAN DA SEVMİŞ
Çocukluğunda ateşli hastalıklarla boğuşmuş. 16-17 yaşında genç bir adama aşık olmuş.
Kendisinden beş altı yaş büyük olan Cümbüş Hasan (Bayındıroğlu) da sevmiş Ayten’i.
Ama ailesi çok içki içiyor, gece alemlerinde kendini kaybediyor diye kızın sevdiği adama kavuşmasına engel olunca, yanıp tutuşan Ayten, yemeden, içmeden, uykudan kesilmiş.
İşte bu dönemde açılıyor gerçeklikle aklı arasındaki mesafe.
Tüm böyle hikayelerde olduğu gibi, tabip tabip dolaşıyorlar.
Sonunda bir doktor, ‘Sevdiği adama kavuşursa belki düzelir’ diye tavsiyede bulunuyor ailesine.
Altı yılın sonunda rıza gösteriyorlar evlenmelerine.
Ama iş işten geçmiş, Ayten ile gerçek dünya arasında açılan mesafe bir türlü kapanmıyor.
*- DEFTERLERİ KAPANDI
Alkolizmin derinliklerinde kaybolan Cümbüş Hasan da zeten bir gün evi terk edip gidiyor.
Ayten de kocasından kalan cümbüşü eline alıp, davulu boynuna takıyor, sokak sokak dolaşıp Hasan’ı arıyor.
Birkaç yıl sonra Hasan hastalanıp ölünce defter tamamen kapanıyor. Ayten de kalan ömrünü sokaklarda tamamlıyor.
Kızyakup’taki kulübesinde 12 Mart 1992 günü ölü bulunan Ayten, ertesi gün Ahmet Dai camii’nde kılınan cenaze namazından sonra Pınarbaşı’nda defnediliyor...
Yorumlar yükleniyor...