KAHRAMANLAR BEDENİN DEĞİL RUHUN ÖLÜMÜNDEN KORKAR
Köşe Yazısı

KAHRAMANLAR BEDENİN DEĞİL RUHUN ÖLÜMÜNDEN KORKAR

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
03 May 2025 12 dk okuma 154

*- ‘ŞİKÂYET’ KOLAY YOL! Hastanedeyim! Bir hasta yakını, öğrendiğime göre refakatçı elinde evrak şeklindeki bir kâğıtla dolaşıyor. Ağzından çıkmasa da, ‘Allah kahretsin bu doktoru!’ diyor. ‘Neden?’ diye soruyorlar, meraklılar? Hastası için, bilmem kaç zaman önce tomografi çekimi için gün almış, Ama yakını ‘yatak hastası!’ olduğu için, günü ve saati geldiği halde ‘Olmaz!’ demişler. Çünkü sıra, yataklı hasta için alınmamış. Yataklı hasta, ancak, yattığı servisteki sorumlu doktorun yeni başta

*- HAKKIMIZ AMA

Hak aramak hakkımız.

Ama şikâyetle nereye kadar?

Hep duyuyorum, ‘CİMER’e şikayet et!!’

Düşünce şu, ‘CİMER’ yanı Cumhurbaşkanlığına bağlı bu ‘Dert babası’ ya da ‘Marko Paşa’ görevini yapan CİMER isimli kuruluş bunun hesabını sağ- sol aparkurt vurarak çıkaracak…

Yok böyle şey!

CİMER görevlileri şikayeti alır, aynen o birime gönderir, ‘Böyle diyorlar, siz ne diyorsunuz?’ diyerek, hâkim gibi soru sorar ve araştırılmasını ister.

Bu kadar…

Gerekiyorsa olaya savcılık veya o birimin, devlet dairesinin görevlileri de ‘idari soruşturma’ açarlar.

Dosya yok olmaz…

Ama her şikâyet sahibinin, belki de, benim anladığım ve anlattığım bu hastane olayında olduğu gibi haklı olduğu anlamına gelmiyor.

Diyeceksiniz, ‘Bizim de başımıza geldi, doktorlar azarlıyor!’

Benim sevmediklerim, kızdıklarım, bu şikâyetçi hanım gibi elimde gelse boğacaklarım da var.

Ama vicdanının sesini duyman da şart.

*- ÜÇ ADIMDAN, ÜÇ GÜNDE GELEMEDİ

Ne diyor atalarımız;

‘İğneyi kendine, çuvaldızı başkasına batır!’

Bir başka olayı, bir sade görevlinin, devlet memuru bir hastane işçisinden söz edecektim.

Tuvaletteki tıkanmış bir su giderini gidermediğini.

Daha doğrusu hemşirelerin üç dört kez haber vermesine rağmen, hala gelmesinin beklendiğini…

İnanın elinde pompa ile en fazla 15 dakikalık işi var.

‘Emme basma’ işlemini yapacak, bu kadar…

Nasıl evimizde mutfaktaki gider tıkanınca yaptığımız gibi…

Doktora mı kızarsın, çağrıldığı halde üç günde hala gelmeyen bir işçimize mi?

Yoksa ‘al birini vur diğerine’ deyip işin içinden sıyrılır mısınız?

Günün tespiti bunlar…

Bu doktor ya da çalışanlar kimin?

Bizim!...

Biz nasılsak, onlar da öyle!

‘Kah, kah, kah!’ güzel şey…

Ama iş zamanında değil…

Bu yazdıklarımı yaşayanlar, yani halkımız iyi bilir…

*- ÇAĞ KAPATAN FİLOZOF:

İnsanlık tarihinin en karanlık dönemi Ortaçağ!

1324’te Kilisenin, beş kişiyi ‘kara büyü’ yapmakla suçlayarak, ‘canlı canlı’ yakmasıyla başlar ve 1216 yıl sonra, Kilisenin Rönesans’ın gerçek filozofu, bilim adamı Giordano Bruno’yu yine canlı canlı yakmasıyla son bulur.

Bruno, doğa, evren ve tanrı konularıyla ilgilenerek Kilisenin asla affetmeyeceği suçlar işliyordu.

Ama baskılar sonunda Roma’ya kaçmak zorunda kaldı.

İşlemediği bir cinayetle suçlanınca, buradan da Cenevre’ye gitti.

Bir süre sonra, bazı safsatalara karşı bir bildiri yayınladı, Kilise tarafından tutuklandı, aforoz edildi ve ağır işkenceler gördü.

*- AFOROZ EDİLDİ

Çok ağır koşullar altında önce İsviçre’ye sonra da Fransa’ya sığındı 1583’te, Oxford Üniversitesinde, Kopernik’in ‘Yeni Evren kuramı’ konusunda bir dizi konferans verdi.

1585’te Paris’e döndü.

Ne var ki, Paris’te ‘Kiliseler arası barış’ kavgaya dönüşmüştü.

Bruno bu yeni havaya hiç aldırmadan, Katolik Kilisesi’nin bağnaz tutumunu acımasızca eleştirdi.

Paris Katolik Kilisesi’nin egemenliğindeydi; artık Paris’te kalamazdı; Almanya’ya kaçtı.

Burada, ‘Yüz Altmış Makale’ adlı eserini yayınlayarak, bütün dinlerin barış içinde bir arada yaşamaları gerektiğini vurguluyor ve hoşgörüyü savunup bağnazlığı yeriyordu.

Bu sefer de, Protestan Kilisesi tarafından, ‘kabul edilmiş doktrinlere aykırı düşünceler’ taşıdığı gerekçesiyle aforoz edildi.

*- ‘DAYAN, MERT OL!’

Engizisyon Bruno’yu Felsefeci değil, casus olduğu iddiasıyla yakalayıp zindana attı.

Yedi yıl işkence ettiler.

Bruno’dan, herkesin gözleri önünde, bilimi lanetlemesini istiyorlardı.

Ama Bruno’ya bunu yaptırabilecek işkence yoktu.

Defalarca kendi kendisine şu sözleri tekrarlıyordu:

‘Dayan. Mert ol.

Cahillerin yargısı seni tehdit etse bile, fikrinden dönme.

Işığı karanlıktan ayıracak bir yüksek akıl mahkemesi vardır.

Kahramanlar bedenin değil ruhun ölümünden korkarlar.’

Bruno, yedi yıl süren baskı ve işkencelere rağmen, geri adım atmıyor, özür dilemiyor, ‘Geri alınacak, hiçbir sözüm yok!’ diyordu.

*- KALABALIKTAN BİRİ

Papa VIII. Clemens sıkıldı ve ‘Artık bitirin bu işi!’ dedi.

Emir yerine getirildi ve Bruno yakılarak ölüme mahkûm edildi.

Yüzlerce Romalı, ünlü bir dinsizin yakılmasını seyretmeye koşuyordu. Papa, 50 Kardinal ve bütün ülkelerden özel olarak bu büyük kilise şölenine (!) gelen konuklar meydanı doldurmuştu…

Romalılar, başına taç yapıp övünmeleri gereken bu büyük insanla alay ediyor, ona küfrediyorlardı.

Kalabalıkta biri, ‘Bruno sevinsene! Pek yakında, var olduğunu söylediğin dünyalara göç edeceksin’ diye bağırıyordu.

*- DAHA ÇOK KORKANLAR

Bruno, bir odun yığınına çıktı.

Korkusuzca seyircilerinin gözlerinin içine bakıyordu.

Odunlar tutuşturuldu.

Papazlar heyecanla Bruno’nun hiç olmazsa bu son dakikalarda fikirlerinden döneceğini ve büyük bir zafer kazanarak mutlu olacaklarını sanıyorlardı.

Hüküm, yüzüne karşı okunduğunda, Bruno, ‘Ölmemi buyuran sizler, şu anda benden daha fazla korkuyorsunuz!’ diye haykırınca, susturabilmek için ağzına bir askerin mendilini tıkadılar.

Öpmesi için uzatılan haça tükürdü.

Dilini kerpetenle kopardılar ve diri diri yaktılar.

Ağzından ne bir söz, ne bir inilti çıktı.

Bilincini de kaybetmemişti.

*- HEYKELİ DİKİLDİ

Tam 400 yıl sonra, haklı bulunarak heykeli dikildi.

Nereye mi?

Yakıldığı, Roma'nın meşhur ‘CampodeiFiori’ meydanına.

CampodeiFiori, ‘Çiçek Tarlası’ demek, İtalyan gençler her gün o heykeli canlı çiçeklerle, çiçek tarlasına dönüştürüyor, hiç çiçeksiz bırakmıyor

Bruno da bizi şu sözleriyle ikaz ediyor:

‘Tanrı, iradesini hakim kılmak için yeryüzündeki iyi insanları kullanır; yeryüzündeki kötü insanlar ise kendi iradelerini hakim kılmak için Tanrı’yı.’

*- KUR’AYA SEVİNDİ

Avukat Rıfat Özer İzmir’in tanınmış ve sevilen hukukçularından biri.

Zaman zaman vakit bulursa ama mesleği’ ya da ‘siyası’ veya ‘İzmir ve toplumu ilgilendiren’ konularda makale yazıyor.

Bilinmeyenleri kendisinden öğrenebiliyoruz.

İşte Avukat Rıfat Özer’in son yazdığı makaleyi birlikte okuyalım:

‘Çekilen kur’a da şansımıza Tunceli Hakimliği çıkmıştı.

Sevindik…

Ne de olsa, ilk tayin yerimiz bir vilayetti. Ve, bir vilayette olması gerekli tüm devlet organları da mevcuttu…

*- ARZUHALCİ HİKAYESİ

Mesai bitimlerinde kimi üst düzey memurlar, şehrin aşağısında Munzur Nehri’nin kıyısında, duvar gibi dik ve yüksek kayaların üstündeki, ‘Tepebaşı’ Gazinosunda toplanır, Munzur alabalıklı yemeğimizi yer, oyun da oynardık…

O sıralar özellikle küçük yerlerde avukat da bulunmaz, boşluğu ‘Arzuhalci’ler doldururdu.

Onlar için de çeşitli öyküler anlatılırdı.

Biri;

“Bir kadın boşanmak için arzuhalciye gider, ona boşanma nedenlerini anlatmaya, arzuhalci de yazmaya başlar…

Dilekçe bitince arzuhalci okumaya başlar, döne döne okur da okur…

O okudukça kadın iç çekerek ağlamaya başlar…

Arzuhalci ‘niye ağladığını’ sorunca da  kadın, ‘Uyy..anam, ben ağlamayım da kim ağlasın ki?… Başıma neler neler gelmişte haberim yok!’ der, hıçkırıklara devam eder!”

Arzuhalci yoktu, avukat çoktu Tunceli’de…

Aklımda kalanlar:

Hasan Kocademir, sonradan milletvekili de olan Süleyman Yıldırım ve Kemal Burkay…

*- İLK DEFA YEMİŞ

Yalçın Çakmak ve Tuncay Şur’un derlediği ‘Kürt Tarihi ve Siyasetinden Portreler’ de, Servet Gün’ün, ‘Susmayan Bir Öykü Olarak Kemal Burkay’ başlıklı makalesinden de yararlanıldığına göre;

“Kemal Burkay, 1937 yılında Tunceli’nin Mazgirt İlçesi Kızılkale Köyünde, yoksul bir ailenin 9 çocuğundan biri olarak doğdu.

1955’de Dicle Köy Enstitüsünden mezun oldu…

Burkay… ‘Kuru fasulye ve pirinci’ ilk defa burada yediğini söyler. Yine burada, ‘Kollektif yaşamın örgütlendiği, ortaklaşa üretilip tüketildiği, enstitü yaşamının, sosyalist fikirlerinin oluşmasında yardımcı olduğunu da ekler.’

Kemal Burkay, 1960 yılında Ankara Hukuk Fakültesinden mezun olur. Kısa bir süre de kaymakamlık yapar…

1970’lerde göreve başladığımız Tunceli’de, avukatlık yapardı. Kibar ve saygılıydı. Avukat olarak da, titiz ve donanımlıydı…

*- ‘KİTAP OKUMUYORUZ!’

Hani dün gibi aklımda…

Yargıtay üyelerince yazılıp, avukatlara da satılmak üzere bize gönderilen kitaplardan satın almasını isteğimiz üzerine de gülümseyerek, ‘Hakim Bey, biz kitap okumuyoruz ki!’ demiş, espritüelliğini de ortaya koymuştu…

Kemal Beyle, Tunceli dışında hiç karşılaşmadık.

Yaşam öyküsünü de okuyarak hep takip ettik…       

Siyasi yaşamına TİP ile başlamış, Tunceli örgütünün kuruluşunu yapmış. Yaptığı bir konuşma nedeniyle Ankara Kapalı Cezaevine düşmüş ve ‘Prangalar’ adlı şiirini burada yazmıştı.

Şiir, Rahmi Saltuk tarafından da bestelenmişti…

*- GURBETTE 30 YIL

TİP’in son kongresinde yaptığı bir konuşmadan suçlanması nedeniyle yine cezaevlerine düşmüştü.

Mamak Cezaevinde yazdığı, ‘Tutsaklar’ şiiri, ‘Mamak Türküsü’ olarak, ‘Yeni Türkü’ tarafından bestelenmişti.

12 Mart 1971’de ki muhtıralı askeri darbeden sonra; Tutuklanacağını öğrenince yurt dışına çıkarak, Almanya’ya gitmiş, 1974 genel affında dönmüştü. Dernek ve partilerle uğraşılarını sürdürmüştü…

12 Eylül 1980 askeri darbesinden hemen önce tekrar yurt dışına çıkar ve kesintisiz 30 yıl orada kalır.

2011’de tekrar yurda döner, çalışmalarına devam eder…

*- ‘DOSTSUZ!’ KALMAMAK İÇİN

‘Hatasız dost arayan, dostsuz kalır’casına, son zamanlarda yazdığı  ‘Avcı’ şarkısı ile, yine Güneş’teydi Sezen Aksu!

Kemal Burkay’ın ‘Gülümse’ şiirini de önceden şarkılaştırarak yine unutulmaz yapmıştı ki, şarkının ünlü ‘Bir kedim bile yok’ lu bölümü şöyle;

“Tut ki karnım acıktı/

Anneme küstüm/

Tüm şehir bana küstü/

Bir kedim bile yok/

Anlıyor musun?/

Hadi gülümse!..”

*-

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 375

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 221

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 174

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 375

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 353

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...