HAKKINIZI YİYENE HAKKINIZI HELAL ETMEYİN
Meryem Fidancı anımsattı; ‘Domuz eti yemeyelim tamam de, ama pestisit yiyelim mi kardeşim?’ diye sorunca… Sanıyorum; Sık sık medyaya düştüğü ve haberlerden haberimiz olduğu gibi, ihraç gıda ürünlerimizin gerisin geriye ülkemize iade edildiğinden yola çıkarak bu soruyu yöneltiyor, bazı yazarlarımız gibi Meryem Fidancı okurumuz da!... Önce şunu bilelim: Pestisitler, tarımda zararlı organizmaları kontrol etmek, yok etmek veya engellemek amacıyla kullanılan kimyasal maddelerdir. Böcekler, yaba
*- İYİ NİYET Mİ?
Şimdi olaya bir de, bize anlatıldığı gibi şu yanıyla bakalım
Pestisitler tarımda mahsul verimini artırmak ve ürün kalitesini korumak için yaygın olarak kullanılır.
Ancak, insan sağlığı ve çevre üzerinde olumsuz etkileri olabilir. Zehirlenme, alerjik reaksiyonlar ve çevresel kirlilik gibi riskler nedeniyle dikkatli ve kontrollü bir şekilde kullanılmalıdır.
Yani bize ‘faydalı!’ diye yutturuluyor…
Aslında külliyen yalan…
Bu ilaç şirketlerinin ürünlerini satmak için uydurdukları ve bize inandırmak için büyük paralar harcadıkları bilim efsaneleri…
Atadan kalma usulleri kaldırdılar bu kimyasalları yapan ve büyük değil çok büyük paralar kazanan şirketler.
*- HİÇE SAYIYORLAR
Köylü ya da çiftçi veya üretici, ziraatçı ne derseniz deyin, toprakla uğraşanlardan büyük kısmı, ‘büyük paralar’ kazanmak için, insan sağlığını hiçe sayarak, bir değil bin ürün alabilmek için, ölçülerinin dışında pestisit yani kimyasal kullanıyorlar.
Bu da ihraç ürünlerindeki kimyasal ölçümlerinde ortaya çıkıyor, ‘Biz kanser olmak istemiyoruz, neden hile yapıyorsunuz, insanların hayatını hiçe sayıyorsunuz?’ denilerek bize, firmalara iade ediliyor.
Sonuç mu?
*- MECBUR OLUYORUZ
Pestisitle, yani normalin çok üstündü kimyasal kullanılan tarımsal ürünler, kontrol altında imha edilmeli!
Bizde böyle bir şey maalesef olmuyor.
Meryem Fidancı hanımın anımsattığı gibi bizler, ‘ucuz!’ diye kapışıyoruz.
Sonra mı?
Hastanelerin onkoloji servisleri dolup taşıyor, kanser hastaları ile…
Biz mecbur muyuz, bu pestisitli ürünleri yemeye!
Değiliz, ama bir noktada mecbur kalıyoruz, çünkü ekonomik durumumuz bunları almamızı sağlıyor…
‘Bana bir şey olmaz!’ düşüncesi, ya da ‘düşüncesizlik’ bizleri hastanelik ediyor.
Yalnız kanser mi?
Daha birçok hastalık bu pestisitli, kimyasallı yediklerimizden oluşuyor.
*- NE HALDEYİZ
O hale geldik ki, çocuklarda bile daha düne kadar rastlanmayan hastalıklar adeta kol geziyor.
Karın ağrısı, apandisit bile olunuyor…
İnanılacak gibi değil, ama çevrenizdeki çocuklara bakın, ya da hastanelerin çocuk servislerinde yatan, tedavi görenleri öğrenin, neler duyacaksınız.
Kulağımla duydum;
Doktor ve diyetisyen 9 yaşında birden karın ağrısı tutarak hastanede ameliyat olan ilkokul öğrencisine şu tavsiyede bulunuyordu:
Bir süre çiğ meyve yeme!
‘Apandisit’ ameliyatları da eksilmişti, şimdi sanki moda gibi yine ortaya çıktı, çoğaldı…
Bu sözü duyarız, ama birçok sözcük gibi manasını bilmeyiz.
Ben de ‘Ahmet Rasim’ gibi yapıp, bu defa da ‘apandisit’i anlatıp, anımsatayım:
*- UNUTMUŞTUK
Apandisit, karın boşluğunun sağ alt kısmında bulunan apandisin iltihaplanmasıdır.
Genellikle tıkanıklık sonucu enfeksiyon gelişir ve belirtiler arasında şiddetli karın ağrısı, kusma, iştah kaybı ve ateş bulunur.
Apandisit acil tıbbi müdahale gerektiren bir durumdur çünkü tedavi edilmezse apandis patlayarak ciddi enfeksiyonlara yol açabilir.
Tanı genellikle muayene ile konur ve bazen ultrasonografi veya bilgisayarlı tomografi gerekebilir.
Tedavi genellikle cerrahidir ve apandisin çıkarılması ameliyatla yapılır.
Eğer apandisit belirtileri yaşıyorsanız, en kısa sürede bir doktora görünmenizi öneririm
Bu yazdıklarımdan anlatmak istediğim şudur:
Apandisit neymiş?
Karın boşluğumuzun sağ alt kısmında, yani kasığımıza doğru olan bölgedeki bir uzvumuzun iltihaplanması…
Daha çocuk yaşta, dünya ile bağlantın henüz tam anlamıyla yokken, büyüyüp şişerse ne oluyor?
Ağrıdan duramaz hale getiriyor.
Neden?,,
Sağlıksız yediklerimiz içtiklerimiz, yedirip içirdiklerimizden…
Özetle yediklerimiz, içtiklerimiz, tüm gıdalar elden geçirilmeli…
Yasaklı ürünlerin sayısı bence böylece çoğalacak, ama bundan önemlisi piyasa yani çarşı Pazar kontrolleri arttırılmalı, laboratuvarların sayısı da çoğaltılmalıdır…
Başka türlü kurtuluşumuz olamaz, bu musibetlerden…
*- ‘YEMEK’ BİR DUYGUDUR
Notumu almıştım ama kaybettim.
‘Acaba Nadide Apaydın Akbulut mu anlatmıştı, yoksa emekli Fransızca öğretmeni can dostumu Nesrin Dizdaroğlu mu?’ çıkaramadım…
Neyse ben, duyarlı ve ilgili bir kadının ağzından olayı nakledeyim:
Ana konu şu:
‘Türkler için yemek bir duygudur, güzelliktir. Yabancılar için ise sadece karın doyurmak için gerekeni yapmak. Aynen ilk insanlar ya da canlılar gibi. Benim aklımda kalan Diplodokuslar. Kafaları küçük, gövdeleri çok büyük dev yaratıklar…’
Şimdi söz içimizden bir kadında:
“Yıllar önce bir Alman müşterimiz,
‘Türkler için yemek bir duygudur, biz ise sadece doymak için yeriz’ demişti.
Kibarca gülümseyip, içimden ‘Belli’ diye geçirmiştim, ülke olarak bir imza yemeğiniz bile yok, varsa yoksa kartoffeln yani patates!
Dün dolapları karıştırırken aklıma geliverdi bu sohbet.
Arkada duran tahin kavanozunu aldım ki donmuş, yağı ile tortusu ayrışmış.
Karıştırmaya çalıştım, ı-ıh, olmuyor. Sonra düşündüm, tahinle hiç uğraşmadım ki ben.
Anca humusta kullanırım.
Evde tahin- pekmez karıştırmak erkeklere ait bir şeydir gibi bir anlayış var kafamda.
Çünkü hayatında yumurta kırmamış babamın mutfakta yaptığı iki şey vardı; biri tahin- pekmez karmak, ikincisi meyve suyu sıkmak.
Tahin-pekmezi sabırla, ustaca karıştırır,
‘Hadi kızım’ derdi, ‘bak bu şifadır. İçine ekmeği bana bana ye.!’
Kızımız 3 ya da 4 yaşındaydı, baktım eşim aynı şeyi yapıp koydu kendi evladının önüne.
Tıpkı babam gibi, o minicik elleriyle bandıra bandıra yedikçe mutlu oldu.
*- KOMŞULUK BÖYLEYDİ
Hastalanırdım mesela, annem daireye gitmeden bir kase sıcacık kakaolu muhallebi yapıp getirirdi yatağıma.
Başımı okşayarak uyandırır, ‘Hadi yavrum, boğazını yumuşatsın’ derdi.
Üstünden yıllar geçti, koca kadın olmuşum, İstanbul'da bekar evimdeyim, feci hastayım, annemlere duyurmamaya çalışıyorum; kapı çaldı.
Zor bela gittim açtım, karşımda bir can dost, elinde bir poşet, içinde tavuk, bir paket şehriye ve bir limon.
‘Sen git yat!’ dedi, ‘çorba yapacağım…’
*- ‘SENİ SEVİYORUM’ İFADESİ
Başka bir zaman dilimi, babam Ankara'da Gülhane'de yatıyor.
O kadar moralim bozuk ki ışıkları bile açmamışım, oturuyorum karanlıkta.
Yine kapı çalındı, karşımda can kardeşim, elinde iki kocaman torba elma.
‘Sen git otur’ dedi bana, ‘Ben Yılmaz amcaya hoşaf yapacağım.’
‘Yemek bir duygudur bu ülkede’, evet.
Pek de dil cimrisi değilizdir, hislerimizi de söyleriz.
Ama bazen, çok daha etkili bir yol buluruz ‘seni seviyorum’ demek için...
O da tahin-pekmez olur, sıcak muhallebi olur, hoşaf ya da tavuk suyuna çorba olur.
O yüzden, teşekkürlerimiz ele dairdir.
Ellerine sağlık.
Ellerin dert görmesin.
Yürek eli kullanır bazen duygularını anlatmak için.
Kimi zaman yüreğin çektiği emeği eller üstlenir, dile gelir:
‘SENİ SEVİYORUM!’
*- YAKIŞIYOR AZİZİM
Zeynep Nihan da ’Yakışıyor işte azizim!’ ve şöyle diyor:
‘Kalbe dost,
Kaleme şiir,
Muhabbete kahve’ lazım.
Şunu da ilave edeyim:
‘Kadınlarla tartışmak iki üç dakika sürüyormuş!
Ama tartışmadan sonra, kadın kendi kendine üç saat konuşuyormuş.!(
Ankaralı Sevgi de eklemiş;
‘Doğru mu?’
Her işin özeti:
‘İnsanlara akılları yetiği kadar hitap ediniz.
Ötesine geçmeyiniz!...’
Babaannesinin genç kıza tavsiyesi:
‘Konuşmaktan zevk alacağın biriyle evlen!
Çünkü yaşlılıkta konuşmak ve dinlenmek, en çok arayacağın özellikler olacak!’
*- BİLMİYORUM, GÜVENİYORUM
Sarıyer’den Asuman Bilir yazmış:
“Hayatın akışı bazen bizi tanıdık kıyılardan uzaklaştırıyor.
Ne zaman duracağımızı, ne zaman yola çıkacağımızı seçemiyoruz her zaman. Ama biliriz ki, yön değişse bile ruhun pusulası hep çalışır.
Şu anda belki bir dönemeçteyiz ve akış bizi tam da olmamız gereken yere taşıyor.
Şimdi gözlerini kapat.
Burnundan derin bir nefes al, ağzından yavaşça ver.
Dikkatini bedenine getir.
Ve içinden şu cümleyi fısılda:
‘Bilmiyorum… Ama güveniyorum.’
Bu sözü birkaç nefes boyunca tekrar et.
Suyun akışını hisset.
Her şey, olması gereken yere doğru akıyor.”
Ben Sarıyerli Asuman Hanıma şöyle diyorum:
‘Bilmezsen sakın güvenme!
Biliyorsun yine sakın güvenme!
Yoksa, sonra güvendiğin dağlara kar yağar!’
Benim ahbaplarıma da, bana güvenip içlerini, sorunlarını açanlara söylediğim hep şudur;
‘Dünyanın en güvenilir insanı, erkeği benim.
Ama sakın bana da güvenmeyin!’
Her şeyin mümkün olduğu bu dünyada, yaşamdan vereceğim en somut örnek ya da anlatım budur…
Bunu da kulağınızın bir yerine küpe olarak takın, unutmamak için…
Yoksa iş işten geçer…
*- ‘CAN MİKROPLARA KARŞI’
‘Can şekerleri çok ama çok seviyor.
Fakat ne zaman dişlerini fırçalaması gerekse hep bir bahane buluyor.
Bu yüzden de dişlerini saran mikroplarla karşılaşıyor.’
Aydan Tuncayengin, bu sevimli ve öğretici hikâyeyle çocuklara diş sağlığının önemini bir kez daha anlatıyor.
Yazar Aydan Tuncayengin’in ‘Can Mikroplara Karşı’ başlıklı çocuk kitabı, ZİZİ Çocuk Yayınevinden çıktı.
Bu sevimli ve öğretici hikâye çocuklara diş sağlığının önemini anlatıyor.
Gülcan Orak Köksoy hikâyenin önemine değiniyor.
‘Dişlerimizi’ fırçalamıyor, hastalıklara böylece davetiye gönderiyoruz.
Rakamlar ortada…
Aynı şekilde tuvalet kâğıdı da kullanmıyoruz, el havlusu kâğıtları, mendilleri de…
Bunlar hep sağlık için önemli ama nedense bu ürünlerin üreticileri yani patronlar biraz insafsız…
Umarım halkı yani vatandaşları düşünenler de çıkar ama ne zaman?
Çıkmaz ayın son çarşambasında mı?
Yoksa 30 Şubat’ta mı?
*- İÇİMİZ DÜZGÜNSE
Bazılarımıza göre ‘önemsiz’ ama günümüz şartlarında ve siyasetinde ‘önemli’ olarak kabul ettiğim bir konuşmayı nakletmek istiyorum.
Kadir Fırın paylaşmıştı:
“Yıllar önce hamalın biri Cağaloğlu yokuşundan yüz kiloluk yükle çıkarken bir gazeteci, hikaye yazarı Oktay Akbal, onu takip eder ve yükünü hamal taşına bırakarak soluklanıp az biraz dinlendiği sırada yanına yaklaşır ve ‘Bu kadar yükü nasıl taşıyorsunuz?’ diye sorar.
Hamal soruyu soranın okumuş yazmış bir kültürlü insan olduğunu fark eder ve önce ‘Sizin yükünüz bizimkinden ağır. Çünkü siz dünyayı zihninizde ve yüreğinizde taşıyorsunuz efendi!’ der.
Sonra Akbal'ın ısrarı üzerine onun sorusunu da yanıtlar ve ‘İçim düzgün olursa yüz kiloluk yük bana vız gelir.’ der!
Çok düşündürücü ve bilgece bir yanıt doğrusu!...”
İçimiz düzgünse mesele yok!
Yorumlar yükleniyor...