GÖREVLER CİNSİYETE GÖRE AYRILAMAZ, AYRILMAMALI
*- ÖNEMLİ DETAY Uzmanlardan önemli mesajları paylaşmak istiyorum. Belki önemli bir kısmını duymuşsunuzdur, biliyorsunuzdur! Ya da uygulama sahanızdadır. Yine de anımsatmak istiyorum. Örneğin Kalust Şalcıoğlu, ‘Çocuğunuza kaç yaşında cep telefonu almalısınız?’ sorusunu yanıtlıyor: “Danışanlarımın en sık sordukları soru bu… Bu sorunun cevabı ise evrensel olarak kabul görmüş şekli ile şu… Çocuğunuza istediğiniz yaşta cep telefonu alabilirsiniz; Buradaki detay ise şifre konusu! Çocuklar zat
*- KISKANÇLIK DEĞİL
Klinik Psikolog Esra Saraç bakalım bugün ne diyor?
"Birçok aile, kardeşler arasındaki çatışmaları 'kıskançlık normaldir' diyerek geçiştirir.
Ama terapide gördüğümüz şey, çoğu zaman burada asıl yaralayanın kıskançlık değil, adaletsizlik duygusu olduğudur.
Düşünün…
Bir çocuk, sürekli diğer kardeşe daha çok ilgi gösterildiğini, onun hatalarının görmezden gelindiğini hissederse, bu onda 'Beni görmüyorlar' duygusunu büyütür.
Kıskançlık gelip geçer, ama görülmemek ve haksızlık duygusu, derin bir yara bırakır.
Özellikle çocukluk dönemi bağlanma süreçleri bize şunu söyler:
Tutarsız ya da adaletsiz görülen yaklaşımlar, çocukta kronik güvensizlik duygusu yaratır.
Bastırılan öfke ve üzüntü ifade edilemeyince, bu duygular toksikleşir, yani büyür, ağırlaşır ve ilişkilerin içine sızar.
Aile içi farkındalık, 'Aslında ne hissediyorsun?' diye sorabilmektir. Çocuğun duygusunu yargılamadan dinlemektir.
Çünkü ifade edilemeyen duygu, yıllar sonra başka şekillerde geri döner."
Ben de ekleyeyim:
‘Afetler her çocuğu etkileyebilir’;
Korku, üzüntü ve kaygının cinsiyeti yok!
- Görevleri cinsiyete göre ayırmayın
- Her çocuğa liderlik fırsatı verin
- Duygularını ifade etmeleri için alan açın
‘Güçlü bir gelecek, eşit ve anlayışlı bir ortamda filizlenir. ‘
*- APAYRI ŞEYLER
Pedagog Tamer Dursun, yazısına “Sosyal olmak başka bir şey...” başlığıyla başlamış:
“İyi okullar bitirmek, önemli mevkilere gelmek, mal mülk sahibi olmak ya da etiketlerle konuşmak ile ‘sosyal’ olmak apayrı şeyler.
Birinin mimar, avukat, şair, doktor, öğretmen, sanatçı vs. olması, o kişiye mutlak ‘sosyallik’ kazandırmaz.
Bu yüzden ilgilendiğim ailelere ‘Çocuklarınız özel olsun diye uğraşmayın. Gerçek özellik, vicdanlı, erdemli ve bilinçli olmaktır. Kalbinin ve aklının ne işe yaradığını bilen her çocuk gerçekten özel çocuktur.
Düşene el uzatmamış, bir yaraya merhem olmamış, sevmemiş, sevilmemiş, başkalarının haklarına saygı duymayı öğrenmemiş, mazlumun yanında durmamış ve şiir okumamış insanı hangi etiket, kariyer ya da sıfat kurtarabilir?
Hiç.
Bir Fotoğraf!
Fotoğrafta bir kadın ve bir erkek.
Tramvaydalar ve birbirlerini hiç tanımıyorlar.
Erkek olan öyle bir yayılmış ki, kadın köşeye sıkışmak zorunda kalmış.
Erkeğin kıyafetleri pahalı.
Ayakkabıları en az 200 Euro vardır.
Mont deseniz, o da ucuz bir şey değil.
Belli ki parası var ya da baba parası, kim bilir ama sosyal biri olmadığı kesin.
Sırf şu duruş bile bize neler anlatıyor:
Kaba, maço, saygısız, bencil ve sevgisiz!
*- İPUCU ALABİLİRİZ
İşte ‘beden dili’ dediğimiz şey, bu sebepten, çok önemli. Küçücük bir hareket bizlere o kişi hakkında birçok ipucu verebilir.
250 gramlık herifler sanki 1 ton çekiyorlarmış davranıyorlar ve dünyayı kadınlara cehennem ediyorlar.
Lütfen, anneler ve babalar lütfen, çocuklarınıza her şeyden önce toplum içinde nasıl davranılacağını ve sosyal yaşamın ne demek olduğunu öğretin.
Önce, vicdan, adalet, saygı, edep, hak, hukuk, ortak yaşam becerisi...
Özel insan olmalarına gerek yok. İnsan olsunlar yeter!
Sevgiyle…”
*- İNSANLARDAN UZAKLAŞIRSAK!
Bugün bu güzel ve anlatımlarda hızımı alamadım.
Şimdi de sözü Klinik Psikolog Hatice Kübra Tarak’a veriyorum:
“Çok sevgili, rahmetli Doğan Cüceloğlu’nun kitabında eşi Yıldız Hanıma ait bu cümleyi okurken aklıma seanslarımda çokça duyduğum ‘İnsanlardan uzaklaşırsam mutlu olacağım’ cümlesi geldi.
İlk bakışta mantıklı geliyor, insan yoksa; karşılanmayan beklentiler, üzüntüler, öfke...
pek çok olumsuz şey de ortadan kalkıyor GİBİ.
GİBİ çünkü yalnızlığı seviyor dahi olsa insanın uzun bir süre ‘tek başına’ kalarak sağlıklı bir şekilde var olması çok da mümkün değil.
Bizler sosyalleşme ihtiyacı olan varlıklarız.
Kişi sayısı mühim değil, bir kişi de olsa birinin hayatımıza, ruhumuza dokunması elzemdir.
Sosyallikle beslenmeyen ruh hep bir köşesini eksik hissedecek ve bu eksikliği başka şeylerle tamamlamak için nafile çabalarla hırpalanacaktır.
Bu konu hakkında siz ne düşünüyorsunuz?
Hayatımızda var olan ve ruhumuzu besleyen herkese içten teşekkürlerimizi iletelim mi?”
*- ÖNEMLİ SPORCUMUZDAN
Zafer Atamer gençliğimizin önemli rekortmen sporcularından…
Sayısız zaferini izledim, görüntüledim uluslararası müsabakalarda.
Çok önemli bir yüzücümüzdü.
1971 olimpiyatlarında, Mark Spitz gibi efsane yüzücüleri televizyonlarda seyrederken nasıl heyecanlandıysak, Zafer Atamer ve aynı dönemin bizim için çok büyük yüzücülerini sevgiyle anımsıyorum…
Zafer Atamer paylaşımında, “Vicks’in, kalbi kırık bir babanın sevgisin- den doğduğunu biliyor muydunuz?” diye soruyor:
-1800’lerin sonlarına doğru, bir gece, Kuzey Karolina’da küçük bir çocuk gözyaşları içinde babasına baktı ve fısıldadı:
- Baba… Göğsüm çok ağrıyor...
Durmaksızın öksürüyordu.
Hiçbir şurup acısını dindirmiyor, hiçbir ilaç yeterli gelmiyordu...
O baba, Lunsford Richardson’dı.
Sıradan bir eczacı…
Ama o gece, bir bilim insanı değil, çaresiz bir babaydı...
Küçücük laboratuvarına kapanıp elinde ne varsa karıştırdı:
-Kafur, mentol, okaliptüs…
Bir nefes arıyordu.
Bir parça rahatlama…
Ve sonunda buldu:
Yoğun bir merhem. Göğse sürülen, çocuklara yeniden nefes aldıran,
onlara huzurlu bir uyku getiren bir balsam...
İşte dünya onu böyle tanımaya başladı:
“Vicks...”
*- UMUT IŞIĞI OLDU
Başta kimse ciddiye almadı...
Kapı kapı dolaştı, dalga geçildi...
Ama 1918’de, grip salgını dünyayı kasıp kavururken, bu formül bir umut ışığına dönüştü.
Şişeler yetmemeye başladı...
Kişisel bir acıyla doğan bu ilaç, binlerce hayatı iyileştirmeye başladı.
Ama en yürek burkan gerçek şu ki:
Lunsford’un çocuklarından biri, bu formül bulunmadan önce hayatını kaybetti.
Onu iyileştiremedi.
Ve işte bu boşluk, bu sessiz keder, Lunsford’u devam etmeye itti...
Bugün o tanıdık kokuyu pek çoğumuz bir annenin şefkatiyle bağdaştırıyoruz…
Ama aslında, o koku aynı zamanda, vazgeçmeyen bir babanın sevgisinin sessiz yankısı...”
*- ORTAYA ÇIKTI
Sevgili ve değerli önceki milli yüzücümüz Zafer Atamer, Kasım ayının ortalarında, İngiliz BBC’nin yayınından paylaşmış daha doğrusu Övgü Pınar, Roma’dan 12 Kasım 2025 tarihinde şu haberi vermiş:
“Bosna Savaşı sırasında ‘eğlence için’ Saraybosna'ya keskin nişancılık yapmaya gitmişler!
Aşırı sağa yakın, zengin bazı İtalyanların, Sırplara bugünün parasıyla 80 bin-100 bin euro'ya varan meblağlar, ödediler. “
Yanlış duymadınız ve okudunuz…
‘İnsan avı’ gibi bir şey…
BBC de, bu konuyu “Hafta sonu keskin nişancıları…” diye duyurmuş…
*- EĞLENMİŞLER (!)
İtalya basını asker olmayan, ‘eğlence için’ insan öldürmeye gittikleri iddia edilen bu kişileri, savaş turistleri’ ve ‘hafta sonu keskin nişancıları’ diye tanımladı.
İtalya'da, Bosna Savaşı'nda 'keskin nişancı turizmi' iddiası için bugünlerde soruşturma başlattı.
Tekrarlıyorum:
İtalya'nın Milano kenti cumhuriyet savcılığı, Bosna Savaşı sırasında “eğlence için!” Saraybosna' ya keskin nişancılık yapmaya giden İtalyanlar olduğu iddiası üzerine soruşturma başlattı
Soruşturma, ‘’İtalyan gazeteci-yazar Ezio Gavazzeni'nin kanıt niteliğinde” dediği belgeleri sunması üzerine başlatıldı.
İtalyan basınındaki haberlere göre, Saraybosna kuşatması (1992-1996) sırasında aşırı sağa yakın, zengin bazı İtalyanların Sırp askerlerine para ödeyerek keskin nişancılık yaptığı öne sürülüyor.
La Repubblica gazetesi, soruşturmaya konu olan iddiaları şöyle özetledi:
"Saraybosna'nın üzerindeki tepelerden savunmasız sivillere ateş açtılar ve bunu yapmak için Sırplara ‘muazzam’ meblağlar ödediler.
Bugünün parasıyla 80 bin-100 bin euro'ya varan meblağlar."
*- HAFTA SONLARI
Gazete, Saraybosna kuşatması sırasında çok sayıda sivilin ölümünden keskin nişancıların sorumlu tutulduğunu hatırlattı ve bu keskin nişancılar için ‘Aralarında İtalyanlar da vardı’ dedi.
İtalya basını asker olmayan, ‘eğlence için' insan öldürmeye gittikleri iddia edilen bu kişileri, ‘savaş turistleri’ ve ‘hafta sonu keskin nişancıları’ diye tanımladı.
İddialara göre bu kişiler Cuma günleri İtalya'nın kuzeydoğusundaki Trieste kentinden Belgrad'a gidiyor, oradan Sırp askerleri eşliğinde Saraybosna tepelerine ulaşıyordu.
Hafta sonunu savaş bölgesinde geçirdikten sonra ise evlerine dönüyorlardı.
La Repubblica'ya göre hakkında suçlamada bulunulan kişiler arasında Torino, Milano ve Trieste kentlerinden 3 İtalyan da bulunuyor.
İşte böyle…
Sonucu merak ediyorum…
Böylesini duymadım…
İnsanının en büyük düşmanı yine vahşi insanlar oluyor…
*- ZORUNLU HÂL…
Zaman zaman ‘bilmemiz lazım!’ diyerek paylaşmaya çalışıyorum.
Örneğin Nusret Kebapçı, ‘Ulus Bilincini’ özetlerken, aynı zamanda
“Emperyalizme karşı direnişin anahtarı” nı vermeye çalışmış…
“Zaman zaman yazılarıma, "kendilerine ‘Osmanlıcı’ veya ‘Osmanlı torunu” gibi unvanlar takan ya da kendilerini ‘Siyasal İslamcı’ sayanlardan eleştiri değil, özellikle Atatürk ve Cumhuriyet’le ilgili doğrudan suçlamalar gelince, konuya açıklık getirmek zorunlu hale geldi.
İsterseniz Osmanlı’dan başlayalım:
Bir yönetim düşünün ki, babadan oğula geçen bir aile tarafından yönetilmektedir.
Böyle olunca, o aile fertlerinden olmadığınızda ‘torun’ nasıl olunur?
İşte orası son derece ilginç!
Diyelim ki, ‘Biz Osmanlı yönetimi altındaki milletlerdeniz; ya da Türk’üz diyemediniz diyelim ama Rum’uz, Ermeni’yiz, Arap’ız, Yahudi’yiz…” deseniz de bunu anlarım, hatta itiraz bile etmem.
Ancak ‘torun olmak” işi başka bir boyuta taşıyor ki, bu iddianın tarihsel ve genetik bir karşılığının olması mümkün değil.
*- HEPSİ YABANCILARIN
Ama Osmanlı’nın, özellikle de son zamanlarını biraz anımsamakta yarar var.
Bir yönetim düşünün:
Ülkede var olan sanayi, tarım, banka, her ne varsa tamamı yabancıların elinde.
Ülkede hiçbir şey üretilmediği gibi, kapitülasyonlar ve Balta Limanı gibi anlaşmalarla yerli üretim tamamen çökertilip ülke, Batılı ülkelerin açık pazarı haline getirilmiş durumda.
O kadar ki, ülkede Merkez Bankası olmadığı gibi, onun yerine geçen Osmanlı Bankası bile yabancıların elinde.
Bu arada, Osmanlı yönetici sınıfının yetiştirildiği Enderun Mektebi’nde devşirmelerin eğitim gördüğü ve Osmanlı’da Türklerin değil, onların hemen her türlü makama geldiği artık sır değil.
Tabii tüm bunları söylerken, Osmanlı’nın çok kimlikli, çok kültürlü bir imparatorluk olduğunu da belirtmek gerek.
*- SONUÇSUZ KALMIŞTI
Her ne kadar son zamanlarında İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin çabalarıyla ‘Osmanlı milleti’ yaratma girişimleri olsa da, azınlıklar birer birer ayrılmaya başladığı için bu çabalar sonuçsuz kaldı.
Ancak özellikle bir konunun altını çizmekte fayda var:
Kendilerini ‘günümüz Osmanlıcısı’ olarak tanımlayan anlayış, bugün de kendilerini Türk kabul etmeyip çok kimlikli, çok kültürlü, federatif bir devlet yapısından yanadır.
Bunun yanında, ekonomik olarak ülkenin Türk ulusu adına üretim yapmasına karşı çıkıp, ülkeyi tamamen yabancı pazarı haline getirme konusunda aynı düşünceleri taşımaktadırlar.
Yani, ekonomide ve siyasette ulus devlet ve kimlik karşıtı olup, ABD emperyalizminin dayattığı ‘Osmanlı tipi millet tarzı’ denilen çok kimlikli, çok kültürlülüğe heveslidirler; ulus devlet karşısında ABD emperyalizminin yanında saf tutmaktadırlar.
*- NEDEN?
Gelelim Siyasal İslamcılara!..
Çünkü onlar da ulus devlet karşıtı olup, her fırsatta Atatürk, Cumhuriyet ve ulus devlete saldırmaktadırlar.
Peki neden?
Ya da şöyle soralım:
Siyasal İslamcılık, neden Cumhuriyet öncesinde olduğu gibi bugün de emperyalizmin hizmetinde?
Aslında sadece bizde de değil.
ABD’nin bölgede İsrail karşıtı ülkeleri parçalama stratejisinin baş aktörü neden hep İslamcılar olmaktadır?
Hiç düşündünüz mü?
Veya şöyle diyelim:
Neden siyasal İslamcılık, sadece İslam peygamberinin resim ve karikatürü gündeme gelince tepki gösterir de, emperyalizmin ekonomik ve siyasi baskı ve sömürüsüne kayıtsız kalıp, ülkeleri parçalama planlarına destek olur?
İşte bunu tam olarak anlayabilmek için kavramları yerli yerine oturtmak gerekiyor.
Aksi halde, bu tür akımların neden her zaman emperyalizmin hizmetinde olduğunu kavrayamayız.
Aslına bakılırsa, işin dönüm noktası laiklik ve ulus bilincidir.
Zira biraz dikkat edildiğinde, laik olmayan ve ulus bilincinden uzak hiçbir siyasi düşüncenin emperyalizme, ekonomik ve siyasi sömürüye karşı çıkamadığı görülecektir.
*- ULUS OLUNCA
Kavramları temelden ele alırsak, mesele daha net anlaşılır.
Şu bilinmelidir:
Bir toplum laik olursa, egemenlik millete geçer ve millet -yani ulus- olursunuz.
Ancak ulus olduğunuz zaman, üzerinde yaşadığınız toprak ‘vatan’ olur. Vatan olunca, emperyalizme karşı ekonomik ve siyasi bağımsızlık anlam kazanır.
Böylece sanayileşme, yer altı ve yer üstü zenginlikleri koruma, onları milletin çıkarı için kullanma ve tarımı geliştirme anlamlı hale gelir.
Tersten başlarsak; laiklik olmazsa siz ümmetsiniz. Ümmet olunca, üzerinde bulunduğunuz toprak sizin için sadece bir ‘arsa’dır.
Böyle olunca da emperyalizme karşı mücadele, ekonomik ve siyasi bağımsızlık elbette hikâye olur.
Bu durumda ülke toprakları kolaylıkla alınıp satılabilen bir meta haline gelir; yer altı ve yer üstü zenginlikleri de emperyalizme peşkeş çekilebilir.
Demek istediğim şudur: Laiklik ve ulus bilinciniz varsa, emperyalizme karşı ekonomik ve siyasi bağımsızlığınızı savunabilir, ülkenizi sanayileştirip tarımı geliştirerek kalkındırabilirsiniz.
Eğer değilseniz, sadece emperyalizmin sömürgesi olursunuz; asla başka bir şey değil…”
*-
Yorumlar yükleniyor...