EN ÖNEMLİ KONU YANGINI ÖNLEMEK
*- GÜZELLİKLERE HASRET KALDIK! Güzel, keyifli, sağlıklı, mutlu, huzurlu günler dilemek ne güzel değil mi? Ama bu güzellikler belki de çok gerilerde kaldı. Umut dünyası işte! Fakat ‘iç karartıcı, moral bozucu, haberlerin de nedense ardı arkası kesilmediği zamanlar oluyor. Sürekli okuyucularımızdan ve Türkiye gerçeklerini paylaşırken, görüşlerini yani yorumlarını da ekleyen Ö. Haluk Narbay şöyle diyor, son mektubunda: ‘İyi günler, iyi çalışmalar! Üstteki bana gelen mesaj, altta benim yor
*- BİR İÇ MİMARIN PAYLAŞIMI
Suat Çelik yazıyor!
‘Bilenler bilir; ben bir otel içmimarıyım.
Batum'da yıllarca bir sürü 5 yıldızlı otel inşaatlarında uygulamacı teknik personel olarak görev yaptım.
Çalıştığımız projelerde en önemli konu yangın önlemleridir;
- Odaların girişlerinde ‘A sınıfı’ 60 dk boyunca alev almaz kapılar zorunlu olarak (bazı pahalı otellerde 120 dk) takılır.
Bu kapılar aynı zamanda duman da geçirmez özelliktedir.
Fitilleri yanmaz veya erimez malzemeden imal edilir.
Kasa kapısı gibi ağır olur.
Odaların içinde hem ‘alev ve duman’ ikaz alarmı, hem de alev söndüren yangın muslukları bulunur.
Bu sprinkler sistemlerinin 68 derece sıcaklıkta ucundaki cam patlayarak 12 m² alana su fışkırtır, herhangi bir insan müdahalesi beklemez.
Oda büyükse iki tane veya üç tane takılır.
Bu su depodan direk gelir, şebeke ile alakası yoktur.
Odadan odaya borulardan alev geçmesin diye tesisat için açılan delikler alev almaz kırmızı silikon ile körlenir.
Elektrik tesisatında halojen free (alev almaz kablo) kullanılır. Hatta kablo kanalları da tutuşmaz ve duman çıkartmaz özelliktedir.
*- HALILAR BİLE ÖZELDİR
Tüm koridorlarda tavanlarda çıkış (EXIT) yazıları bulunur.
Bunlar elektrikli değil, şarjlıdır.
Alev vurup eriyene kadar görevlerini yaparlar.
Koridorlarda aynı zamanda zeminde acil durum aydınlatmaları da olur. Yangın anında duman önce tavana yükselir, sonra zemine çöker.
Bu yüzden tahliyeler her zaman zeminden sürünerek yapılır.
Koridor halıları bile kolay alev almaz özelliktedir.
Hatta sigara külü düşünce kül kendi kendine söner.
*- İKİ SAAT DAYANIYOR
Yangın kaçış merdivenlerine ‘iki adet’ 120 dakika boyunca yanmaz kapıdan geçilerek ulaşılır.
Bu kapılar da duman geçirmez özelliktedir.
Yangın kaçış merdivenlerinin havalandırması özeldir.
Çok büyük fanlar ile bu özel bölüme dışarıdan sürekli taze hava basılır. Dumanı ise ayrıca emilip dışarı üflenir.
Bu yangın merdivenlerinin duvarları alev almaz ‘pembe veya bordo’ alçıpan ile çift kat yapılır.
Yangın kaçış merdivenlerinde asla eşya bulundurulmaz.
Kapılarda kilit olmaz!
*- AKIL ALIR GİBİ DEĞİL
Mutfaklar köpüklü yangın söndürme tertibatı ile donatılır.
Köpük tutuşmuş yağı bile söndürecek kadar boğucu tipte tercih edilir. Tüm binalarda yüzlerce yangın tüpü bulundurulur.
LPG'li araçlar kapalı otoparklara sokulmaz.
Otellerin çevresi de hidrant dediğimiz itfaiyelere su veren yangın muslukları ile donatılır.
Bu kurallar tüm dünyada yönetmelikler ile uygulanır.
Ruhsat almadan önce bu binalar itfaiye ekipleri tarafından denetlenir.
En ufak hatada bile binaya açılma izni verilmez.
Bunca tedbirin maksadı toplu ölümlere engel olmaktır.
5 yıldızlı otellerde konaklama bedelleri o yüzden yüksektir.
Bu para dekorasyona göre belirlenmez.
Bu yüzden lüx bir otelin 79 kişiye mezar olması akıl alır gibi değil!
*- KAR KIPKIRMIZIYDI; ÖLÜM KAPKARA...
Haberleri izlemiyorum, çünkü çoğu, birilerinin ya reklamını yapıyor, ya da korumacı görevini üstleniyor.
Yani tek gözle bakıyorlar, ya da özel gözlüklerle…
Anlı şanlı yazarların büyük bölümü de böyle…
Çünkü büyük para veriliyor ki, görevlerini (!) çok iyi yapsınlar diye!
Ama beni en çok etkileyen satırları, hep ‘Ters köşe’ yapan Doğan Karabulut yazmış…
Kendisini kutladım, ‘Neden günlük makalelerinin yanı sıra Roman yazmıyorsun?’ diye sordum…
Bakalım siz de benimle aynı fikirde misiniz?
Söz Gazeteci Doğan Karabulut’un;
*- SIRA KENDİSİNDE
Koridorda koşuşturan adamlar, “Yangın var; uyanın!” diye haykırıyordu... Sendeleye sendeleye kalktı aslında uyumayı çok seven kadın...
Uyurken seyretmeyi çok sevdiği, okula gönderirken bile uyandırmaya kıyamadığı yavrusunu ve kendini hep borçlu hissettiği eşini itekleyip uyandırdı, kalın perdeleri kenara çekip pencereyi açtı, dışarıya baktı, yan pencerelerden, aşağıdan ve yukarıdan gelen, ‘Yardım edin!’ çığlıklarını duyunca dehşete kapıldı;
Bahçede ellerinde telefonlarla görüntü alanları görünce nedense biraz rahatladı, ‘Dışarıdakiler çok rahat; kurtuluruz her halde’ diye düşündü... Ama az önce çığ düşmesi kadar şiddetli olan çığlıklar yavaş yavaş azaldı, kadın sıranın kendilerine geldiğini anladı.
*- ÖLÜM GELMİŞTİ!
Ölüm gelmişti, kapının ardından alevlerden oluşan elini sokmaya çalışıyordu, sonra koskoca kapı da tutuştu;
‘Demek ki böyle ölecekmişiz’ dedi adam...
Bir eliyle çok sevdiği ama uzun zamandır sarılmadığı eşine diğer eliyle çocuğuna sarıldı, bekledi.
Kar kıpkırmızıydı; ölüm kapkara...
‘En çok korktuğum şey yanarak ölmekti; sonum böyle mi olacaktı Allahım!’ dedi adam...
Ölümle yüzleşmek istemezmiş gibi sırtını döndü alevlere...
Uzun saçlarının kavrulmaya başladığı ana kadar bile yardım beklemişti oysa...
‘Hayır; böyle ölmeyeceğim’ dedi, pencereye çıktı, aşağıya baktı, çok yüksekti, son kez korktu, kendini boşluğa bıraktı...
*- KIRMIZI KARLAR…
Can havliyle arka tarafa, otelin yamaca bakan tarafına doğru koştu kadın; eşini yanına çağıra çağıra...
Gittikçe büyüyen yangının alevleri, yamaçtaki karları kıpkırmızı yapmıştı; gökyüzüne baktı, gök -onca alevlere rağmen- ölüm rengindeydi, kapkara...
Daha önce hiç duymadığı garip bir çatırdama sesi gittikçe yaklaşıyor, dumanlar arasında kendisini arayan eşinin sesi gittikçe kısılıyordu... Karanlıkta hayal meyal seçilebilen tepelerin siluetine baktı kadın, birkaç yıl önce ölen annesini görür gibi oldu; “ölmek” denen şeyin bu olduğunu anladı, hiçbir şey yapmadan beklemeye başladı.
Kar kıpkırmızıydı; ölüm kapkara...
Yangın konuşuyor gibiydi adeta; alevler büyüdükçe iyice azgınlaşan çatırtı, bu umut katilinin sesi gibiydi; “Buraya kadar!”...
Zaman ilerledikçe o zalim konuşma, bütün çığlıkları boğdu attı... Kurtarmak için ne gelen vardı, ne de giden...
Yapayalnız olduğunu anladı adam...
Pencereden gökyüzüne baktı; “Kurtulursam bütün kırdıklarımın kalbini yeniden kazanacağım” diye düşündü onca can pazarına rağmen... Oda, yoksul çocukluğunun odun sobası gibi kıpkırmızı olmuştu ama yine de ölümün buz gibi soğuk elini omzuna koyduğunu hissedebildi.
*- ÇOCUK DÜŞÜNÜYORDU…
Çocuk ölümü hiç tanımıyordu...
Nasıl bir şey olduğunu ne duymuş, ne de görmüştü...
Anne babası gözyaşları içinde çığlıklar atarken bile öleceğini zannetmiyordu...
Denizde yüzerken biraz uzaklaşınca da böyle bağırdıklarını duymuştu yani...
Oyun gibiydi her şey...
“Buradan çıkınca babam bana bisiklet alacak, annem de tablet” dedi kendi kendine... Sonra, bir elini annesi, diğer elini de babası -hiç olmadığı kadar, acıtırcasına sıkı sıkı- tutunca bir şeyler anlar gibi oldu... Çok geçti... Çığlığı da kendisi gibi küçücüktü; duyan olmadı.
*- ARTIK YOKLARDI
Sabahın ilk ışıkları kapkara bir “anıt mezar”a dönüşen o “meşum” otele dokunduğunda, çok sayıda “masum” için hayat artık yoktu; çekip gitmişti...
Kurtulanlar için bu “kurtulma”, “kurtuluş” değildi; hayat, sevdikleriyle birlikte, görünemeyecek kadar uzaklaşmıştı...
Kar kıpkırmızıydı; ölüm kapkara...
Ertesi sabah, o mis gibi kar kokusu yerini elini kolunu sallaya sallaya ortalıkta dolaşan kapkara ölümün isli kokusuna bırakmışken, komşu otellerde kalan tatilciler kayak takımlarını giyerek düşe kalka eğlenmeye devam ettiler; ölüm sanki çok uzaktaymış gibi.
*- YÖRÜK KÜLTÜRÜNDE
‘Mor Cepken" hikayesini daha önceleri yazmıştım.
Birçok hanım okuyucumdan yorumlar almıştım.
Yani ilgi çekmişti.
Bir daha yazıyorum…
‘Yörük Kadını yaşlanıp iyice deneyim kazanınca Kezbence olur adı.
O oymağın bilge kişisi, akıl danışılanıdır artık.
Göçebe yörüklüğünün kadınlarına tanıdığı yüce bir haktır mor cepken. Erkeklerin ise korkulu rüyasıdır.
"Mor Cepken", Karacaoğlan türkülerinde geçer.
Günümüzde Ege, Muğla, Antalya ve Toros yörüklüğünde yaşlı kadınlar tarafından hâlâ bilinir.
Yörük kızlarının çeyiz bohçasına önce "Mor Cepken" konur.
Kenarları sarı sırmalarla işlenmiş, yelek biçiminde, mor renkli bir giysidir. Yörük kızları sevdikleriyle evlenirlerdi.
Başlık parası gibi alışkanlıkları yoktu.
*- BOŞANMA ÖZGÜRLÜĞÜ
"Mor Cepken" evlilikte yeri, zamanı geldiğinde, darda kalan yörük kadınının erkeğine karşı kullandığı bir boşanma özgürlüğünün simgesidir.
Mor renk ihanete uğramış, aldatılmış, aşkın rengidir.
“Mor Çatı” adı oradan gelir.
Bizler dünyaya Mor Cepken’i yeterince tanıtabilseydik 8 Mart Dünya Kadınlar Günü’nü “Mor Cepken Günü” olarak kutlardık.
Evli yörük kadını, ihanete uğrayınca ya da kocası tarafından aşağılanıp dövülünce, bir şekilde Mor Cepken’i giyip herkesin görebileceği bir yere otururdu.
Bu “Ben bu herifi boşadım” demektir.
O zaman akan sular durur, herkes işini gücünü bırakır. Masal anaları ile doğum ebeleri "Mor Cepken" giyen kadının çevresini alırlar.
Boşadığı kocası ise evinden dışarı çıkamaz, kahveye gidemez, kimse yüzüne bakmaz. Büyük ödün verip de karısına Mor Cepken’i çıkartamazsa ömür ömüre dul kalacaktır.
Kimse ona dul-şaşı kızını bile vermez.
Körocak olarak kalır.
*- EGENİN UNUTULMAZI
Göçebe yörüklüğünün kadınına tanıdığı hakka, özgürlüğe bakın siz! 1800 yılların sonlarında Nazilli kasabasının Aydın dağlarında, dağa çıkarak kadın hakları için savaşan “Gizemli Kadın Efe” de bunlardan biridir.
Ege yöresinin unutulmaz bir eridir.
Mor cepken Ege efelerinin giydiği bir giysidir. Buralarda efelik kadın erkek işi değil yürek işidir. Kybele, Artemis, Tahtacı yörüklerinden bu yana kadın baştacıdır bu topraklarda...
Yorumlar yükleniyor...