GELİRİNİ AT YARIŞLARINA YATIRAN BOYACININ HARİKA ÇDCUKLARI
Urlalı ‘badanacı’ Refet Usta, ‘Çalışarak olmayacak!’ diyerek, şansını at yarışlarından denemeye başlamış. Tabii ki, binlerce kişi gibi gideri, gelirinden fazla… ‘At yarışları’ da bir kumardır. Ama resmi kayıtlarda ‘kumar’ olarak geçmiyor. Aynen ‘TÜSİAT’ gibi, ‘Jokey Kulüp’te ‘patronlar’ kulübünün bir başka versiyonudur. Yürürlükteki yasalara göre, her vatandaş, vecibelerini yerine getirdiği sürece, hangi isim ve sıfatla da olsa, her derneğe girme hakkına sahiptir. Yani buna göre, ‘Benim param va
*- MAHALLE ARASINDAN
Benim ilgimi çeken Urlalı Rafet Usta’nın ‘at yarışı merakı’ ya da ‘ganyan oynaması’ değil…
Elinde avucunda olan üç beş kuruşu da bu sayede kaybetmesi değil.
Boyacı Rafet Usta’ nın oğulları..
Büyük oğlan şu anda İstanbul’da Sabancı Üniversitesi’nde ‘Tam burslu’ olarak fakülte öğrenimini sürdürüyor.
Üniversite imtihanlarında Türkiye ikincisi olmuştu.
Diğer başarılarını anlatmayacağım.
Arkasından gelen ikinci oğlan da şu anda yapılan sınavlarda, yalnız Urla değil, İzmir birinciliğini de aldı.
Ne büyük oğlan, ne de arkasından gelen, sıradan devlet okullarında eğitim ve öğrenimlerini sürdürdüler.
Ne özel ders, ne de kursa gittiler.
Aslında, Urla İskele’de oturan boyacı babanın adını da ben değiştirdim.
Ama esnaf kendisini iyi biliyor ve tanıyor.
Tabii ki eğitimciler de…
Bizim bir atasözümüz var, ‘Adam olacak çocuk b.’dan belli olurmuş…’
Siz ne kadar özel ders aldırsanız, özel okullara gönderseniz, bir dediğini iki etmezseniz, ‘Olmayacak yine de olmaz!’
Tabiat kanunu bu…
Berber’de saçlarımı kısaltırken, konu ‘eğitime geldi’.
Ben de herkesin bildiğini, sizlerle paylaşmak istedim.
Bir ünlü;
'İnsanın hiç tanımadığı birine ağlaması kadar saygıdeğer bir davranış olamaz!’ demişti.
Ben de hiç tanımadığım ama özelliklerini öğrendiğim sıradan bir boyacının, yine hiç görmediğim tanımadığım, tanıyanlardan öğrendiğim oğullarını sizlere tanıtmak istedim…
*- MAKBUL OLAN
Fatih Sultan Mehmet bakın ne demişti?
‘Türkler ‘mülteci’ olarak başka ülkelere göç etmeyen tek millettir
‘Türkler’ savaş çıkarsa, ya olduğu yerde kalıp can verir, ya da sancağı dikip yeni bir devlet kurar…’
Fatih Sultan Han’ın şu sözlerini de ezberleyelim:
‘Şerefli bir ölüm, dizleri üstünde yaşamaktan daha makbuldür.’
Bunları yazdıktan sonra zamanımıza geliyorum.
Hani bazılarının bilgisi ve imanı bizden fazla olduğunu ileri sürenler ve bu konuda akıllarınca ‘gösteri!’ yapanlar var ya, onlara…
Piyasadaki ürünlerin büyük bölümünün ‘Çin imalatı’ olduğunu söylememe gerek yok herhalde.
Şimdi sıkı durun, bakın!
Size bir Çinli üreticinin Türk iş insanları ile yaptığı bir görüşmeyi anlatıyor, daha doğrusu soruyor:
‘Müslüman iş adamları bize gelip almak istedikleri sahte ürünlerin üzerine ünlü markaların adlarını yazmamızı istiyorlar.
Ancak onları yemeğe götürdüğümüzde, bize, sunduğumuz yemeklerin helal olup olmadığını soruyorlar.
Merak ediyorum:
‘İslam dininde, sahtekârlar yapmak, taklit ürün satmak helal mi?’
Ne derler?
‘Kaleme bile sırrını söyleme, gider kağıdın üzerine yazar!’
Bizim uyanıkların durumu da böyle…
‘Çok ama çok uzaktayız, kimse duymaz!’’ diye düşündükleri belli..
Ama bilmiyorlar mı, artık ‘gizli’ diye bir şey yok…
Kuşlardan önce haberler geliyor…
*- SAKIN ‘BORÇ!’ YAPMAYIN
Türkiye’de halkın yüzde 57’si borçlu.
Ama işin ilginç yanı iki kişiden biri tasarruf yapabiliyor
Borç kime?
Ya bankaya, ya da bir yakınına…
Bir de bundan yararlananlar var!
Borç alıyor, kapatmıyor!
Yani ödemiyor, piyasadan yararlanarak, ‘Alacağım vardı, alamadım!’ diye basit bir sahte gerekçenin arkasına sığınıyor…
Meşhur bir sözümüz var;
‘Dostundan olmak istemiyorsan borç verme!’
Gel de eski yılları anımsama…
Halkın arasında ‘Zeki Müren sözü!’ diye bir el sıkışma modeli vardı.
Borç alıp vermede, sadece ‘Kurbanlık koyun’ örneğinde olduğu gibi el tutuşup, dirsekten kol sallanması olduğu gibi ‘Zeki Müren sözü mü?’ deniliyor, sonra ‘söz’ denilince de, istenen veriliyordu.
Ne senet, ne de yazılı bir belge, ya da şahide gerek yoktu.
Nereden nereye değil mi?
Şu ‘Çökme’ meselesi var ya, o da küçük devletlerden olsun, büyük şirketlere, varlıkları nereden geldiği belli olmayanların başında ‘çökme’ yani mafya türü işlemler var.
Şimdi Amerika, Trump ne diyor?
‘Ukrayna’nın madenleri bizim!’
Neden?
Rusya’ya karşı birçok silah verdi.
Şimdi de, ‘Bunlar bedava, karşılıksız olur mu?’ diyerek, ‘Madenlere çökme işlemini’ dünyaya duyurdu.
Kolay ve rahat iş…
Çağdaş ve modern tefecilik…
*- ‘ACABA?’ DEMEYELİM…
İnanılacak gibi değil ama ‘Yangınlar’ mevsimine girmek üzereyiz.
Bir zamanlar bunu ‘İstanbul Boğaz’da görüyorduk.
Sabaha karşı kundaklanan eski ve tarihi köşkler tarihin tozlu yapraklarında kalıyordu.
Yerlerinde kısa süre içinde yeni bir bina yükseliyordu.
Bir ara, ‘Elektrik kontağından’ açıklaması yapılan koskocaman fabrikalar da kül oluyordu.
‘Sigortalar sağ olsun’ dedi, ekmek tekneleri (!) bir gece sabaha karşı yanıp kül olmuştu, herkes uyurken…
Aynen Boğaz’da ‘site’ takılan tarihi köşkler gibi…
Bunları geçelim, bir de neleri gördük, ‘İşleri tıkır tıkır giden’ sanayicilerden arka arkaya, anladığımız şekilde ‘iflas ettik!’ haberleri…
Sonuçta, bu sanayicilerle işbirliği yapan, ürün ya da malzeme satan binlerce küçük işletme sahibi alacaklarından oldu.
Hatta konu ile ilgili sanayi odalarından birinde ‘Bu durumlarda nasıl hareket edilecek?’ konusunda paneller düzenlendi.
Medya arşivlerine göz gezdirenler bu yazdıklarımın ne kadar haklı olarak ele alındığını göreceklerdir.
Yaşadık, gördük..
Umarım düşündüklerim olmaz..
Ama benim görevim, özellikle itfaiye teşkilatlarımızın çok daha hazırlıklı olmaları içindir.
Arabanın tekerleği kırıldıktan sonra yol gösteren çok olur.
Kara ve örümcek kafalılara imkan tanınmamalıdır.
Bu bölümü güzel sözlerle noktalayalım:
‘Seveceksen kar tanesi gibi sev!
Bütün soğukları unutturan,
İnsanı çocuklaştıran,
Öylesine güzel,
Öylesine temiz,
Öylesine sessiz!..’
Ama siz siz olun her şeyde sessiz kalmayın…
*- HUMBARACI AHMET PAŞA
Fransız Kontu Humbaracı Ahmet Paşa’yı anlatmaya çalışayım.
Aslen bir Fransız soylusu olan Claude Alexandre de Bonneval nasıl oldu da Osmanlı’da Topçu Ocağı’nın başına getirilip Paşa rütbesi aldı? 1700’lerin ilk yarısında askerî eğitimde ve buna bağlı olarak devletin dışişlerinde önemli bir rol oynayan Humbaracı Ahmet Paşa’nın ilginç yaşam öyküsünü paylaşayım.
Beyoğlu’nda Galatasaray istikametinden Tünel’e doğru giderken, Rusya Konsolosluğu’nu geçtikten sonra, sol tarafta Humbaracı Yokuşu’nun başına gelirsiniz.
Cadde-i Kebir’den Tophane’ye doğru inen bu yokuş, bir zamanlar Osmanlı Devleti’nin ünlü topçu kışlası Tophane-i Amire’ye giden yol olduğundan hem de bu yokuşa yakın bir yerlerde III. Ahmed döneminin ünlü Topçu Ocağı kumandanı Fransız kökenli Humbaracı Ahmet Paşa’nın konağı yer aldığı için Humbaracı adıyla anılmıştır.
‘Humbaracı’ ya da ‘kumbaracı’ sözcükleri eski dilde ‘topçu’ anlamına geliyordu.
*- GÖRKEMLİ ŞATODAN İSTANBUL’A
Aslen bir Fransız soylusu olan ve kökleri Fransız kraliyet ailesi Bourbon’lara kadar uzanan Kont Claude Alexandre de Bonneval 1675 yılında Paris’le Bordeaux arasında kalan Coussac de Bonneval yerleşimindeki X. yüzyıldan kalma görkemli bir şatoda dünyaya gelir.
Küçük yaşta babasını kaybeden Kont de Bonneval, eğitime başladığı Cizvit okulunu başarıyla bitirdikten sonra, henüz 13 yaşındayken mareşal olan amcasının teşvikiyle Fransız Deniz Kuvvetleri’ne katılır ve geçen süreç içinde çok iyi bir asker olur.
İngilizlere, Hollandalılara karşı yapılan savaşlarda üstün başarılar elde eder.
Buna rağmen denizlerde olmayı pek sevmediğinden kara ordusunda topçu birliklerinin başına geçer.
Aynı zamanda bir mason olan Kont de Bonneval aykırı ve marjinal bir mizaca sahiptir.
Kral XIV. Louis’yle bir tartışmaya girer, ardından krala karşı geldiği için idama mahkûm edilir.
*- ÖNCE BİZE KARŞI İDİ
Bunun üzerine, Fransa’dan Avusturya’ya kaçıp Prens Eugene’in ordusunda general olarak görev yapmaya başlar, Avusturyalıların Fransız ve Osmanlılara karşı yaptıkları savaşlarda elde ettiği başarılarla liyakat kazanır.
Özellikle de 5 Ağustos 1716 tarihinde Osmanlı ordusuna karşı yapılan Petrovaradin Savaşı’nda topçu birliklerinin başında büyük başarı gösterir. Bu savaşta Avusturya ordusu Osmanlı ordusuna büyük kayıplar verdirerek Belgrad ile Temeşvar kentlerini geri alır.
Çok geçmeden Avusturya Prensi’yle de arası açılan Kont de Bonneval kendisini Osmanlı toprağı olan Saraybosna’da bulur, Sarajevo’ya yerleşir.
*- SONUNDA BİZİ SEÇTİ
Bundan böyle gidecek bir yeri yoktur.
Onun asıl gayesi İstanbul’a gelmek, padişahın hizmetine girmektir. Sadrazama mektuplar gönderir; uzun bir dönem Dersaadet’ten cevap gelmez.
Muhakkak ki bu süreç içinde saray tarafından izlenmiş, kendisi hakkında bilgiler edinilmiştir.
Dönem III. Ahmed’in dönemidir ve Kont de Bonneval hakkında edinilen bilgiler sonrası 1730 yılında Dersaadet’e davet edilmesine karar verilir. Ancak bu davetin hemen ardından 1730 yılında Patrona Halil İsyanı gerçekleşir, Nevşehirli Damat İbrahim Paşa öldürülür, tahttan indirilen III. Ahmed’in yerine I. Mahmud geçer.
*- TOPÇU OCAĞININ BAŞINA GEÇTİ
Kont, İstanbul’a gelebilmek için bir buçuk yıl daha bekleyecektir.
Bu süre içinde Gümülcine’de ikamet eden Kont de Bonneval, Müslüman olup ‘Ahmet’ adını alır ve Sadrazam Topal Osman Paşa’nın çağrısıyla 1732 yılında İstanbul’a gelir.
Çok geçmeden de Paşa rütbesiyle Humbaracı yani Topçu Ocağı’nın başına getirilir.
Onunla birlikte Osmanlı ordusunda ilk defa düzenle bir Humbaracı teşkilatıyla Hendesehane (mühendislik okulu) kurulur ve ilk defa kapsamlı bir Humbaracı Ocağı Nizamnamesi çıkartılır.
Kimi Avrupa devletlerinin ordularında olduğu gibi Humbaracı Ahmet Paşa’nın getirdiği yeniliklerle topçu sınıfındaki askerlere matematik ve teknik dersler öğretilir.
Üsküdar’daki Humbaracı Ocağı kışlasında da bizzat kendisi tarafından askere eğitim verilir.
Avusturya İmparatorluğu’nun politikası ve ordusu hakkında önemli bilgilere sahip olduğu için de Osmanlı Devleti’nin dışişlerinde önemli hizmetlerde bulunur.
*- İBRAHİM MÜTEFERRİKA İLE DOST İDİ
Dönemin ünlü isimlerinden, yine bir devşirme olan Macar asıllı İbrahim Müteferrika, Kont de Bonneval’in en yakın dostlarından biridir ki ikisi de Mevleviliğe tutkun, sık sık Galata Mevlevihanesi’ne gelip başlarına sikke takan birer Mevlevi olup çıkar.
Humbaracı Ahmet Paşa’nın yeri Tophane-i Amire’deki topçu kışlasıdır. İkamet ettiği konak da Tophane’den fazla uzakta olmayan Pera sırtlarında, Fransız elçisinin oturduğu Fransız Sarayı’na yakın bir yerdedir.
Bugüne dek bu konağın yeri saptanamamış, izi bulunamamıştır.
*- FRANSA’DAKİ EŞİ İLE SADECE 10 GÜN BERABER OLDU
Müslüman olduktan sonra evlenip haremini kuran, çoluk çocuğa karışan Humbaracı Ahmet Paşa Fransa’daki ailesini, evlenip de yalnızca on gün kadar beraber olduğu eşini yaşamının sonuna dek bir daha göremez.
Köle pazarından satın aldığı ‘Cicim’ adındaki Hristiyan bir Çerkez kızını, sadrazamın izniyle Fransa’ya kardeşine gönderir.
Fransa’da adı ‘Zizim’ olan bu güzel kız evlenir ve ömrünün sonuna dek Cussac’da yaşar, orada ölür.
Büyük boy bir portre tablosu, o günlerden bugünlere Bonneval Şatosu’nun salonlarından birindeki duvarı süslemeye devam etmektedir.
*- SIRA DIŞI KİŞİLİĞİ VARDI
Geçen yıllar içinde, Osmanlı ordusunun Topçu Ocağı başında yer alan Humbaracı Ahmet Paşa, katıldığı savaşlarda başarılar elde eder ve sarayın takdirini kazanır.
Kahramanlık gösterdiği savaşlardan biri de 1736-39 yılları arasında Ruslar ve Avusturyalılara karşı yapılan savaştır.
Belki sıra dışı kişiliğinden olacak, Türkçeyi doğru dürüst öğrenemez.
Bu nedenle de yanında her daim ona tercümanlık yapan bir kişi bulundurur.
*- CUMA NAMAZI SONRASINDA
Fransız tarihçilerin yazdıklarına göre kutsal cuma günleri, Galata Mevlevihanesi’nde kılınan cuma namazından sonra konağında, devlet ileri gelenleri arasında yer alan bürokrat ve paşa dostlarını ağırlar, yemekler yenir, kahveler içilip nargileler fokurdatılır, sohbetler edilir. İlginç olansa kimi yabancı tarihçilerin yazdıklarına göre pazar günleri de konağına davet ettiği elçiler ve üst düzey yabancı dostlarıyla şarap içmeyi ihmal etmez.
Avusturya ve Rusya’ya karşı yapılan savaş sonrasında gözden düşmeye başlayan Humbaracı Ahmet Paşa, 1738 yılında kendisini sevmeyen bazı paşaların da etkisiyle Kastamonu’ya sürgüne gönderilir ancak kısa bir süre sonra affedilerek Dersaadet’e geri döner.
*- MEMLEKETİNE DÖNEMEDİ
Humbaracı Ahmet Paşa, güzel yemek yiyip içtiğinden, belki de çok et tükettiğinden eskilerde bir soylu hastalığı olarak kabul edilen gut hastalığına yakalanır.
Zaman zaman gelen ağrı krizleriyle güçten düşer.
Uzun yıllar doğduğu toprakların hasretiyle yaşayan Humbaracı Ahmet Paşa, 23 Mart 1747 tarihinde, Fransa Kralı’ndan bir mektup alır. Yatağının başucunda, mektubu okurlar kendisine.
O kadar çok sevinir, o kadar mutlu olur ki!
Zira, Kral kendisini affettiğini, isterse ülkesine dönebileceğini yazmıştır. Mutluluk içinde katladığı mektubu yastığının altına yerleştirip güzel, huzurlu bir uykuya gözlerini kapatır.
Ne var ki sabah olduğunda gözlerini açamaz.
72 yaşındaki Humbaracı Ahmet Paşa o gece ruhunu teslim eder.
*- İKİ ÜLKEDE TORUNLARI OLDU
Paşa’nın naaşını alıp Galata Mevlevihanesi’ne götürürler, Hasan Ağa Çeşmesi’nin önündü yıkayıp kefenledikten sonra avluda kılınan cenaze namazının ardından mevlevihanenin haziresinde toprağa verilir, üzerine de ona yakışacak nitelikte kallavi bir mezar taşı yaptırılır.
Humbaracı Ahmet Paşa ardında hem Fransa’da hem Türkiye’de torunlar bırakır.
Fransız tarihçilere göre Fransa’ya sırtını çevirip Osmanlı’ya hizmet etmiş olduğundan vatan haini olarak gösterilir, bizim tarihimizde ise Müslümanlığı seçip Osmanlı’ya hizmet etmiş değerli bir insan olarak gösterilmiştir.
Beyoğlu’nda, Tophane’ye doğru inen Humbaracı Yokuşu Fransız asıllı Bonneval Paşa ile özdeşleşmiş, onun anılarıyla bütünleşmiştir.
*- HUMBARA VE HUMBARACILAR OCAĞI
Farsçadan gelen humbara (kumbara) sözcüğü, içine para konulan kapalı testi ya da ahşaptan, madenden yapılmış kapalı bir kabı tanımlar.
Ancak askerî terim olarak içine barut konularak patlayıcı hâle getirilen, değişik ebatlarda yapılmış yuvarlak mermi ve güllelere verilen isimdir. Sonradan Osmanlı ordusunda toplara humbara, topçu neferlerine humbaracı, humbaracıların bulunduğu ocağa da Humbaracı Ocağı adı verilir.
Önceleri yalnızca havan toplarına verilen bu isim, sonradan değişik tiplerdeki tüm toplarda kullanılır.
Osmanlı ordusunda humbara teşkilatı Fatih Sultan Mehmed dönemi sonrasında ilerleme kaydetmişse de XVII. yüzyılın sonlarına doğru, silah teknolojisi konusunda hayli yol kaydeden Avrupa ülkelerinin gerisinde kalmaya başlar. Sultan I. Mahmud döneminde Humbaracı teşkilatının başına getirilen Fransız asıllı Humbaracı Ahmet Paşa, 1733 yılında getirdiği yenilikler ve yazdırdığı nizamnameyle Humbaracı Ocağı’nda büyük bir değişim gerçekleştirir.
Bu yeniliklerden biri de Üsküdar Ayazma’daki 601 neferden oluşan Humbaracı Ocağı Kışlası’dır ki burada aynı zamanda bir imalathaneyle bir de Hendesehane (mühendislik okulu) kurulur.
Bu imalathanede ivedilikle 100 adet top ve 50.000 adet gülle dökülür. Humbaracı Ahmet Paşa’nın bizzat verdiği eğitimde matematik, geometri ve hendese ön planda olmuş, böylece Osmanlı topçuluğu Batılı ülkeler gibi modern bir yol izlemeye başlamıştır.
Humbaracı Ahmet Paşa ve I. Mahmud’un ölümünden sonra Osmanlı topçuluğu bir duraklama dönemine girmişse de III. Selim zamanında yeni baştan ivme kazanır ve yeni bir gelişme dönemine girer.
*- TÖRENİ ANLATIYOR
“... İçimde bir Türk nezaketi hareketi hissettiğimi ve bu hareketin, birkaç Türk taburuna komuta ettiğimde Prens Eugene’e kulak vermenin sağlam umudundan ibaret olduğunu söyledim.
Müslüman olduğumda, iman etme düsturuna göre kelime kelime telaffuz ettim:
‘La İlahe illallah, Muhammedün Resulullah’
Daha sonra şu sözlerle başlayan bir duayı okumam istendi:
‘Merhametli Tanrı adına vb.’
… Bu tören, Bosna Paşası’na rapor verecek olan iki Müslüman’ın huzurunda gerçekleşti.
Onlar gittiklerinde ben başımı kazıttım, imam da başımı bir kavukla kapattı...”
Yorumlar yükleniyor...