FRANSA, İŞTE BÖYLE İDİ...
*- FRANSA GERÇEĞİ Yaşamı okumakla geçen meslektaşım Şadıman Şenbalkan, ‘Kitaplar tarihe not düşer… Ve hayata hazırlar insanı…’ diyor. Tarihten bir yaprak açan Sevgili Şadıman Şenbalkan, Fransız Yazar Emile Zola’nın, ‘Germınal’in adlı kitabını ele almış. 18 yüzyılda yaşanmış gerçek hikâyedeki yaşam koşulları fakirliğin, açlığın, işsizliğin kol gezdiği bir coğrafyada kadın ve erkek gerçeğini, o kadar güzel anlatmış ki, sanki roman kahramanlarının yanındaymış gibi bir duygu ile kendimi kitabın iç
*-İKİNCİ CİNSLER
Şadıman Hanımın yazılarında hep gözlemliyorum:
Kadın, gerek ailesi gerekse kocasıyla paylaştığı yaşamında; hemen hemen her zamanlarda ‘ikinci cins’ gibi görülüyor.
Günümüzde ve de asırlar öncesinde de dişil kimliğiyle kendi öznesi dışında kalabiliyor.
Eril anlayışın kadına biçtiği ‘kadın imajı’, toplumlara göre şekilleniyor. Kadının günümüze dek uzanan birey olarak var olma mücadelesi sürüp giderken kadının yaşamı; ‘Toplumsal Cinsiyet’ ayrımında hayatı; kendini bulduğu çevre faktörlerine, yaşadığı coğrafyaya göre ve zaman mekân ve de feodal yapılarla adeta orantılanıyor.
*- KOL GEZENLER
Yazar Emine Zola’nın ‘GERMINAL’ adlı romanındaki kadın kahraman Catherine’nin hikâyesinde; bulunduğu coğrafyada, fakirliğin, açlığın kol gezdiği; Mantsou’da; Maden İşçilerinin salt erkeklerin iş gücüyle var olunmadığını ispatlayan; kadının sessiz çığlıklardan sadece biridir.
Catherine, hayatta kalabilmek için verdiği mücadelede, bir lokma ekmeği kazanmak uğruna; yerin onlarca kat altına inmekte ve erkeklerle birlikte karın tokluğuna; zor koşullarda çalışmakta; ailesine katkı sağlamaya çalışan onbeş yaşını süren bir genç kızdır.
Yoksulluğun hüküm sürdüğü o yerde Maden İşçiliği,‘ eli iş tutan’, geçinmek için Maden İşçiliğine razı gelen o yöre insanlarının; yaşamlarına tutunmaya çalıştıkları bir iş koludur.
Dolayısıyla kilometrelerce uzaktan gelen ekmek kavgasındaki genç erkeklerin iş için geldikleri yerdir.
Mantsou’ya Maden İşçiliği için gelen genç erkeklerden biri de Etienne, çalışacağı, Voreux Maden Ocağını; gece karanlığına aldırmadan bulmuştur.
O genç adam, bin bir umutla geldiği, iş ve aş peşinde, gece karanlığındaki çırpınışlarında, ocağın bekçisine iş aradığını söylemektedir:
‘Burada işçiye ihtiyaç yok mu?” der.
Bekçi, iş arayan herkese verdiği cevabı verir:
‘Başçavuş Mösyö Dansaret’i’ bekleyin der ve adamın kendisini başından savdığını düşünür Etienne.
Maden İşçilerinin yerin altına inme zorluklarını izler ve orada genç Catherine’yi görür.
“Bakar mısın arkadaş, burada iş var mı?” diye ona da sorar.
Catherine, karanlıktan çıkan bu sesten ürker, genç adama bakar ve yollara düşmüş bir zavallı işçi ilgisini çeker.
‘Hayır burada iş yok!’ der ve genç erkeğin uzaklaşması ardından, onunla çalışan arkadaşlarına, ‘Gördünüz mü? İnsan bu hale de düşebilirmiş. Bizim hiç olmazsa işimiz var…”
Aynı zamanımız gibi değil mi?
*- AŞK ve TUTKU DA VAR
Bu romanda aşk da var, taciz de, ekmek parası koşanların hali de…
Şadıman Şenbalkan, günlerin aylarını vermiş, romanı okumakla, not almakla kalmamış, çeşitle yazarları da okuyarak, sonuca ulaşmış.
Belirttiğine göre: Germinal'deki olay örgüsü tamamen ‘gerçek’ hayattan alınmıştır.
1870'li yıllarda Fransa'nın Kuzey bölgesinde yaşanan Montsou Kömür Ocakları grevleri romana konu edilmiştir.
Diğer taraftan yazarın romanda kullandığı işçi ücretleri ve bazı temel tüketim mallarının fiyatları ile ilgili veriler, o dönemin gerçek ücret ve fiyatlarını yansıtmaktadır.
Bu nedenlerle Germinal için, II. İmparatorluk döneminin tamamı, kısmen de III. İmparatorluk dönemi Fransa’sının ‘endüstri ilişkileri’ hakkında güvenilir bilgiler verebilecek bir ‘belge roman’ denilebilir.
Fransa'nın küçük bir kasabası Montsou'da, kömür ocaklarında çalışan işçilerin çalışma koşullarını, ‘sermaye’ye karşı örgütlenme çabalarını ve kömür işçilerinin başlattığı bir ‘grev’i ele alan Zola'nın ‘Germinal’ adlı romanından hareketle, başka kaynaklara da başvurarak eserin yayımlandığı tarih olan 1885 yılına kadar Fransız endüstri ilişkilerinin genel çerçevesidir.
Endüstri devrimi sonrası tarım sektöründeki iş gücü fazlalığı, kırsal kesimden büyük umutlarla yeni kurulan endüstri bölgelerine doğru göç etmiştir.
Bu göç, kuşkusuz sağlıksız ve hızlı bir kentleşmeyi de beraberinde getirmiştir.
Şehirlerin varoşlarında veya yeni kurulan mahallelerdeki gecekondularda iskân edilen yeni ‘endüstri işçi sınıfının, kötü hayat şartlarına ilaveten uzun iş süreleri, düşük ücretler, ücret yerine mal verilmesi (truc-system), kadın ve çocuk istismarı, iş kazaları ve meslek hastalıklarıyla da karşı karşıya kaldıkları bilinen bir gerçektir.
Dolayısıyla bir süre sonra yetersiz beslenme, sağlıksız çalışma koşullan gibi unsurlar endüstri bölgelerinde yaygın halde bir takım ciddi hastalıkların da ortaya çıkmasına neden olmuştur.
Kısacası baba ocakları köylerini ve eski mesleklerini terk ederek ‘proleter’ leşen bu insanların, her türlü sosyal güvenceden yoksun, ‘sefalet’ ortamında, Marx'm o yıllarda revaç gören ifadesiyle ‘zincirlerinden başka kaybedecekleri hiçbir şeyleri’ kalmamıştır.
*- ÖNCELİK;’ EKMEK!’
Şimdi de Roman’dan bazı cümleleri paylaşalım;
Romanın kadın kahramanlarından Maheude, bakkal Maigrafa adeta yalvararak; ‘Dünkü gibi eli boş döndürme beni, cumartesiye kadar aç oturacak değiliz ya... Bütün istediğim iki ekmek’ der (ss.79-80).
‘Beni kıtır kıtır kesseniz, beş metelik çıkaramazsınız benden’ (s. 94). ‘Hey Allah’ım ya rabbim, dolapta bir lokma ekmek evde satacak tek bir şeyim kalmadı’ (s. 224).
‘- Ekmek isteriz ekmek!’ (s. 292).
Ucuz iş gücü ve çocuk Kadın işçilerin ve de Fransız ekonomisinin halkına yansıyan yüzü; gerçek bir anlatımla sergilenirken, ‘meta’ gibi görülen kadınların çaresizlikleri de yüzyılın acılarına tanıklık etmiştir.
İnsanlığın öldüğü anlardır, bu konuşmalar.
Bana Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü anımsatıyor, bu Roman…
İyi ki bir Mustafa Kemal bu dünyaya gelmiş ve kadınımıza da, erkeğimize de, yani Türklere ‘Siz insansanız!’ demiş, her türlü hakkı her şeye rağmen vermiştir.
*- YÜZÜ GÜLMEYENLER
Bambaşka bir ülkede bambaşka şartlarda direnen kadınların; erkek hegemonyasında ezilişlerini ve kadın direnişini aktaran yazar Emile Zola, yoksulluğu, kadını hakir gören eril düşünceyi, kadına psikolojik ve fiziksel şiddeti, açlığın hüküm sürdüğü o evleri anlatırken kadın ezilmişliğinin altını çiziyor.
Kız çocuklarının zerre kadar değer görmediği bir “baba evinde” yüzü gülmeyen kadınların arayışlarına dikkat çekiyor.
Öte yandan da kadının, her türlü baskıya rağmen kendi ekmeğini, aşını çıkartıyor olmasını, gerek aile reisi gerekse o toplumun hegemonyasına karşı duran kadınların hikâyesine dem vuruyor.
Her türlü yaşam zorluğuna rağmen bir genç kadının, ailesine ekmek almak için en tehlikeli işlerde çalışması, evine ekmek götürmek üzere verdiği mücadeleyi, zaman mekân algısıyla işliyor.
Henüz on beş yaşındaki bir genç kadının, yaşamda kalmak için çırpınışları, Maden İşçiliği gibi “erkek işi” denilen işi yapmasının önemini ve kadın gücünü vurguluyor.
Bir başka açıdan da evrensel kadın çilelerini gözler önüne seren Zola, Fransız Sosyolojisinin bir dönemini işaret ederek, kadınların, acılarını, gözyaşlarını, toplumsal boyuttaki yerini ustalıkla vurguluyor.
Kadın olmak, bir bakıma doğduğumuz coğrafyaya göre ve Toplum Sosyolojisine göre şekilleniyor ama kadın, kendini hemen her dönemde “ikinci cins”, olarak değil, eşit insan olarak görmek istiyor.
*- CESARETİN BEDELİ VARDIR
Üç kişi giyotinle idama mahkûm olur.
Bunlardan biri papaz, biri hâkim, biri de fizikçi...
İdam sehpasına ilk papaz çıkarılır. Başını giyotinin altına yerleştirir ve sorarlar:
‘Son sözün nedir?’
Der ki:
‘Ben Allah’a inanıyorum, O beni kurtaracaktır. Allah... Allah... Allah...’
Giyotini indirdiklerinde boynuna birkaç santim kala giyotin durur.
Halk şaşırır ve hep bir ağızdan bağırır:
‘Onu serbest bırakın; Allah sözünü söylemiş ve onu korumuştur.
Böylece papaz idam edilmekten kurtulur...
Sıra hâkime gelir, ona da sorarlar:
‘Demek istediğin en son söz nedir?’
Der ki:
‘Ben papaz gibi Allah’a inanmıyorum. Ama adalete güveniyorum. Adalet... Adalet... Adalet...’
Giyotini indirirler, giyotin hâkimin de boynuna birkaç santim kala durur...
Bunun üzerine insanlar tekrar şaşırır ve bağırırlar:
‘Adalet sözünü söyledi, onu serbest bırakın.’
Böylece hâkim de boynunun kesilmesinden kurtulur...
Sıra fizikçiye gelir. Ona da
‘Son sözünü söyle’ derler
Der ki:
‘Ben ne Allah’a inanan bir papazım, ne de adalete güvenen bir hâkim..
Bildiğim tek şey şudur:
‘Giyotinin ipinde bir düğüm var ve o düğüm giyotinin tam inmesine engel oluyor.’
Görevliler giyotini kontrol edince gerçekten de bir düğüm olduğunu görürler.
Düğümü açıp tekrar bırakırlar, böylece fizikçinin başı bedeninden kopar..
Toplumdaki ‘düğümler’ ve sorunlara işaret edip gerçekleri söylemenin acı sonuçları olabilir!..
Gerçeği söylemeye cesareti olanlar, bedel ödemeyi göze almalıdır..
*- NEREYE GİDERMİŞ
Ermenicede (hay) kelimesi ‘Ermeni’ demek (huyn) kelimesi de ‘Rum’ demektir.
Yüz yıllar evvelinden Yeniçeriliğin makbul olduğu devirlerde kapalı çarşı esnafı 4.500 civarında ticaret yapan Ermeni esnaf kuyumcusu, antikacısı manifaturacısı ayakkabıcısı akla gelen hepsinin bir korucu meleği bir Yeniçeri Ağası bulunuyor.
Hafta sonu cuma günü saat 5 gibi yeniçeri ağası mağazaya gelir hüsnü kabül görür, kahvesini yudumlar, çubuğunu tüttürür, haracını (hanut'nu) alır, kapıya kadar yol edilir, ta ki öbür Cuma akşamına kadar.
O mağazaya başka bir yeniçeri ağası kesinlikle uğrayamaz.
Diğer tarafta İstanbul'u bütün eğlence yerlerini Rumlar çalıştırır.
Gazinolar, meyhaneler, barlar, pastaneler, lokantalar, çorbacılar, aklınıza ne gelirse Yeniçeri Ağaları Ermenilerden aldıklarını, Rumların eğlence yerlerinde harcarlarmış.
Onları görenler bu değirmenin suyu nereden geliyor diyenlere (hay) dan gelen (huyna) gider derlermiş.
Yorumlar yükleniyor...