HEYKELE BAKIŞ AÇISI: GÜNAH, AYIP, NAMUS DÜŞMAN AYARTICI
Köşe Yazısı

HEYKELE BAKIŞ AÇISI: GÜNAH, AYIP, NAMUS DÜŞMAN AYARTICI

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
17 Feb 2025 17 dk okuma 167

*- AYRIMIZ GAYRIMIZ YOK Oyuncu Berrak Öztekin’in sunumumu yaptığı ‘İstanbul Kazan, biz kepçe’ dizisini keyifle izlerken, aklıma Araştırmacı- Yazar Şadıman Şenbalkan’ın ‘Kadın ve Sanatta Kadın İmgesi’ yazısındaki ‘Güzel İstanbul’ heykeli ve sonu geldi. Yine Şadıman Şenbalkan’ın anlatımına göre, bu önemli heykel sonunda bazıları tarafından Yıldız Parkı’nın bir köşesine atılmış orada kalmış. Son halini; geçen haftalarda, Beşiktaşlı Aynur Can’ın önerisi ve tanıklığı ile katıldığım, ‘Beşiktaş S

*- TÜRK KÜLTÜRÜNDE; ÇIPLAK KADIN…

Şimdi yine sevgili Şadıman Şenbalkan’a ve ‘Güzel İstanbul’ heykeline ve akıbetine gelelim:

Cumhuriyet’in 50’ci Yılı Kutlamaları çerçevesinde İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi Güzel Sanatlar Yüksek Okulu ve İstanbul Belediyesi’nin İstanbul’da Kamusal alanlardan birine yerleştirilen heykellerden biri olan ve heykeltıraş Güldal Duyar’ın yapıtı olan ‘Güzel İstanbul ‘un akıbeti, 1970’li yıllarda Türkiye’de siyasi otorite ile sanat arasındaki ilişkiyi gözler önüne seriyor.

Şimdi, zamanımızda bile, bazı kesimler tarafından aynı görüşte olan görüşe bir göz atınca, Türk kültüründe çıplak kadın bedeninin temsil ve teşhir biçimlerin ne denli sorunlu olduğunu ortaya koyuyor.

1974’yılında İçişleri Bakanlığı’nca bu ‘Güzel İstanbul’ heykeli,  ‘Türk anasını hayâsızca teşhir ettiği’ gerekçisiyle yerinden sökülür.

Heykelin yerinden çıkarılması bununla kalmaz ve gazetelerde yayınlanan fotoğrafta, heykelin söküldüğü yere erkekler çıkmış ve eril tahakkümü gösteren resimleriyle poz vermişlerdi.

Daha önce belirttiğim gibi,  ‘Güzel İstanbul’ heykelinin akıbeti bununla kalmaz, Yıldız Parkı’nda bir köşeye atılır.

Dedim ya, bakalım ‘Beşiktaş Semti Ailesi’nden, örneğin; Nejat Ören, Hayrettin Öztürk, Murat Yılmaz veya Ayşegül Toker Odabaşı araştırıp ‘Güzel İstanbul’ heykelini bulup başkanlardan gerekli yere konmasını isterler.

İzmir’de de, Kültürpark’taki bazı heykeller kaybolmuş, medyada gündem olmuştu.

Bazıları depolarda atıl halde bulunmuş, bazılarından haber alınamamıştı.

Mimar Sinan’ın büstü de bir gece mahalledeki yerinden alınmış, sonra bulunmuştu.

*- UTANÇ HEYKELİ

Tarihten bu yana biliyoruz:

Toplumun geleneksel ve aile yapısını bozduğu düşüncesiyle kadın imgesini yok sayarak, muhafazakâr kesimlerin ‘utanç heykeli’ olarak nitelendirdiği sanat eseri ve sanatçısını adeta topa tutarlar. 

Halkın inançları gerekçesiyle  ‘Güzel İstanbul ‘la ilgili kampanya başlar ve heykel kaderine terk edilirken dönemin bürokratları de sanatçı Güldal Duyar’a ve eserine sahip çıkmamışlardı.

Sonuç olarak,  sanat ve sanatçının beslendiği ‘Sanatta İmge’  kadın imgesiyle oluşmuş eserlere ket vurmakta, iktidarların ve eril şiddetin hışmına uğramaktadır. 

Kadın imgesi yüzyıllardır var ama kadının imgeden öteye geçemediği bir ataerkil anlayışta var.

Şadıman Şenbalkan’ın belirttiği gibi:

Kadının sanat ve kimlik olgusunda kır, dök, tükür ve bir namus meselesi olarak heykel ve beden imgesini birbiriyle karışırmıştır. 

Türk toplumunda kadın, ‘ana, bacı, yenge’ nitelemeleriyle anılır ve bu nitelemelerde yasakları getirerek, kadın tabulaştırılarak, imgeler otoriteyle birlikte ters yüz olur.”

Kadın sanatçılar:

Nur Koçak, Gülsün Karamustafa, Füsun Onur, Nil Yalter; yaptıkları resim ve heykellerle ‘Toplumsal Cinsiyet Ayrımını’ irdeleyerek, heykel ve resimlerde kadın imgesiyle özdeşleştirmeye çalışıyorlar.

*- BÜYÜK FARK

Bazı ülkelerde ve çevrelerde sanat, güzelliklere açılan kapı olarak görülürken, bazı ülkeler ve çevrelerde ise, sanat kötülüklerin kaynağı, günah, ayıp, namus düşman ayartıcı olarak görülüyor.

Gerçek bu…

Sanatı istemeyen toplumlar, her türlü kötülüğün kaynağı heykelleri kırarak, kendilerince göç gösterisinde bulunuyorlar, baskıcı ve saldırgan yönlerini ortaya çıkarıyorlar.

Bu arada Ünal Tümin soruyor;

Michelangelo’nun Davut heykeli; bize mükemmel bir duruşun sağlık için ne kadar önemli olduğunu anlatıyor olabilir mi?

Siz de doğru postür için günlük alışkanlıklarınızı gözden geçirin.

Uzun süre oturuyorsanız arada ayağa kalkın.

Sırt ve omurga dostu egzersizlerle vücudunuzu destekleyin!

*- HER YERDE

‘Utanç’ sade heykel sanatında mı oluyor?

Her yerde, her zaman karşımıza çıkıyor.

Filmlerde, dizilerde, saban kuşağı programlarında her an…

Şimdi de gündemde olan, ‘Şakir Paşa!’ dizisi!..

Çok okuyan ve paylaşan Meryem Fidancı, bir yerel gazetede okuduklarını benimle paylaşmış,

Zaman bulunca göz attım.

Yazar şöyle diyor:

‘Ülkemize ve bizim kuşağa hassas insaniyetiyle örnek olmuş, çok saygın, değerli, derin, mütevazi ve sevgi dolu rahmetli Halikarnas Balıkçısını ilkokuldayken bizzat tanımış olmanın mutluluğunu yasadım.

Ben ilkokuldaydım, o tatlı bir dedeydi.

Balıkçının torunlarının değerli halaları Aliye Berger ve hala kızı Füreya’yı da İstanbul’da, ortaokuldayken mütevazi evlerinde tanıdım, onlar yaşlı, ben ise hayatı yeni yeni tanıyan biriydim.

Hepsinin derinliğine çok saygı duydum ve sevdim.

Daha guletlerin olmadığı yıllarda tuvaleti bile olmayan bir balıkçı teknesiyle onların öncülüğünde Egenin mavi sularında muhteşem ve çok mütevazi bir mavi yolculuk yaptım.

*- TANIYAN, ÜZÜLÜYOR

Ancak, son haftalarda, TV de Şakir Paşa dizisinde bu değerli ailenin yansıtılma biçimindeki sığlık, saygısızlık ülkem adına beni çok üzdü.

Bu dizi, bu değerli, son derece seviyeli ailenin fertlerinin ülkemize ve dünyamıza kattığı sanatı, edebiyatı, derinliği anlatmaktan aciz, sığ bir dizi olarak ülkemizin kültüründe/kültürsüzlüğünde hayal gücü bile değil, sığ dedikodu seviyesinde yer aldı.

Bu ülkede Nazım Hikmet gibi, bu aile gibi, iyi bir şey yapan herkes haksızlığa, saygısızlığa uğruyor maalesef.

Oysa, bu dizi tarih, sanat, edebiyat dolu ne güzel, kaliteli bir dizi olabilirdi. Kamuoyunun ufkunu tarih, sanat ve edebiyatla genişletebilirdi.

*- AİLEDEN ÇIKANLAR

Kalabalık bir aile, resimden müziğe, edebiyata, birçok değerli, kültürlü insan bu aileden çıkmış.

Eğitimli olmak kadar yetenek de gerekir bu kadar başarı için, eğitim tek başına yetmez.

Dizi, gösterişli giysiler, gösterişli evler ve özel yaşam ilişkileri arasında geçiyor oysa benim bizzat tanıdığım, evlerinin içine girdiğim aile fertleri gösterişli ve varsıl yaşamları olan kişiler değildi, mütevazi, derin ve çok çalışkan insanlardı.

*- MİRASYEDİ DEĞİLLER

Halikarnas Balıkçısı, entelektüel açıdan dopdolu ancak hem kendisi hem çocukları, torunları yaşam boyu çalışarak hayatlarını geçindirmiş kişilerdi.

Çocuklarını edindiği mirasla değil, kendi alın teriyle okutmuştu, çok çalışarak, Cevat Şakir Kabaağaçlı.

Bizzat içlerindeydim, bu yaşamlara tanıklık ettim.

Diziyi izledikçe, bu kişinin nasıl yanlış yansıtıldığını gördükçe, bu nedenle çok üzülüyorum…

Halikarnas Balıkçısı, evinin kapısı her daim açık, son derece mütevazi yaşayan, mahallenin bonkör, çok sevilen babası, dedesi kıvamında, sevgi dolu, naif, dürüst, sıcak, boylu poslu, derin bir insandı.

Bodrum’da arazi, arsa, mülk edinmek yerine çocuklarına hiçbir maddi miras bırakmamış, oradaki yıllarında mala mülke değil, insana, toprağa, gönüllere yatırım yapmış, binlerce ağaç dikmiş, süngercilerin haklarını savunmuş, onlarca kitap yazmış, yalnızca derin bir manevi miras bırakmış dimdik bir fikir adamıydı…

Böyle bir aileye tanığım ben…”

Bu tanığı ve bu satırların yazarını merak ettim.

Karşıma Dr. Berna Elal Bridge çıktı.

Ben de gençliğimde, spor muhabirliği yaptığım Demokrat İzmir Gazete’sinde tanıdım.

Daha önce de yazmıştım, ya yöneticimiz İlhan Esen’in yanına, ya da Atila İlhan’ın yanına geliyordu.

Tam çıkaramıyorum.

Hatırladığım bizim gibi gençlere ‘Merhaba Çocuk’ deyişi ve hep selam vermesiydi.

Bir de, Bornova Küçükpark’ta Küçük Cami’nin arka sokağında akrabalarının oluşuydu.

*- BALIKESİRLİ ÇOBAN MEHMET

Cumhuriyetin ilk yılları…

1936 Berlin Olimpiyatlarına giden Güreş milli takımımızın aslarından, Şampiyon güreşçimiz Çoban Mehmet ile yıllar sonra 1955 yılında yapılan gazete röportajından bir alıntı yapalım.

Fındıklı'da antrepo memuru bir başpehlivanımız Çoban Mehmet’tir.

Söyleşiyi yapana, ‘Memlekette benim kolumu bükecek bir babayiğit çıkmadı. Mersinli Ahmed'i, Samsunlu'yu, Kastamonulu Murad'ı, Şükrü Gürbüz'ü teker teker dize getirdim…’ demişti.

Halk arasında ‘güçlü kuvvetli, iri-yarı insanlara’, ‘Çoban Mehmet gibi adam’ derlerdi o zamanlar.

Bu konuda nedense öteki güreşçilerin adı geçmezdi.

Halktan yakın bir ilgi görmüş olan Çoban Mehmet’e, Atatürk’ün talimatıyla kurulan İş Bankası sahip çıkarak, Fındıklı deposunda antrepo memurluğu görevi vermişti.

Söyleşiye göre:

Güreşten elini eteğini çekmiş artık.

Meşhurlar arasına girmiş olan pehlivana gazeteci soruyor:

‘Kısaca hayatınızı anlatır mısınız?’

-1904 yılında Balıkesir'in Bey köyünde doğdum.

Küçük yaşlarda arkadaşlarım boğuşurken gördüğüm için, güreşe merak sardım.

Bir köy düğününde ayağıma pırpıt giyerek desteye çıktım.

18 yaşına dek küçük orta, büyük orta ve başaltında tuttum.

1922 yılında Balıkesir'de bir panayır düzenlenmişti.

Beni de başaltına çağırdılar.

O dolaydaki bütün başaltı pehlivanlarını yendiğim için, başa çıktım.

Başta, Halit, Çerkez Muharrem, Arap Abdullah, Kara Emin, Nakkaş Eyüp pehlivanlar bulunuyordu.

İyi bir derece aldım bu güreşlerde.

20 yaşına girince Edirne'ye gittim.

Sarayiçi'nde yapılan güreşlerde birinci oldum.

Ne yalan söyleyeyim 200 lira ödül almıştım galiba.

Geçmiş gün unutuyor insan.

Bu güreşten sonra askere çağrıldım.

İkinci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa'nın yanında askerlik yaptım.

Ali Hikmet Paşa sporu severdi.

Bu yüzden birlikler arasında yarışmalar düzenlerdi.

Ben de bu yarışmalara güreşçi olarak katılırdım.

*- FENERBAHÇE SAYESİNDE

Fenerbahçe kulübü, spor karşılaşmaları yapmak üzere İzmir'e giderken, Balıkesir'e de uğramıştı.

Ali Hikmet Paşa Fenerbahçelilerle konuşarak, çeşitli spor bölümlerinin de açılmasını istedi.

Kolordu bütün bölümlerde yenildi.

Ali Hikmet Paşa, Fenerbahçelilere verdiği bir çayda, Sait Çelebi'ye:

‘Siz bizi yendiniz. Ama bir güreşçimiz var, feriştahınız gelse onu yenemez!’ demiş.

Sait Çelebi de, ‘Görelim şu pehlivanı’ diye karşılık vermiş.

Apar topar beni çağırdılar.

Gittim, Çelebi bana ilgi gösterdi.

Kolordu Komutanından izin alarak, İstanbul'daki seçmelere katılmamı sağladı.’

*- FRANSIZ’I TUŞLA YENDİ

Akşam Gazetesi’nin muhabiri Balıkesirli Güreşçi Çoban Mehmet’e soruyor:

‘Ne seçmeleri vardı, o sırada?’

-1926 yılında Macaristan'da Avrupa şampiyonası yapılacak.

Bunun için Macaristan'dan Peter adlı bir antrenör çağırmışlar.

Peter güreşçilerimize Greko-Romen stilini öğretiyordu.

Seçim sonunda ağır sıkleti bana verdiler.

O zaman 95 kilo geliyordum.

Federasyon Başkanı Ahmet Fikri'nin başkanlığında Macaristan'a gittik. Tavancalı Hilmi, Seyfi Cenap, Darüşşafakalı Muhittin de güreşenler arasındaydı.

Macaristan'da yaptığım güreşlerde meşhur Fransız şampiyonu Delant'ı tuşla yendim, Fakat İsveçli'ye sayı ile yenildiğim için derece alamadım.’

*- KOCA RUSYA’DA ÇOBAN MEHMET’İ YENEN ÇIKMADI

1955 yılının Şubat ayı sonunda yapılan, 1 Mart tarihinde yayınlanan söyleşide Gazeteci bu kez şu soruya yöneltiyor, Güreşçi Çoban Mehmet’e:

‘Dış ülkelerde ilk derece aldığınız karşılaşma hangisidir?’

- Amsterdam'da yapılan 1928 Olimpiyatlarında beşinci oldum.

67 kiloda Tayyar ise dördüncülüğü kazandı.

1932 yılından sonra 4 yıl üst üste Rusya'ya giderek, milli karşılaşmalar yaptık.

Bu güreşlerde hiç yenilmeden Türkiye'ye döndüm.

Oysa öteki arkadaşlarım bir iki maçta yenilmişlerdi.

Rusların iyi güreşçileri vardı.

Hele ağır sıklet şampiyonları Konca adlı bir Ermeni beni çok terletti ama, evvel Allah onu da yendim. 

Hiç yenilmeden yurda döndüğüm sırada, bizi garda karşılayan Rusya'nın Ankara Büyükelçisi Karahan'ın:

‘Koca Rusya'da seni yenecek adam bulamadık!’ sözünü hiç unutmayacağım.

*- HAKSIZLIK HEP OLUYOR

1936 Berlin Olimpiyatlarında ise beni birinci çıkarmadılar.

Açıktan ‘elense çektim’, diye haksız bir favul verdiler.

Estonyalı Palosali ile yaptığım bu güreşi 2-1 kaybettim.

Haksızlık yapmasalardı birinci olacaktım.

Kısmet değilmiş.

İkinci Dünya Savaşı başlamadan bir kaç yıl önce Estonya, İsveç ve Finlandiya'da da güreşler yaptık.

*- İSTANBUL ASRİ SİNEMADA

Zamanın şampiyon güreşçimiz Çoban Mehmet’e muhabir şu soruyu sorar;

‘Türkiye'de yaptığınız güreşleri de anlatır mısınız?’

- İstanbul'da Asri Sinema ve Taksim meydanında Macarlarla milli karşılaşma yaptık.

Bu güreşlerde bütün hasımlarımı yendim.

Türk güreşçilerinden ise kolumu bükecek bir babayiğit çıkmadı.

Mersinli Ahmed'i, Samsunlu'yu, Kastamonulu Murad'ı, Şükrü Gürbüz'ü teker teker dize getirdim.’

*- ÖNCELİK BAŞINI SOKACAĞI EVDE

Bu arada şunu da belirteyim:

İş Bankası, ‘Şampiyon Güreşçi’ Çoban Mehmet’in memurluk yaptığı antrepoya daha sonra ‘Çoban Mehmet antreposu’ adını vermiş, gazeteci de bunun önünde görüntüsünü almıştır.

Balıkesirli Çoban Mehmet, ‘Peki, 1950 Olimpiyatlarına niye katılmadınız?’ sorusunu da şöyle yanıtladı:

- O sırada bir ev yaptırıyordum kendime.

Zaman ayırıp da gidemedim.

Zaten o günden sonra da güreşi bıraktım.

‘Yeni yetişen güreşçiler arasında gerçek değerler var mı?’

-Var ama kendilerini kollamaları lazım.

Bir güreşçinin her türlü aşırı hareketten sakınması kendi menfaatinedir. Yoksa bir gün haberi bile olmadan sırtı mindere değer.

‘Biz neden Greko-Romende başarı kazanamıyoruz?’

-Bence bu bir anlayış meselesi.

Bizde çok kötü bir anlayış var.

Biz ‘Greko-Romeni yapamayız!’ diyoruz, bal gibi yaparız.

Biz kendimize güvenelim.’

*- ‘ÖNCE OKUL’ DÜŞÜNCESİ

Şunu da ilave edelim:

Çoban Mehmet'in iki kızı ve bir oğlu var,

Oğlu Galatasaray Lisesine gidiyor, güreşi de seviyor.

Ancak Çoban Mehmet, ‘Okul bitmeden güreşçi olamazsın!’ diyordu, aynen şimdiki birçok anne ve babanın düşündüğü gibi…

Türkiye’nin bir zamanlar en iyi lisesi olan Bornova Maarif Kolejinde, sporcu bulmakta olan Beden Eğitimi Öğretmeni Ahmet Bey, Ege Üniversitesi ile ortak bir çalışma yaptı…

Sonuçta, derslerinde başarılı olanların, sporda da başarılı oldukları kanıtlandı.

Ya da tersi:

Sporda başarılı olan sporcu öğrenciler, derslerinde başarı gösterip, diledikleri fakülteyi kazanıyorlar.

Bu çalışmayı geniş şekilde değerlendirmiş ve uzmanların görüşlerini yansıtmıştım.

*-

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 375

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 221

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 174

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 375

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 353

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...