İKİSİ DE İZ BIRAKIYOR, AMA BİRİ SİZİ İLERİYE TAŞIYOR
*- SİZE DÖNER! Günün sözü şöyle: “İyi kalpli olmaktan asla pişman olma! Bütün iyilikler katlanarak geri döner!??
İyi bir kalbe sahip olmanın bazen bedelleri olur ama size asla kaybettirmez.
İnsanlar iyi niyetinizi suistimal edebilir, sizi yanlış anlayabilir ya da verdiklerinizin değerini bilmeden çekip gidebilir.
Ancak bu, iyiliğinizin boşa gittiği anlamına gelmez.
Bu, işler zorlaştığında bile kendi özünüze sadık kaldığınız anlamına gelir.
Uzun vadede verdikleriniz her zaman bir şekilde size geri döner; ancak her zaman onları verdiğiniz kişiden ya da yerden değil.
Handan Sarsıcı ise konuya şöyle yaklaşıyor:
“İyi niyet kıymetli ama tek başına yeterli değil.
Sınırla desteklenmediğinde kolayca suistimal edilebilir.
Asıl denge, kalbini korurken kendini de koruyabilmekte.
Çünkü değerini bilen yerde iyilik güçtür, bilmeyen yerde ise maalesef alışkanlığa dönüşür…”
*- HAVALAR DA ŞAŞIRDI
‘Havalar’ yani ‘iklim’ değişti!
Bunu neredeyse, yedi yaşındaki çocuklar bile söylüyor.
Mayıs’a yağmur ve soğukla girdik.
Hatta bazı şehirlerimizde yüksek noktalara ‘kar’ bile yağdı.
Bir günde, üç- dört mevsimi yaşamaya başladı birçok kentimiz.
Tabii bu arada, belediyeleri ve kurumları, sözde ve sahte projelerle dolandırmaya çalışanların, sözde firmaların sayıları da az değil.
Türkiye, Kasım 2026’da Antalya’da gerçekleşecek olan COP31 İklim Zirvesi’ne ev sahipliği yapmaya hazırlanırken, vitrin projesi olan ‘Sıfır Atık’, uluslararası kimliğinin merkezine yerleşmiş durumda amma;
Türkiye’nin Sıfır Atık serüveni şu an iki zıt kutba bölünmüş durumda:
Bir yanda üst düzey diplomatik alkışlar, diğer yanda ise yerel ve uluslararası çevreci grupların derin şüpheleri.
*- GÜVENİ SARSIYOR
Bu güvensizliğin sebebi “sıfır atık” fikrine karşı olmak değil; veri şeffaflığındaki sorunlar, politika çelişkileri ve atık ithalatı dinamiği. +Başarılı döngüsel ekonomi modelleri normalde belediyeler, sokak toplayıcıları, sivil toplum kuruluşları (STK), akademisyenler ve iş dünyasıyla yürür.
Eleştirenler ise Sıfır Atık programının aşırı merkeziyetçi ve siyasi doğasının, “mış gibi yapan” bir çevreciliğe (performative environmentalism) dönüştüğünü ve bu durumun katılımcı modelleri önemseyen uluslararası gözlemcilerin güvenini sarstığını savunuyor.
Uydu verileri, ithalat istatistikleri ve profesyonel denetimler üzerine yapılan derinlemesine analizler, resmi rakamlara dair ciddi kuşkular uyandırırken; sistemin çevresel restorasyondan ziyade “diplomatik prestij” odaklı işlediğini ortaya koyuyor.
Hükümetin 2026 resmi verileri, devasa bir büyüme tablosu çiziyor. 2017’de %13 olan geri kazanım oranının 2025’te %35’i aştığı, 2035 hedefinin ise %60 olduğu iddia ediliyor.
Nisan 2026 itibarıyla, 2017-2025 yılları arasında “geri kazanılan” toplam atık miktarı 90 milyon ton olarak açıklandı.
Umarım bu yazdıklarımdan kendilerine pay çıkaranlar arasına sizler de katılırsınız.
*- ‘AKLAMA’ OPERASYONU
Sibel Bülay şunları söylüyor:
“Türkiye’nin yıllık toplam atık üretimi (evsel, endüstriyel, inşaat vb. dahil) yaklaşık 100-110 milyon ton.
Bu da sekiz yılda (2017–2025) 900 milyon ton ediyor.
Yurt içi atık verilerine bakıldığında, geri kazanım oranı %10 civarında. Aynı dönemde yurt dışından önemli miktarda plastik, kağıt ve metal atık da ithal edildi.
Ancak atık havuzunun kapsamı ve hesaplama yöntemlerine dair şeffaf veriye erişimin zor olması, 90 milyon tonunun geri kazanılmış olmasını anlamlandırmayı güçleştiriyor.
2026 başı itibarıyla Eurostat ve Basel Action Network gibi bağımsız izleme gruplarının verileri, Türkiye’ye giren plastik hacminin rekor seviyelere ulaştığını gösteriyor.
Sıfır Atık raporlamasında, yerli atık ile Avrupa’dan gelen ithal atık arasında ayrım yapılmıyor.
Türkiye’nin geri dönüşüm altyapısı, Avrupa’dan gelen ayrıştırılmış plastikleri işlemeye öncelik veriyor.
Buna karşılık, ayrıştırılması zor olan yerli belediye atıklarının yaklaşık %90’ı düzenli depolama sahalarına veya kaçak döküm alanlarına gidiyor. Sonuç olarak proje, yerli atığa çözüm üretmek yerine yabancı çöplerin işlendiği bir aracı kurum gibi çalışıyor.
Bu da Türkiye’nin ekolojik ayakizini küçültmek yerine daha da büyütüyor. Bu tablo, bağımsız izleme kuruluşları ve çevre denetçileri tarafından ekolojik dönüşümden ziyade bir “yeşil aklama” operasyonu olarak nitelendiriliyor.”
*- ARADA ‘UÇURUM’ VAR
“Geridönüşüm için geldi” denilen atıkla “gerçekten geri dönüştürülen” arasındaki uçurum bir diğer büyük sorun.
Kanunen Türkiye sadece %1 kirlilik payı olan “temiz ve geri dönüştürülebilir” plastik ithalatına izin veriyor.
Ancak Greenpeace ve TMMOB gibi kuruluşların incelemeleri, ithal plastiğin %50’ye varan kısmının (gıda kalıntısı, karışık malzeme vb. nedenlerle) geri dönüştürülemez olduğunu belgeliyor.
Bu “kirli” plastikleri işlemenin ekonomik veya teknik bir karşılığı olmadığı için, limandan çıkan konteynerler takip de edilmediğinden; kağıt üstünde “ithal edilmiş” görünen bu atıklar yol kenarlarında yakılıyor, nehirlere veya boş araziye dökülüyor.
Duke Üniversitesi verilerine göre Türkiye’deki toplam plastiğin (yerli+ithal) sadece %6’sı geri dönüştürülüyor; %33’ü doğaya dökülüyor, %61’i ise gömülüyor.
*- ADANA DİKKAT ÇEKİYOR
Türkiye’nin plastik geri dönüşüm ve işleme sanayisinin önemli merkezlerinden biri olan Adana, aynı zamanda bu faaliyetlerin çevresel maliyetinin en görünür olduğu merkezlerden biri haline geldi.
Çukurova Üniversitesi’nden Prof. Dr. Sedat Gündoğdu ve ekibinin yürüttükleri çalışmalar, Seyhan Nehri’nin Akdeniz’i en çok mikroplastikle kirleten nehirlerden biri olduğunu ortaya koyuyor.
Akdeniz, dünyada mikroplastik yoğunluğunun en yüksek olduğu denizlerden biri ve Türkiye kıyıları da bu kirliliğin en yoğun olduğu alanlar arasında yer alıyor.
Sanıyorum, Adanalı Meslektaşım Remzi Yıldırım konuyu ele alıp bizi en doğru şekilde aydınlatacaktır.
*- SANAYİCİ İSTİYOR, GREENPEACE İSTEMİYOR
Greenpeace Akdeniz, yerli atık yönetimini baltaladığı gerekçesiyle plastik atık ithalatının tamamen yasaklanması çağrısını yineliyor.
Avrupa Birliği’nin (AB) güncellenen Atık Sevkiyat Yönetmeliği uyarınca, 21 Kasım 2026’dan itibaren AB’den OECD dışı ülkelere (Malezya, Vietnam, Endonezya vb.) plastik atık ihracatı en az iki buçuk yıl süreyle tamamen yasaklanacak.
Türkiye, bir OECD üyesi olduğu için plastik atık ihracatı yasağından muaf kalsa da artık Avrupa Komisyonu’nun izleme listesine alındı.
Bu durumda Türkiye’ye gönderilen atıkların sadece teslime ulaştığına dair beyanla yetinilmeyecek; her bir tonun sürdürülebilir yöntemlerle yeni bir ham maddeye dönüştürüldüğünün kanıtlanması istenecektir. Türkiye’nin Avrupa Komisyonu tarafından izleme listesine alınmasının temelinde, mevcut atık yönetim kapasitesine dair duyulan güven eksikliği ve izlenebilirlik (traceability) sorunları yatıyor.
Sıfır Atık vizyonunun kağıt üzerindeki başarıları ile Adana gibi merkezlerdeki denetim boşlukları arasındaki bu çelişki, Türkiye’nin artık sadece kendi beyanlarıyla değil, AB’nin bağımsız denetçileri ve dijital izleme sistemleriyle “kanıt yükümlülüğü” altına girmesine neden oldu.
*- GERİ KAZANIM
OECD ve Greenpeace’in itiraz ettiği bir diğer nokta, Türkiye’nin yakılan plastikleri “geri kazanım” oranına dahil etmesi. 2024–2025 TÜİK verilerine göre yaklaşık 5 milyon ton atık çimento fırınlarında veya enerji santrallarında yakıldı.
Uluslararası standartları GRI ve GHG Protokolü’ne göre yakma, bir geridönüşüm yöntemi değil. 1 ton plastik yakıldığında atmosfere 2 tondan fazla karbondioksit salınıyor. Bu nedenle plastik yakmanın “doğrudan emisyon” olarak raporlanması gerekiyor.
Antalya’daki COP31 zirvesine doğru ilerlerken, Türkiye için mesele artık sadece siyasi prestij projesinin diplomatik başarısı değil.
Önümüzdeki asıl sınav; uydulardan gizlenemeyen verilerle yüzleşmek; “mış gibi yapmaktan” vazgeçip gerçek ve denetlenebilir bir iklim kriziyle mücadele sürecini başlatmaktır.
*- SON RAPOR
Şimdi de size bir rapordan söz etmek istiyorum.
Rapor, “Fosil yakıtlar küresel ekonomiye yıllık 12 trilyon dolarlık yük getiriyor’ diyor.
Uzmanlarca hazırlanın bu yeni rapor, fosil yakıtların “ucuz enerji” algısını çürütüyor. Artan fiyatlar, savaşlar ve iklim felaketleriyle haneler aynı maliyeti üç kez ödüyor, acı haberini veriyor.
Çevre yazarı Bill McKibben, “Cebimiz Yanıyor: Fosil Yakıtlar Haneleri ve Ekonomileri Nasıl Tüketiyor?” başlıklı rapor, fosil yakıt sisteminin küresel ekonomi ve hane halkı bütçeleri üzerindeki gerçek maliyetini ortaya koydu.
Çalışma, fosil yakıtların yalnızca çevresel değil, aynı zamanda derin bir ekonomik kriz yarattığını vurguluyor.
Rapora göre, fosil yakıt üretimi ve tüketimi için sağlanan doğrudan sübvansiyonlar, vergi muafiyetleri, hava kirliliği ve iklim hasarlarının toplam maliyeti yıllık 12 trilyon dolara ulaşıyor.
Anımsıyorum:
Bizim hükümetler son zamanlarda ‘Kömüre dönüş’ (Fosil yatakları) kararı almıştı.
Bakanlar da, şiddetli muhalefete rağmen, ‘Biz kömür ocaklarını çalıştıracağız’ ya da ‘madencilere destekleyeceğiz’ kararlarını anlatmışlardı.
Ama bu sistem de artık geride kaldı.
Yine hükümete yakın firmalarla yapılan anlaşmalarla, şehirlere ‘doğalgaz sistemi’ getiriliyor.
Şimdi vatandaşlar, ‘Bizim mahalleye de!’ diyerek muhtarlara, belediye başkanlarına tazyik uyguluyor.
Şimdi rapordan söz etmeye devam edeyim:
*- KÜRESEL SICAKLIĞI YAŞIYORUZ
“…Bu tutarın, küresel sıcaklık artışını 2°C ile sınırlandırmak için önerilen karbon fiyatlandırmasının gerektirdiği seviyenin yaklaşık yüzde 60 üzerinde olduğu belirtiliyor.
Söz konusu yük, kişi başına yıllık önemli bir ek maliyet anlamına geliyor.
ABD ve İsrail’in İran’a yönelik saldırılarıyla başlayan çatışmanın ilk döneminde, yükselen enerji fiyatları nedeniyle küresel ölçekte tüketicilerin cebinden 150 milyar dolardan fazla kaynağın petrol ve gaz şirketlerine aktarıldığı hesaplanıyor.
Haneler üç farklı kanaldan etkileniyor
Vergiler yoluyla: Kamu bütçelerinden sağlanan sübvansiyonlar geniş kitlelere eşit yansımıyor. Desteklerin yalnızca küçük bir bölümü düşük gelirli kesimlere ulaşıyor.
Faturalar yoluyla: Artan enerji fiyatları, özellikle ithalata bağımlı ülkelerde yakıt, gıda ve ulaşım maliyetlerini doğrudan yükseltiyor.
İklim etkileri yoluyla: Kuraklık, sel ve aşırı hava olaylarının ekonomik yükü yine hane halklarının omuzlarına biniyor…
*- SAVUNULABİLİR DEĞİL
Anne Jellema, fosil yakıtların artık ekonomik açıdan da savunulabilir olmadığını belirterek, “İklim krizi ve dalgalı enerji fiyatları, insanların temel ihtiyaçlara erişimini giderek zorlaştırıyor. Kamu kaynaklarının fosil yakıtlar yerine herkes için erişilebilir temiz enerjiye yönlendirilmesi gerekiyor.” dedi.
Raporda, “fosil yakıtlar ucuzdur” algısının gerçeği yansıtmadığı, Sri Lanka’dan Güney Sudan’a kadar farklı coğrafyalarda yaşayan insanların bu sistemin bedelini ağır şekilde ödediği somut örneklerle aktarılıyor.
Raporda, krizin etkilerini azaltmak için hükümetlere yönelik bir dizi politika önerisi de sıralanıyor.
Buna göre:
Fosil yakıt şirketlerine yönelik “beklenmedik kazanç” vergileri uygulanmalı,
Sübvansiyonlar kademeli olarak kaldırılarak sosyal desteklere ve temiz enerji yatırımlarına yönlendirilmeli,
“Kirleten öder” ilkesi kapsamında etkin bir karbon fiyatlandırma mekanizması kurulmalı,
Kamu finansmanı fosil yakıtlardan çekilerek adil enerji dönüşümüne aktarılmalı.
Rapora göre, mevcut politikalar sürdüğü takdirde fosil yakıtların yarattığı ekonomik yük artmaya devam edecek ve bu durum hem küresel ekonomide hem de hane halkı bütçelerinde derinleşen bir baskı oluşturacak.
*- İYİ YÖNETİCİ
Girişimci insanlardan ve girişimci kafasından örnekler veriyorum.
Uygar Elmastaşı ‘İyi lider, sessizce hayatınızı değiştirir!’ başlıklı bir yazıyı paylaştı.
Yazının altına da şunları yazmış:
“Sadece yapacağınız işi değil, takip edeceğiniz lideri de seçin…
Harika bir yönetici, hayatınızı sonsuza dek değiştirebilir!...”
Şunu anımsatayım:
Artık ‘şef’, ‘müdür’ gibi sıfatlar fazla kullanılmıyor.
Yerlerini;
‘Lider’ ya da ‘yönetici’ gibi sıfatlar almış bulunuyor, özellikle şirketlerde.
Şimdi devam edelim, konuyla ilgili olarak:
“Birçok yönetici farkında bile olmadan çalışanlarının ruh halini, özgüvenini ve kariyerini şekillendiriyor.
Kibar bir lider bir nimetse, toksik bir lider bir ders oluyor.
İkisi de iz bırakıyor ama yalnızca biri sizi ileri taşıyor.
İşte şanslı olduğunuzu gösteren 10 kibar lider özelliği:
İş-yaşam dengesini önemser,
Fikirlerinizi gerçekten dinler,
Kariyer hedeflerinizi destekler,
Gelişiminiz için sizi teşvik eder,
Rehberlik eder, mentorluk sunar,
Size güvenip inisiyatif verir,
Dahil edici ve pozitif bir ortam yaratır,
Yapıcı geri bildirim verir,
Dürüstlükle örnek olur,
Başarılarınızı kutlar, sizi takdir eder,,.
Toksik bir yöneticiyle çalıştıysanız, ne yapmamanız gerektiğini öğrenin.
Ama kibar bir liderle çalışıyorsanız, bu fırsatı büyümek için kullanın.
Kibar liderlik sadece çalışanı değil, tüm kültürü dönüştürür!”
Bu yazıya bir ekleme yapalım:
“Bir şirketin en pahalı maliyeti, maaş değil, yanlış yöneticidir…”
Kötü bir yöneticinin yanında çalışmak, hayatını alt üst edebilir.
Ama sana inanan gerçek bir liderle çalışmak, hayatını kökten değiştirebilir…”
Allah çalışanlarımızı doğru dürüst yöneticilerle, liderlerle tanıştırsın, birlikte güzelliklere imza atmalarını sağlar inşallah…
*-
Yorumlar yükleniyor...