DERİNLEMESİNE BAKINCA GERÇEK ANLAŞILIYOR
*-ZORLAMA HİKAYE! Daha önce yazmış anlatmıştım İzmirli hemşehrim Seçil Yurtseven’i, her hafta sonu kalemi ele aldığını ama günümüzü, ama geçmişi yazdığını. Bugün de, “Neden artık her şeyin bir hikayesi olmak zorunda?” diyor.
Aslında gayet sıradan bir sabun.
Merak ettim, kokusu çok hoşuma gitti, ‘acaba neyden yapmışlar bir
bakayım’ dedim…. Öyle bir anlatılmış ki, insan sabun değil de köklü
bir aile şirketinin üç kuşaklık mücadelesini satın alacağını
düşünüyor.
Sabunun bir felsefesi var, doğadan ilham alan bir yolculuğu var,
kurucusunun çocukluk anıları var. Bir de tabii dünyayı değiştirme
hedefi var. Ben sadece elimi yıkayacaktım halbuki.
Artık hiçbir şey kendi halinde var olamıyor.
Her ürünün, her markanın, her mekanın mutlaka bir hikayesi olmak zorunda.
Kesinlikle çok özeller, hepsi dünyanın en önemli ürünü.
Hatta o ürün yokken bu dünya nasıl dönüyormuş?
*- KAHVE ve OTEL
Bir kahve içmeye gidiyorsunuz.
Kahve, Etiyopya’nın bilmem hangi bölgesinde, deniz seviyesinden 1.800
metre yükseklikte yetişmiş.
Çekirdekleri toplayan çiftçinin hayatından başlayıp kavurma ustasının
tutkusuna kadar her şeyi öğreniyorsunuz.
Kahvenin tadı güzel mi diye sorarsanız, o biraz ikinci planda kalmış olabilir.
Kahve satan dükkanlarda kahve çekirdeklerini saatlerce anlatıyorlar.
Evet, güzel ama biraz fazla abartı.
Her ürüne bunu yapınca bıktırıyor.
Bir otel düşünün.
Eskiden temiz olsun, konforlu olsun, güzel bir manzarası olsun yeterdi.
Şimdi otelin bir ruhu, bir karakteri, bir yaşam felsefesi var.
Odadaki ahşap masanın bile bir hikayesi olabilir.
*-SADECE DETAY
Restoranlarda da menüde domates çorbası yazması artık yetmiyor.
Domateslerin hangi köyde yetiştiği, şefin anneannesinin tarifinden
nasıl ilham aldığı, tabağın hangi duyguyu temsil ettiği uzun uzun
anlatılıyor.
Benim İzmir’de sevdiğim, sık gittiğim bir restoran var, her yemeğin en
az 20 dakika hikayesini dinliyorsunuz.
Benim sevme sebebim kendim için değil bu arada, ilk kez gelenler çok
etkileniyor, sevdiklerimi götürmeyi seviyorum.
Bir de markaların kuruluş hikayeleri var.
Neredeyse hepsi bir garajda, küçük bir mutfakta veya iki arkadaşın
kahve sohbetinde başlamış. Kurucular bir sabah uyanmış, dünyada büyük
bir eksiklik fark etmiş ve insanlığın bu sorununu çözmeye karar
vermişler.
Sonra ortaya bir mum markası çıkmış.
Mumun da sıradan bir mum olmadığını belirtelim. O bir yaşam biçimi.
Yaktığınızda kendinizle yeniden bağ kuruyorsunuz.
Güzel kokması da yanında küçük bir avantaj hatta sadece bir detay diyelim.
Kıyafet markaları deseniz, onlar da artık kıyafet satmıyor.
Özgürlük, cesaret, bireysellik ve kendini ifade etme imkanı sunuyorlar.
*- İŞTE GERÇEK
Bir tişört alıyorsunuz, yanında neredeyse kişisel gelişim semineri geliyor.
Aslında hikaye anlatıcılığı yeni bir şey değil. İnsanlar binlerce
yıldır hikayelerle iletişim kuruyor.
Pazarlama dünyası da bunun gücünü çok iyi biliyor.
Bir ürünün arkasındaki gerçek emeği, üretim sürecini veya kurucusunun
yaşadıklarını öğrenmek elbette güzel.
Ama sanırım hikaye anlatmakla hikaye uydurmak arasındaki çizgi epey aşıldı.
Artık uydurma hikayeler dinlediğimizi düşünüyorum.
Çünkü herkes aynı kelimeleri kullanmaya başladı.
*- SIKILDIK
Tutku, yolculuk, özgünlük, sürdürülebilirlik, ilham, deneyim, değer
yaratmak falan, çok sıkıldık.
Üstelik bu durum ürünlerle de sınırlı değil.
Biri iş değiştirdiğinde yeni bir göreve başlamıyor, yeni bir yolculuğa çıkıyor.
Bir girişimci dükkan açmıyor, hayalini gerçeğe dönüştürüyor.
Bir şirket yeni bir ambalaj tasarladığında bile bazen uzun bir dönüşüm
hikayesi okuyoruz. Ambalaj ya, poşet yani, ürünü içine koyuyorsun ve
sonra kullanıcı onu çöpe atıyor. Poşetin hikayesini en az 40 farklı
paylaşımla anlatmış.
Çok anlam kasmaya çalışanları görünce artık hızlıca geçiyorum, hatta
bir daha görmemek için engelliyorum bile.
Tabii ki tüketici ne istiyorsa pazarlayanlar onu veriyor.
Tüketici bunları duymayı seviyor evet.
Ama hikayenin kendisi ürünün önüne geçtiğinde biraz tuhaf bir durum
ortaya çıkıyor.
Çok iyi anlatılmış vasat bir ürüne hayran kalabiliyor, hiçbir hikayesi
olmayan çok kaliteli bir ürünü görmezden gelebiliyoruz.
Oysa bazı şeylerin gerçekten iyi olması yeterli değil mi?
*- ALDANMAYALIM
Bir fırın güzel ekmek yapabilir.
Bunun için ekmeğin insanlığı bir araya getirme misyonu taşımasına gerek yok.
Bir ayakkabı rahat olabilir.
Bir restoran lezzetli yemek yapabilir.
Bir sabun güzel kokabilir.
Hepsinin dünyayı değiştirmesine gerek yok.
Ben yine de güzel bir hikayeyi severim.
Hele arkasında gerçek bir emek, yaşanmışlık ve samimiyet varsa
dinlemekten keyif alırım.
Hikayelere hiç karşı değilim.
Ama bazen de bir ürünün karşıma çıkıp, hiçbir iddiası olmadan, sadece
işini iyi yapmasını istiyorum.
*- PERDE ARKASI GERÇEĞİ
Hatta çok ilginç ama şimdi aklıma geldi, bu yazıyı yazmaya başlamadan
beş dakika önce elimde çok sevdiğim bir çikolata vardı.
Özellikle %80 kakaolu çikolatasını çok başarılı buluyorum.
Çikolatanın tadını seviyorum ama markanın hikayesini de seviyorum.
Bu hikaye, kurucusunun çocukken çikolataya duyduğu büyük aşkla falan başlamıyor.
Marka, kakao üretiminde çocuk işçiliğine ve sömürüye dikkat çekmek
için kurulmuş. Özellikle Gana ve Fildişi Sahili’ndeki kakao
çiftçileriyle çalışıyor, üreticilerin daha iyi gelir elde etmesini
destekliyor ve çocuk işçiliğini tespit edip önlemek için çeşitli
programlar yürütüyor.
Hatta son açıkladıkları rapora göre, bir yılda tespit edilen 813 çocuk
işçiliği vakasının çözüme kavuşturulmasına katkı sağlamışlar.
Benim de hem yaşam tarzım hem de mesleğimle ilgili olduğu için bu
hikayelerini çok seviyor ve onları destekliyorum.
Ortada gerçekten anlatılmaya değer bir hikaye var.
Üstelik çikolatası da güzel.
Benim açımdan ikisi bir araya gelince marka daha da anlamlı oluyor.
Benim karşı olduğum şey anlamsız ve uydurma hatta zorlama hikayeler:)
*-
Yorumlar yükleniyor...