İZMİRLİ İKİ GARİBİN GÖZ YAŞARTAN HİKAYELERİ
*- ‘ÜZGÜN VE KIZGINIM’ Can Çirişoğlu çok iyi eğitim ve öğrenim görmüş, sohbeti dinlenilen, elinden geldiğince yardım seven, dürüst bir İzmirli. Görüşü ve düşüncesi şöyle Can Çirişoğlu’nun; ‘Çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’nin evrensel değerlere saygılı, etik, ilkelerinden ödün vermeyen bireyleri olarak, ülke ekonomisine katkı koyma sorumluluğumuzu yerine getirip, daha nice yılları varlık içinde sağlıklı yaşayalım!’ Acaba Türkiye gerçeği düşündüğü ya da ilkesinde olduğu gibi mi? İşte hepimizin
*- NEREYE KADAR?
Evet, İzmir'in ‘sorgusuz sualsiz oy verdiği’, kendisinin sosyal demokrat halkçı belediyecilik yaptığını iddia eden bir partinin Büyükşehir Belediyesinde durum bu!
Bizzat yaşamasam, ‘bu kadar olmaz!’ derdim.
Ancak, kim olursa olsun, yerde yatan bir insana değer vermeyen, onu hemşerisi olarak görmek için, ortaya gerçekleşmeyecek bir prosedür koyan, belediyecilik anlayışı ile nereye kadar?’
*- İZMİRİN MERKEZİ
İzmir’i bilmeyenlere hatırlatayım,
Can Çirişoğlu’nun sözünü ettiği yer İzmir’in en iyi merkezi semtlerinden biri Güzelyalı…
Duymuşsunuzdur Göztepe Gürsel Aksel Stadının yakını…
Genelde aç ve açıkta olmayanların bulunduğu bir semt.
Evsiz vatandaşın tercih ettiği, ‘ikametgah!’ olarak kabul ettiği köşede sanıyorum, yurttaşların yardımlarıyla yaşamını sürdürmeye çalışıyor.
Ama soğukta, yağmurda, kış kıyamette kim nasıl yardım yapabilir?
Bilmem anlatabildim mi?
Büyük ihtimalle hastadır, ya da potansiyel hastalık sahibidir.
Nedense herkesin bildiğini, bilen gören bir yetkili olmuyor.
Düşünün sadece İzmir Büyükşehir Belediyesinde, halkın sayesinde dünyanın parasını kazanan en aşağı 60 bin kişi var.
İlçe belediyelerini, resmi makamları saymıyorum.
*- YOK İŞTE, YOK!..
Bunlardan biri Can Çirişoğlu gibi düşünüp neden kentte gördükleri aksaklıkları, evsizleri, ihtiyaç sahiplerini görevlilere, bu birimlere bildirmezler.
Çünkü hiç kimse elini taşın altına sokmak istemiyor.
Bir telefonu bile ihtiyaç sahiplerinden sakınıyorlar.
Bu yalnız İzmir’in sorunu mu?
Tüm ülkenin hepimizin!
Bizi bu hale getirenler utansın…
Ama ben görevini savsaklayan, memurlara da, şeflerine ve müdürlerine da, ya da çalışanların hepsine koskocaman bir ‘Yuuuhhh!’ çekiyorum.
Bırakın işinizi evinize gidin…
Yerinize gelmek için can atan binlerce insanımız var.
*- GERÇEĞİ GÖRÜN
Şimdi olaylara partici gözüyle bakanlar, ‘Başkan bununla mı uğraşacak?’
Ya da ‘Nereden bilecek?’ diyorlar.
Akılları sıra başkanı ya da akrabaları işini yapmayan, bin dereden su getirenleri koruyacaklar.
Bunlara da yazıklar olsun…
Çünkü bu tiplerin aklı fikri imkânları kendileri için kullanmak, yağcılık yaparak bir yerlere gelmek…
Mutlaka ve mutlaka sizin bizim bu tip tanıdıkları vardır.
*- AKLIMA GETİRDİ
Bir gün, mahalle aralarında belirlediğim boş alanların, arsaların ‘park haline’ getirilmesini, böylece ‘korsan otoparkçılığın’ önleneceğini belirterek yaptığım listeyi yetkiliye verdim.
Aynan Can Çirişoğlu’nun karşılaştığı zihniyetle tanıştım.
‘Bir gün sahibi çıkar, bizi mahkemeye verir!’ dediler.
Hâlbuki o sıralarda belediyenin bir birimi, bu ‘Kaçak otoparklar’ hakkında sözde raporlar hazırlıyordu.
Merak ediyorum o raporlar ne oldu?
Sanıyorum birilerine, başkasının arsasına el koyup kaçak otoparkçılık yaparak büyük paralar kazananlar gibi, resmi makamlar aracılığıyla parasal imkân yaratılmıştı.
Şöyle biraz okuyan, biraz çevresiyle ilgilenenlerin bu durumları kesinlikle bildiklerine inanıyorum…
‘Bana dokunmayan yılan bin yaşasın!’ düşüncesi bizleri bu hale getirdi…
Ne diyeceğimi, yazacağımı bilemiyorum sinirden…
Bir garibana, bir evsiz barksız insanımıza sahip çıkamıyoruz…
Ne bizler, ne de işi bu olan sözde görevliler…
*- YALAN HER ZAMAN HAZIR
Madalyonun diğer yüzünü de göstermeden edemeyeceğim.
Yetkililerin ifadelerine göre, sokaklardan toplanarak, önce banyoları yapılıp, sağlık kontrolünden geçirilen ve yeni temiz giysiler verilenlerden bazıları ‘sığınma evlerinin’ disiplinine ayak uydurmayıp kaçıyorlarmış.
Tekrar dilenci hayatı yaşadıkları mahalleye gidiyorlarmış…
Bunun en önemli etkeni de bağımlı olmalarıymış…
Belki doğrudur…
Belki aralarından bir ikisi böyle, bu düşüncede çıkabilir.
Ama bunlara sahip çıkmak bizlerin görevi değil mi?
Bir çuval pirincin içinden bir iki tane taş çıkabilir.
Bunun için boş vermek mi lazım?
Her şeyi bir yana bırakalım, ‘kendi görevini başkasının yapmasını’ nasıl istersin?
Kurumun istedikleri, şartları şurtları varsa bu vatandaşın değil görevden kaçan, bu işten para alanların sorumluluğudur…
Düşenin dostu olmazmış!
Doğru..
Ama bizim bu tür ve düşüncedeki kravatlılarla da işimiz, dostluğumuz olamaz!
Yazıklar olsun…
*- BİR AN BİLE…
Bir gün bile bu işçi ya da memuru tutmam…
Haklarında gerekli yasal işlemi yaparım…
Eminim birilerinin torpili ile bu güzel işe girmişlerdir.
Belki de gerçek çalışanın hakkını yemişlerdir.
Çünkü ‘Mobing’ denen bir olay var.
Başkanın bunları araştırması ve ‘Güle güle!’ demesi şarttır.
Yağcılık yapan ve gerçeklerin üstünü laf ebeliği örtmeye çalışanlara da dikkat etmek lazım…
Kendisini ilk satacaklar da bunlar olacaktır.
Bu konu ile ilgili önceki yıllarda yaşadıklarını gördüklerimi yazmıştım.
Ama bu gidişle tekrar ele alacağım gibi…
Bence bu konuyu Yüksel Çakmur ya da Burhan Özfatura ile konuşmalı şimdiki başkan…
Mutlaka benim de bildiğim anlatacakları olacaktır.
*- ETKİ ALTINDA KALDIM
Daha birkaç günkü yazımda ‘Bilge insan’ dediğim Eğitmen- Yönetici Erzurumlu Mustafa Saraç hocamızdan söz etmiştim.
İşte Mustafa Saraç bugün yine imdadıma yetişti ve Serap Köylü’nün bir hikâyesini nakletti.
Yufka yürekli olduğumdan, hikayenin sonuna doğru gözlerim yaşlandı.
Sanki olayın içindeymişim gibi gözlerim dolu dolu oldu.
Hikayeyi birlikte okuyalım:
“Elinde eski bir torba ile sokak sokak dolaşıyordu, biraz hırpani garip kılıklı adamın biri!...
‘Demedim mi sana ben, demedim mi insandan kaç demedim mi?’ diyerek…
Saçı başı karmakarışık ve kirliydi.
Üzerinde eski püskü kıyafetler ile kendine bir kaç numara büyük pantolonu vardı. Onun da belini bir iple bağlamış öylece etrafta dolanıyordu bu garip adam!
Belli ki bu mahalleye yeni gelmişti. Onu daha önce görmüş olsam muhakkak ki hatırlardım!
*- ‘PARA İSTEDİ!’
‘Bu garip adam kimlerdendir?’ diye düşünürken, yanıma gelerek para istedi benden; ‘Üç lira var mı sende?’
‘Var!’ dedim, cebimden çıkarıp eline saydığım üç lirayı alıp giderken bana; ‘İnsana rast gelesin!’ dedi ve gitti..!
Arkasından öyle baka kalmışken, mahallemizde bulunan fırına girdi, fırıncıdan da akşamdan kalmış ekmekleri alıp torbasına koyduktan sonra, yanında ki bakkaldan da süt alıp, köşede bir yere oturdu..!
Sonra tekrar ayağa kalkarak, yolun kenarına atılmış beş kiloluk boş su şişesinin altını, cebinden çıkardığı çakısı ile kesti içine de süt doldurup, etrafta boş boş dolaşıp miyavlayan minik kedi yavrularına verdi.
O kedi yavruları sütlerini keyifle içerken onları bir köşede keyifle izliyordu.
Sonra torbasından plastik bir kap çıkardı.
Plastik kabın içerisine kedilere döktükten sonra kalan sütü döktü.
Tabağın içine ekmek bandırıp yerken içim burkuldu.
Adamın bu haline dayanamadım, lokantadan bir çorba söyledim.
‘Çekinir!’ diye de tembihledim, benim parasını ödediğimi söylemesinler diye.
*- ORTADAN KAYBOLDU
Ürkek ve mahcup bakışlarla aldı çorbayı başladı keyifle içmeye, sonra da yoluna gidip kayboldu, sokağın tenhalarında..!
O gittikten sonra; Mahalle fırınının kapısından içeri girerek sordum;
‘Abi bu adamın hali hal değil, tanır mısın?’
‘O mu?
Adı Arif!
O kimi zaman, şu aşağıdaki ‘kimsesizler evinde’ kalıyor.
Orada yer bulamadığı zamanda parktaki bankta yatıyor, işte.
‘Parası yok ki garibin’ bir ev tutsun, ya da pansiyon gibi bi yerde kalsın!
İzmir'in, ‘Alsancak mı neresi?’ işte orada oturuyormuş bir zamanlar...
İki de çocuğu varmış.
Karısı onu ve çocuklarını bırakıp, bir başka adama gidince kahretmiş, vurmuş kendini sokaklara.
Oradan da; Buralara kadar gelmiş işte!
*- İZMİR’DEN NEDEN KAÇMIŞ
Geçenlerde sordum Arif'e;
‘Arif neden kalmadın İzmir'de?
Bak buralarda sürünüyorsun!’ diye
"Abi oralarda kalamazdım.
Çok seviyordum karımı, sonra onu görünce hazmedemez canıma kıyardım. Ya da onun canına!
Bende öylece çıktım evden, vurdum kendimi yollara’ dedi.
*- GARİP İÇİN NE YAPILABİLİR
‘Peki abi ne yapabiliriz ki Arif için; Yazık ya, iki çocuğu da varmış! Onlara da yazık!’
‘Bilmiyorum ki bacım, ben anca ekmek verebiliyorum.
Biz küçük esnafız, işte biliyorsun.
Kendi hanemize zor bakıyoruz.’
‘Haklısın abi de, yinede bir şey yapmak lazım!’ dedim.
Önce mahalledeki erkek berberle konuştum.
Berber, ‘Ben, saçlarının tıraşını ücretsiz yaparım, bundan sonra. Gelsin yanıma’ dedi.
Sonra sağdan soldan da, bir kaç kıyafet bulduk, topladık Arif için!
*- MANİSA TARZANI GİBİ…
Sonraki gün, yine geldi Arif.
Bu sefer elinde su şişesi, sokaktaki ağaçları suluyordu.
Gittik yanına, ‘Selamün aleyküm kolay gelsin naparsın öyle?’
‘Napalım insana insandan fayda yok, bak bu sessiz kullara!
En azından suladın mı, güzel baktın mı yemiş veriyor, o da yoksa gölgesi ferahlatıyor işte!’ dedi…
‘Haklısın…
Haklısın abi!
Peki abi bu saç sakalın hali ne?
Bir kestirsen…’ dedik!
‘Boşver kardeş, böyle iyi! Hem param yok ki!’ dedi…
‘Gel sen, dert etme parayı, bak bizim berber; ‘Gelsin para almam ben’ dedi.
Gel bu yaz gününde kes, hem rahatlarsın…’
‘Yok kir olur, şimdi oralar…Sonra berber kızar bana!’ dedi..
‘Yok merak etme, kızmaz. Biz onunla konuştuk, gelsin’ dedi.
*- BERBERE GİDİNCE
Berber Arif'i bir güzel tıraş etti.
Yüzü gözü açılırken, o güzel gözleri ortaya çıktı.
Aynaya uzun uzun baktı, ‘unutmuştum kendimi’ dedi.
‘Ee çoluk çocuk neredeler?’ dedik
‘Anam bakıyor bir yıldır. Arayamadım onları da! Bir gün parkta uyurken telefonumu çalmışlardı. Zaten olsa da kontör yoktu, arayamazdım ya!..’ dedi…
‘Gel buradan ara!’ dedik.
‘Bak tıraş da oldun, istersen şu kıyafetleri de giy, görüntülü arayalım ananı’ dedik.
Yeni giydiği kıyafetlerle aynada kendine baktı.
Yüzündeki sevinç hepimizin yüreğine değmişti.
*- TELEFONLA GÖRÜŞME
Çevirdik numarayı açtı anası telefonu!
‘Oğlummmmm’ dedi.
Gerisi ağlama hıçkırık...
‘Ah sen benim oğlum musun?
Neredesin, ne hale gelmişsin, sen çok zayıflamışsın oğlumm!’ dedi, anası..
‘İyiyim ana iyiyim, şimdi daha da iyiyim…’ ellerinin tersiyle sildiği gözyaşları ile…
Sonra arkada iki çocuk göründü, babaannelerinin ardından.
‘Babaanne, babamla mı konuşuyorsun sen?’
‘Evet yavrularım babanız aradı sonunda!..’
Sonra uzun bir sessizlik...
Duyulan sadece hıçkırık sesleriydi!
Çocuklar ile baba uzun uzun ağladılar...
*- ‘BABA GEL ARTIK!’
Çocukların en küçüğü;
‘Baba gel artık, anasız babasız kaldık, bir yıldır gelsen artık dön, bize de ‘anan baban yok, senin’ demesinler artık, bize.
Baba herkese seni göstereceğiz, ‘Bak babamız geldi,diyeceğiz’ dedi.
Büyük olan çocuk ise daha suskun" içine içine" ağlıyordu.
Onlar ağlıyor biz ağlıyorduk.
Bu garip adamın hikâyesine!
*- İYİ İNSANLAR DA VAR
Sonra biraz para toplayıp koyduk Arif'in cebine, bir de yol bileti aldık.
‘Bak Arif iyi insanlarda var. Sende ‘insana rast geldin’ dediğin gibi. Sen ‘sakın küsme hayata, bırakma çocuklarını orada boynu bükük’ deyip İzmir'e el birliğiyle yolculadık Arif'i!..
Aradan altı ay geçti Arif’ten bir mektup bize, içi teşekkürler ile dolu!
Mektubun içine de, çocukları ve annesi ile birlikte gülerken çekilmiş, resmini koymuş bir de…
Yine bilindik, ama etkili dua ile noktalamış mektubunu..
‘İnsana rast gelesiniz, rast gelsin işleriniz Allah razı olsun’ diye.
Senin de Arif seninde!
Hep iyi insanlara çıksın yolun, bundan sonra her daim!
Hayat işte!
Kime dokunsan, ayrı bir hikaye, ayrı bir imtihan ve o hikayede kendine çıkaracağın hep bir paye var işte!..
Alabilenlere selam olsun...
Hepimizin yolları, hep iyilere, iyiliklere çıksın her daim, inşaallah...”
Yorumlar yükleniyor...