HEPİMİZ BİRER TURİSTİZ
Köşe Yazısı

HEPİMİZ BİRER TURİSTİZ

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
12 Feb 2025 13 dk okuma 189

*- NEFRET EDİYORMUŞ!. Silgi kaleme demiş ki; ‘Dostum nasılsın?’ Kalem, sinirli bir şekilde cevap vermiş; ‘Ben senin dostun falan değilim; senden nefret ediyorum!’ Silgi, hüzünlü ve şaşkın bir şekilde; ‘Neden benden nefret ediyorsun?’ demiş. Kalem demiş ki; ‘Çünkü sen yazdıklarımı siliyorsun!’ Silgi demiş ki; ‘Ben sadece yanlış yazılanları siliyorum!’ Kalem cevaplamış; ‘Bundan sana ne ki?’ Silgi yanıtlamış; ‘Çünkü bu benim görevim!’ Kalem demiş; ‘Bu yaptığın görev falan değil!

*- İYİLİK HUZURU GETİRİR

Necdet Yağan, evinin yolu üzerinde olan ‘ huzur evini’ anlatmaya çalışmış.

Eve her dönüşünde, önünden geçtiğini, havanın güzel olduğu zamanlar orada yaşayanları bahçesinde gördüklerini belirterek, duygulanmış olmalı ki, şunları anlatmış:

‘Hiç içerisine girmedim ama orada, benden yaşlıların, benim yaşıma yakınların hatta benden genç insanların olduğunu biliyorum.

Kimilerinin gözü kapıda!

Bitip tükenmeyen bir inatla bakıyorlar.

Belki dostlarını, belki akrabalarını, belki de hiç arayıp sormayan evlatlarını bekliyorlar.

Bazıları yakınlarını, hatta çocuklarını, en son ne zaman gördüklerini hatta nasıl göründüklerini bile hatırlamıyorlar.

Ama sabırla ve umutla beklemekten hiç vazgeçmiyorlar.

Kimilerinin yüzünde huzur, kimilerinin de gözünde hüzün var.

Kimileri artık ev sahibi gibiler, kimileri de yıllardır hala misafirler.

Yine de son durakta olduklarını hepsi bilirler!..

Orada olanların, nasıl bir hayat yaşadıklarını, oraya kaderin hangi oyunlarıyla geldiklerini, yazgının hangi olaylarından geçtiklerini, elimde olmadan merak ediyorum…

Huzur evinin önünden her geçtiğimde, bazen dakikalarca, bazen saatlerce etkileniyorum.

Oradakiler ‘ne hissederler, ne düşünürler?’ bilemem ama an azından, ‘yalnız, yapayalnız değiller!’ diyorum.’

Acaba Necdet Yağan’ın dediği ve düşündüğü gibi mi?

Belki de çok mutlular.

Bazen burada tanışarak evlendiklerini de duyuyorum.

Ben de birkaç kez ziyarete gitmiştim.

Şikâyetçilerle de karşılaşmış, kendi halinde olanlarla da, kendi aralarında dostluk kuranları da…

Bazıları, kendi istek ve dilekleri ile ‘Çocuklarıma daha fazla yük olmayayım!’ düşüncesiyle huzurevini tercih ettiğini de gördüm, kullanılmış bir eşya gibi atılmışlarını da…

Büyükler hep ne derler?

‘Allah sonumuzu hayır etsin!’

Kimse bunu bilmiyor.

Bilmesine de imkân yok!

Önemli olan, huzurlu olmak.

Ama orada, ama burada…

Bu da yaptığımız iyiliklerle ölçülüyor.

İzmir Karşıyaka- Alaybey’de devletin bir çocuk yuvası bulunuyor.

Yıllardır önünden geçmiyorum.

Çünkü içim o yavrucakları gördükçe içim kaldırmıyor, gözlerim doluyor.

Çeşitli duygulara kapılıyorum, kahroluyorum…

Özetle dayanamıyorum…

Benim de zaaflarımdan biri de bu işte…

Belki de dört yaşından sonda ‘babasız’ yetim büyümemin bir tezahürüdür bu…

Özetle, ‘Çocuk’ olunca, yelkenleri hemen indiririm, sulu göz olurum…

Kahrolurum, böyle hayata…

*- PRATİK ZEKA!

Eğitmen Mustafa Saraç anlatıyor:

“Bir öğretmen, trende bir çiftçinin yanına oturur.

Kısa sürede sıkılan öğretmen, vakit geçirmek için bir oyun önerir.

Öğretmen. “Ben size bir soru sorarım. Eğer cevabı bilmiyorsanız, bana 5 avro verirsiniz. Sonra siz bana bir soru sorarsınız. Eğer ben bilemezsem, size 500 avro veririm.

Ne dersiniz?’ der.

Çiftçi meraklanır, başını sallar ve kabul eder.

Öğretmen başlar:

‘Dünya ile Ay arasındaki tam mesafe nedir?’

Çiftçi tek kelime etmeden cebinden 5 avro çıkarır ve öğretmene uzatır.

Şimdi sıra çiftçidedir.

Bir an düşünür, sonra sorar:

‘Hangi hayvan üç ayakla dağa tırmanır, dört ayakla iner?’

Öğretmen afallamıştır.

Kafasını zorlar, tüm bilgisini gözden geçirir, notlarına bakar ve mantıklı bir açıklama bulmaya çalışır.

Ama nafile.

Sonunda pes eder, cüzdanından 500 avro çıkarır ve çiftçiye uzatır.

Çiftçi parayı alır, memnun bir şekilde gülümser ve rahatça uyumak için arkasına yaslanır.

Ancak öğretmen, meraktan kudurmuş bir halde, soruyu cevapsız bırakmaya dayanamaz.

Çiftçiyi uyandırır ve ısrar eder:

‘Peki, bu hayvan hangisi?’

Çiftçi tek kelime etmeden cebinden 5 avro çıkarır, öğretmene uzatır ve huzur içinde uyumaya devam eder.”

Mustafa Saraç hocamız hikayenin sonuna şu notu eklemiş:

‘Bazen pratik zekâ, teorik bilgiden çok daha değerlidir…’

*- ÇOK YÖNLÜ BİRİ

Charlie Chaplin’i çoğumuz biliyoruz.

Ama gençler belki bilmiyordur.

Önce anımsatayım, sonra 88 yıl yaşayan bu ‘ölümsüz sanatçının’ bize bıraktığı önemli dört mesajından söz edeyim:

Charlie Chaplin, 16 Nisan 1889'da Londra'da doğmuş ve 25 Aralık 1977'de İsviçre'de vefat etmiş olan İngiliz bir sinema yönetmeni, oyuncu, yazar, film müziği bestecisi, kurgucu ve komedyen.

Yani; on parmağında on marifet olan ender kişilerden biri.

Chaplin, yarattığı ‘Şarlo’ (Charlot veya Tramp) karakteri ile tanınır.

Bu karakter, bol pantolonlu, melon şapkalı, büyük ayakkabılı ve sakar hareketleriyle bilinir.

Chaplin, sessiz film döneminin en büyük yıldızlarından biri olarak kabul edilir.

‘Altına Hücum’ (Gold Rush), ‘Şehir Işıkları’ (City Lights), ‘Büyük Diktatör’ (The Great Dictator) ve ‘Sirk’ (Circus) gibi filmleriyle tanınır.

Ayrıca, 1972 yılında Akademi Onur Ödülü, 1973 yılında En İyi Özgün Müzik Oscarı kazanmıştır.

Chaplin'in hayatı zorlu geçmiş olsa da, bu zorluklar onun sanatına ve filmlerine derinlik kattı.

Kendisi, Amerika Birleşik Devletleri'nden ‘istenmeyen bir adam’ olarak ilan edilmiş ve yıllar sonra bu ülkede giriş yasaklarına uğramıştır.

*- DUYDUK AMA…

On parmağında on marifet olan, Amerika’ya girişi de yasaklanan İngiliz Charlie Chaplin’in, bilenlere göre, bize bıraktığı önemli mesajlara göz atalım:

1. Bu dünyada hiçbir şey sonsuza dek kalmaz, sorunlarımız bile.

2. Yağmurda yürümeyi seviyorum, çünkü kimse gözyaşlarımı göremez.

3. Hayatımızdaki en kayıp gün, gülmediğimiz gündür.

4. Dünyanın en iyi altı doktoru:

1. Güneş, 2. Dinlenme. 3. Egzersiz, 4. Sağlıklı beslenme, 5. Özsaygı,  6. Arkadaşlar…

Hayatınızın her aşamasında bunlara bağlı kalın ve sağlıklı bir yaşamın tadını çıkarın…

Eğer Aya bakarsanız, Tanrı’nın güzelliğini göreceksiniz…

Eğer Güneşe bakarsanız, Tanrı’nın gücünü göreceksiniz…

Eğer bir aynaya bakarsanız, Tanrı’nın en güzel yaratılışını göreceksiniz.

O yüzden buna inan.

Hepimiz birer turistiz, Tanrı ise seyahat acentemiz.

Rotamızı, rezervasyonlarımızı ve hedeflerimizi zaten belirledi…

Ona güvenin ve hayatın tadını çıkarın.

Hayat sadece bir yolculuktur!

Bu yüzden bugünü yaşayın!

Yarın hiçbir şey olmayabilir.”

Hepsi bu kadar…

Bu arada Murat Eştürk yetiştirmiş;

‘Artık şunu yiyin, bunu yemeyin’ demiyorum.

Zaten çoğunuz alamıyorsunuz!

Önerim şu:

Açlıktan ölmemeye dikkat edin!’

Herhalde bazı emekliler için böyle nasihat ediyor.

*- ŞAKA KALDIRAN ARABA

İlk yerli otomobil Anadol’un üretimine bundan yaklaşık elli sene önce başlanmıştı.

Adı geniş̧ katılımlı bir anketle, halka sorularak seçilen, direksiyonu Türk şoförlerinin araba kullanma eğilimine uygun olarak, sola meyilli tasarlanan ve ‘her aileyi araba sahibi yapmak’ vaadiyle piyasaya sunulan Anadol, rekabet koşullarına boyun eğmek zorunda kalmıştı.

Yine de ilk yerli otomobilimiz, hafızalardaki yerini filmlere, kitaplara konu olan nostaljik bir unsur olarak korumayı başardı.

*- TÜRKÇE KARŞILIĞI

BBC’nin 1967’de çektiği bir aktüel belgeselde, İngiltere’nin kırlık bir bölgesinde yağmur altında, soldan direksiyonlu bir arabayla asfaltın solundan hızla ilerleyen muhabir, ‘Bunun ismi Anadol’ diyor ve şöyle devam ediyordu:

‘Bu ismi duyduğunuzda baş ağrısı hapı zannedebilirsiniz, ama aslında Anatolia’nın Türkçe karşılığı.’

*-  BİR ANADOL İLANI

20 Aralık 1966’da, 26 bin 800 TL’lik etiketiyle ‘ucuz’ ve ‘halk tipi’ Anadol satışa sunuldu.

O gün çıkan ilanlarda, ‘Ailenizle birlikte yıllar yılı kurduğunuz hayalleri bir anda hakikat yapacak ve hayat ufuklarınızı alabildiğine genişletecek essiz bir araba… Zarif, sağlam, rahat ve ekonomik!’ satırlarının hemen öncesinde şu ifade dikkat çekiyordu:

‘Türk tekniğinin ve Türk işçiliğinin ortak eseri.’

*- İŞBİRLİĞİNE GİDİLDİ

1960’tan beri İstanbul Acıbadem’deki tesislerinde Ford kamyonlarının montajını yapan Otosan’ın yetkilileri bir yerli otomobil üretme hayali kuruyor ama Amerikalı ortakları buna bir türlü yanaşmıyordu.

Sonunda bir dizi tesadüf sonucu İngiltere’yi gözlerine kestirdiler.

1963’te İzmir Fuarı’ndaki Israil pavyonunda sergilenen Carmel otomobili, teknolojisini İngiliz Reliant firmasından edinmişti.

Otosan da hemen Reliant’la ilişkiye geçerek Anadol’a giden yolda ilk büyük adımı attı.

Anadol’un tasarımı, Otosan yetkililerinin talep ve yönlendirmeleri doğrultusunda Ogle Design’dan Tom Karen tarafından yapıldı.

Reliant’ın esas şöhreti, demir- çelik endüstrisine kafa tutarcasına, otomobil karoseri fiberglastan yani cam elyafından üretmesinden geliyordu.

Anadol’un kasası da fiberglas olacak ama bu tercih Otosan’ın başını çok ağrıtacaktı.

Otomobilin reklamlarında fiberglas teknolojisi gururla şöyle tanıtılıyordu: ‘Dünyaca meşhur spor otomobiller ile Anadol’un müşterek tarafı gövdeleridir.

Evet, Anadol’un gövdesi de aynı maddeden, fiberglastan yapılmıştır. Otomobil sanayiinde güvenle kullanılan fiberglas çelik gibi sağlamdır. Saca göre daha hafif, fakat daha elastiki ve mukavimdir.

Katiyen paslanmaz, çürümez sac gibi ses yapmaz.’

*- FİLMLERDE BİLE…

Vehbi Koç anılarında ‘Fiberglas gövdeyi öküzün, atın yiyeceğinden bahsedildi.

Bu alaylar tiyatrolara kadar girdi.

Fakat araba çalıştı, halk aldı, bindi.

Anasol’u alanlar Avrupa’ya, Afrika’ya gittiler, geldiler, arabanın yolda kalmadığını gördüler.

Anadol’a karşı büyük bir rağbet başladı’ sözleriyle aynı nazik konuya temas edecekti.

*- AMERİKAN ARABALARININ YERİNE

Anadol Ralli Takımı (ART) Türkiye'nin ilk ralli takımı olarak da tarihe geçti.

Fransa’nın ünlü beatnik pop şarkıcısı Michel Polnareff, İstanbul ziyaretine ilişkin izlenimlerini 1969’un Ağustos ayında Salut Les Copains dergisine nakletmiş, şehirdeki trafik keşmekeşinden bahsettikten sonra lafı Anadol’a getirmişti:

‘Otomobillerin yüzde 90’ı Amerikan malı.

Çoğunluğu yaralı, bereli, yamalı ve ortalama 10 yasındalar.

Tek bir yerli marka var: Anadol.

Doğrusunu söylemek gerekirse pek estetik sayılmaz.

Hatları fazlasıyla kaba, ayrıca motoru da İngiliz.’

1970 sonlarında şehirlerde ve Anadolu yollarında 12 binden fazla Anadol bulunuyordu, Türkiye’de her yedi özel arabadan biri Anadol’du.’

1971’e gelindiğinde, yerli otomobil pazarında çeşitlilik baş gösterdi.

Yine Koç Holding, bu kez Bursa’daki Tofaş fabrikasında Murat 124’ü (İtalyan Fiat 124’ün eşi) üretti.

Üçüncü yerli otomobil ise Fransız teknolojisiyle OYAK’ın piyasaya sürdüğü Renault 12 oldu.

İlki 57 bin, ikincisi 60 bin liraya, kısacası 44 bin liralık Anadol’dan hayli pahalıya satılmasına rağmen kolayca benimsendi.

Aynı yıl Anadol dört kapılı yeni bir model çıkarıp 50 bin liranın biraz aşağısına satışa sundu.

Ama hem yeni rekabet koşulları hem de 1973’teki petrol kriziyle fiberglas maliyetinin artısı Anadol için sonun başlangıcı demekti.

Bir zamanlar Mı̈zeyyen Senar’ın Anadol kullandığı kulaktan kulağa fısıldanırken 2000’lerde antika araba meraklısı Cem Yılmaz’ın Anadol pesine düştüğünü yazıyordu gazeteler.

Belki bir gün, dünya çapındaki büyük gurupların Anadol’u tabii ki, klasörünü yemek için yaptıkları lobi çalışmalarını da anlatırım…

İsteklerine de kavuştular, böylece bir atılımı nasıl yerle bir ettiler.

Bilenler vardır, ama bizimkiler bunu anlayamadılar, ya da anlamak istemediler..

Tam bilemiyorum…

*-

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 362

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 219

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 173

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 374

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 352

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...