DOMUZLA GÜREŞMEYİN, 'TAMAM' DEYİN
*- İSTANBULLU HAZIR Çeşmenin Sesi gazetesinin usta kalemlerinden İsa Atagöz fotoğraflarıyla paylaşmış. İsa Atagöz’ün bildirdiğine göre, dünyanın gözü olan, “Alaçatı’da 59 bin 677 metrekarelik 6 taşınmaz satışa çıkarıldı…”
Başkanlığı, Çeşme’nin Alaçatı Mahallesi’nde bulunan 6 taşınmazı iki
ayrı grup halinde satışa çıkardı.’ Diyor.
Öğrendiğine göre, İstanbullu alıcılar gün sayıyor.
İlk grupta yer alan 2 parselin toplam büyüklüğü 35 bin 336,93
metrekare, geçici teminatı ise 60 milyon TL.
İkinci gruptaki 4 parselin toplam büyüklüğü 24 bin 341 metrekare,
geçici teminatı ise 70 milyon TL.
Böylece satışa çıkarılan toplam alan 59 bin 677,93 metrekareye, iki
ihale için istenen toplam geçici teminat ise 130 milyon TL’ye
ulaşıyor.
130 milyon TL satış bedeli değil, ihalelere katılım için istenen
toplam geçici teminat tutarı. Resmi ilanda muhammen satış bedeli
açıklanmadı.
İhaleler kapalı zarfla teklif alınmasının ardından pazarlık ve açık
artırma yöntemiyle sonuçlandırılacak.
Son teklif verme tarihi: 29 Eylül 2026, saat 18.00
*- DOMUZLA GÜREŞMEYİN
Mehmet Özkurt, bir psikoloğun açıklamasından alıntı yapmış.
Birlikte öğrenelim.
Psikolog ya da bir eski hastası bize göre ‘Aklım başıma geldi!’
diyerek konuşuyor:
“Bana gökyüzünün kahverengi ya da kırmızı olduğunu söyleyebilirsiniz.
Ben de ‘kesinlikle haklısın!’ derim.
Ve kahvemi yudumlamaya devam ederim.
Bu yumuşadığımdan değil, sonunda şunu öğrendiğimden;
Bazı insanlara tartışmak, bir domuzla güreşmeye benzer.
İkinizde kirlenirsiniz ama domuz aslında bundan büyük zevk alır…
Görüyorsunuz, bazı insanlar anlaşılmak istemez, onlar tepki ister.
Sizi sonu gelmeyen bir tartışmanın içine çekmek isterler.
Bu da bütün gününüzü alır ve sizi deliye dönmüş gibi hissettirir.
Eskiden bu yemi, her defasında yutardım.
Kendimi kanıtlamak zorundaydım, haklı çıkmalıydım, onların da bunu
görmesini sağlamalıydım.
Bunun bana tek kazandırdığı ise yüksek tansiyon ve boşa harcanmış bir gün oldu.
Ve o günü asla geri alamayacağım.
Huzurum haklı olmaktan çok daha değerli.
Enerjimi, koca koca insanları zaten görmemeye, karar verdikleri
şeylere ikna etmek için harcamayacağım.
Her fikir ayrılığı, sizin katılımınızı hak etmez.
Bazen yapabileceğiniz en güçlü şey, hiçbir şey yapmamak.
Ve huzurunuzu eksiksiz koruyarak, oradan uzaklaşmaktır.
Artık tartışmıyorum.
Bana gökyüzünün kırmızı olduğunu söyleyebilirsin, ben de ‘Kesinlikle
haklısın!’ derim.
Ve kahvemi yudumlamaya devam edeceğim.
Bu yumuşadığımdan değil, sonunda şunu öğrendiğimden;
Bazı insanlara tartışmak, bir domuzla güreşmeye benzer…
Bilmem anlatabildim mi?”
*- İNANCIMIZI KANDIRICILAR
Dini konulara merakla arkadaşım Murat Eştürk göndermiş.
Ben de özetleyerek sizlerle paylaşıyorum;
“Emeviler ve Abbasiler döneminde sarık, cübbe, sakal, yerde ve elle
yemek, kadınların haklarını kısıtlayıcı kimi uygulamalar gibi Kuran’da
yer almayan birçok husus “Peygamber sünneti” diye, ibadet gibi halka
benimsetilmiştir.
Bu yutturmacanın en önemli sebeplerinden biri Arapların adetlerinin,
kadına bakış açılarının dinselleştirilerek Arap olmayan Müslümanları
da Araplaştırmaktı.
Eğer bu örf ve adetler dinsel kisveye sokulup kitlelere sunulmuş
olmasaydı kimse Arapların bahsedilen örf ve adetlerini
benimsemeyecekti.
Fakat kitlelere, “Arap örf ve âdeti” başlığında değil de “Peygamber
sünneti”, “sevap kazanmanın yolu”, “İslam’ın şartı” tipi başlıklarla
sunulan bu uygulamalar, Arap olmayan milletlerin Araplaştırılmasını
sağlamıştır.
Bugün Türkiye’deki birçok cemaatin ve bazı çevrelerin bu örf ve
adetleri, Araplardan bile daha şiddetle savunması, Arap
kavmiyetçiliğinin bu taktiklerinde ne kadar başarılı olduğunu
göstermektedir.
Abbasi döneminde kaleme alınan Buhari, Müslim gibi Ehli Sünnet’in
benimsediği hadis kitapları, yine aynı dönemde kurulan ve yayılan
Hanefilik, Şafilik, Malikilik, Hanbelilik gibi mezhepler Arap
kavmiyetçiliğini kitlelere “sünnet” ve “sevap” nitelendirmeleriyle
yutturmuşlardır.
Ne yazık ki kitleler, Kuran’da geçmeyen binlerce izahın, nasıl “din”
diye yutturulduğunun ve bu yutturmaların önemli bir kökeninin Arap örf
ve adetlerinin dinselleşmesi olduğunun farkında değiller.
Halka, Kuran yerine ilmihal kitaplarındaki din öğretilmiş, halk da
ilmihal kitaplarında okuduğu bilgilerin birçoğunun Kuran’da olup
olmadığını tespit edemediğinden, gerekli çıkarım ve eleştirileri
yapamamıştır.
Ayrıca mezheplerden ayrılanlara da despotça ceza uygulamaları
konulmuş, böylece tahrif edilmiş ve Araplaştırılmış “İslam” korumaya
alınmıştır.
Hıristiyanlığın Ortaçağ’da İncil’in Latince’den başka dile
çevrilemeyeceğini savunan, dinini mezhepçi papazların ellerine teslim
eden zihniyetiyle, Kuran’ı başka dillere çevirttirmeyen, böylece
“dini” mezhepçi ufak bir azınlığın tekelinde tutan zihniyet benzerdir.
Kişilerin anladıkları dilde Allah’a yönelip daha fazla yakınlaşmasını
engelleyen, Arap kavmiyetçiliğinin etkisi altındaki mezhepçi
anlayıştır. Bunlar “Arapçanın cennet dili ve kutsal olduğu” şeklinde
uydurma hadislerle, diğer milletleri sömürüde en önemli unsur olan dil
hâkimiyetini kurmaya çalışmış ve büyük oranda başarılı olmuşlardır.
Kuran’da her Peygamber’in kendi milletinin dilinde onlara din
getirdiği ve hitap ettiği söylenir. Yani Kuran’da adı geçen ve
geçmeyen birçok Peygamber vardır. Bunların her biri kendi kavminin
diliyle din getirmiştir.
Bu dillerden hiçbirinin diğerine göre kutsallığı yoktur.
Kuran böyle bir üstünlüğe onay vermez.
Arapçanın cennetin yazı ve konuşma dili olduğu Kuran’ın değil, uydurma
hadislerin bir izahıdır. “
*- MUCİZE
Hüseyin Soykarafakili’den bir gülmece…
“Bir gün bir sirkte veya laboratuvarda büyük bir başarı elde edildiği duyurulur.
Bir aslan (veya kurt) ile bir kuzu aynı kafese konulmuştur ve aslan
kuzuya hiçbir zarar vermeden yan yana yaşamaktadır.
Bu mucizevi durumu duyan gazeteciler ve bilim insanları hemen kafesin
başına üşüşürler.
Hayvanları eğiten profesöre hayranlıkla sorarlar:
-Hocam, bu gerçekten inanılmaz bir başarı!
-Bir vahşi canavarla, bir mazlum kuzuyu yan yana, kavga etmeden
yaşatmayı nasıl başardınız?
-Bunun sırrı nedir?"
Profesör bıyık altından gülerek gayet sakin bir cevap verir:
-Aslında çok büyük bir sırrı yok, yöntemimiz oldukça basit...
-Her gün kafese yeni bir kuzu koyuyoruz!"
*- ‘KEMAL GEL!..’
Yıl 1971, günlerden 12 Mart...
Öğle haberlerinde hükümet darbesi ve sıkıyönetim ilanı bildirilmekte...
Aziz Nesin hemen dolabın üstünden emektar valizini indirir, iç
çamaşırlarını, pijamalarını koyar; tıraş sabununu, jiletini, diş
fırçasıyla macununu da unutmaz.
Pardösüsünü giyip evin önünde bekler.
İkinci bir sigara yakarken içinde bir çavuş bir asteğmen, askeri bir cip gelir.
Asteğmen bir elindeki fotoğrafa bir Aziz Nesin'e bakar:
"Sen o komünist yazar Aziz Nesin misin?"
"Komünistliği bilmem de o yazar benim"
"Ne var o valizin içinde?"
"Özel eşyalarım...
Pijama, iç çamaşırı falan..."
"Aç göster!"
Aziz Nesin valizini açar, bakarlar ve arabaya alınır yola devam ederler.
Biraz gittikten sonra Aziz Nesin arka koltuktan çavuşa:
"Şu söğüt ağacının yanından sağa sap" der.
Asteğmen elindeki kâğıda bakar sonra da çavuşa sapmasını söyler.
Birkaç yüz metre sonra, Aziz Nesin:
"Şimdi sola gir...
Düz git, beyaz boyalı dört katlı bir apartman göreceksin onun önünde dur" der.
Çavuş, asteğmene bakar, onay aldıktan sonra Aziz Nesin'in dediklerini
yapar ve belirtilen apartmanın önünde durur.
Aziz Nesin kafasını uzatarak açık camdan:
"Kemal gel..." diye seslenir.
Ve Kemal Tahir, elindeki valiziyle cipe biner.
Asteğmen şaşkın şaşkın bakar bu iki arkadaşa:
"Nereden biliyordunuz sizi almaya geleceğimizi" diye sorar.
Kemal Tahir acı acı güler:
"Sen daha çok gençsin komutan. Zamanla öğrenirsin.
Bu ülkede ne zaman ortalık karışsa, ne zaman sıkıyönetim ilan edilse
önce bizleri götürürler. Alıştık artık" der...
Üstad Aziz Nesin’den bir anekdot daha;
Sivas Katliamı (Madımak Oteli) sürecinde ve sonrasında radikal dinci
çevreler tarafından hedef gösterilen Aziz Nesin için iş adamı Mehmet
Ali Şadoğlu; "Aziz Nesin’i öldürene 250 bin dolar ödül vereceğim"
şeklinde bir açık tehditte bulunmuştur.
Hayatını kimsesiz çocukların eğitimine ve kurduğu vakfa adayan Aziz
Nesin; bu ölüm tehdidine mizah, ironi ve cesaret dolu şu cevabı
vermiştir:
"O parayı benim kurduğum Nesin Vakfı’na bağışlasınlar, söz veriyorum
intihar ederim!"
*- ARANAN YILLAR
Neden bu kadar çok insan 80’li yılları özlüyor, biliyor musunuz?
Çünkü biz birbirimizi ekrandan değil, sokakta tanırdık.
Kimin hangi müziği sevdiğini öğrenmek için profiline değil, odasına
misafir olurduk.
Birini beğendiğimizde fotoğrafına kalp bırakmaz, cesaretimizi toplayıp
yüzüne söylerdik.
Mesajlar yazmazdık, mektuplar yazardık.
Görüntülü görüşmenin arkasına saklanmaz, göz göze gelirdik.
Sesini duymak kıymetliydi; çünkü her an arayamazdık.
Ve evet…
Kimse bize dışarı çıktığımızda mesaj atmazdı, çünkü herkes dışarıdaydı zaten.
Otobüslerde telefon ekranına değil, camdan dışarıya bakardık.
Restoranlarda “bildirim” değil, muhabbet olurdu masada.
Barlarda “konum at” değil, “orada buluşalım” denirdi.
Ve belki de en güzeli:
Dokunmanın kıymetini bilirdik.
Çünkü temas vardı…
Ve sanal hiçbir şey yoktu.
İşte bu yüzden…
Yorumlar yükleniyor...