DENİZLİSPOR'U SAHAYA ÇIKARDIM
Köşe Yazısı

DENİZLİSPOR'U SAHAYA ÇIKARDIM

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
16 Feb 2025 20 dk okuma 160

*- BAŞBAKAN DA KIRMIZI DA BEKLİYOR! İki okuyucumuzdan söz etmek istiyorum. İstanbul Beşiktaş’tan yazan Behzat Bey, birkaç gün önceki, eski- yeni ayrım yapılmadan tüm milletvekillerine yapılan ayrıcalıklı trafik cezaları makalem üzerine şu bilgiyi paylaşmış: ‘92/95 yıllarında Fransa da bulundum, görevim nedeniyle. Fransız Başbakan dahil, bakanlar kırmızı ışıkta bekliyorlardı. Geçiş üstünlükleri olsa da kesinlikli kullanmıyorlardı. Şimdi de muhtemelen öyledir. Biz de niye bu ayrıcalıklar

*- ESKİŞEHİR’DEN DAVET ALDIM

Doğu (Doğan) Kutlu Eskişehirli genç okuyucum.

Kendisi ile henüz tanışmadım.

Neredeyse her gün, mesaj atıyor ve ‘Yaşar Abi, seni çok seviyorum, Eskişehir’e gel!’ yazıyor.

Bunu arka arkaya tekrarlıyor.

Bazen bu satırların arasına, ‘elini öpeceğim!’ cümlesini de serpiştiriyor.

Önce ciddiye almadım…

Ama facede araştırdım, ‘Kim bu?’ diye…

Fotoğraflarından anladım:

Daha düne kadar, ‘Aslan’ gibi dediğimiz ‘önemli görevi ve mesleği’ olan bir gencimizdi.

Şimdi bir sıkıntısı var.

Rahatsızlanıp çalışamaz duruma gelmiş.

İmkânını bilmiyorum.

Bildiğim iyi bir takipçimiz olduğu ve mutlaka Eskişehir’e bir şekilde gitmem.

Bir zamanlar Eskişehir’e çok gittim, hatta Denizlispor’u Eskişehirspor maçına ben çıkardım.

Zamanın futbolcularından Ati ile hala görüşüyorum.

Fırtına gibi esen Denizlispor’u emekli astsubay Mustafa Hoca çalıştırıyordu. Denizli’den takım ile yola çıktık, neredeyse bir aya yakın hem lig hem de Türkiye Kupası eleme maçlarımız vardı.

Önce Bursa İnegöl, sonra Bolu, ardından Zonguldak, oradan Giresun ve Eskişehir aklımda kalan…

Eskişehir’de Teknik Direktör Mustafa Özkula otelde hastalandı.

‘Benim kıpırdayacak halim yok, takımı al şehir turu attır, yarında sahaya sen çıkar, ben kenarda oturacağım’ dedi.

Dediğini yaptım, ama evlerinden, Denizli’den uzakta kalmanın yanı sıra yorulan futbolcuları bir arada tut tutabilirsen?

Bir sinemaya girdik, film bizim istediğimiz, bildiğimiz cinsten değildi.

Sonra ‘film koptu’ denir ya, bizde de öyle oldu.

Eskişehir’i bilen bazı futbolcular, arkadaşlarını da ayarttılar.

Ancak akşam otelde onları toparlayabildim.

Ertesi gün olan oldu, tüm maçlarımızda iyi oynayıp puanları toplayan Denizlispor, güçlü rakibine boyun eğdi.

Kulübede Teknik Direktör Mustafa Özkula, ‘Bunlara ne oldu?’ diye soruyor, ben de ‘Anlayamadım!’ diyordum.

Belki bazı futboldan ve gençlikten anlayan okuyucularımız ‘Neler olduğunu anlamışlardır.,,,’

Tabii ki, zamanın şampiyon takımı Denizlispor’un o günkü futbolcuları da…

İnşallah ben da sağlık sorunlarımı çözer, bir ara Eskişehir’e gidersem, sağlıklı bulacağımı umut ettiğim, Doğu (Doğan) Kutlu kardeşimi görüp, moral desteği veririm.

Belki de, yıllarca TEDAŞ Bölge Müdürlüğünün özel kalem müdürlüğünü yapan Sevgi Seda’dan yararlanıp, Eskişehir’deki akrabalarının banim adıma bu gencimizi bulup ziyaret etmelerini sağlarım.

Sevgi Seda’nın rahmetli ağabeyi de Eskişehir’in ünlü gazetecilerindendi.

Hatta bir ara Gazeteciler Cemiyeti ve Spor Yazarları Derneği’nin yönetimlerinde bulunmuştu.

*- KULİSİ BİLİRLER

Necmi Çalışkan yıllarca İzmir Ticaret Odası yönetimlerinde bulundu.

Sürekli Meclis üyeliğine seçiliyor, oradan da yönetim kadrosunda yer alıyordu Akın Kazançoğlu ile birlikte.

Sonra ‘Ekrem Bey’in başkanlığında bazı hatalar yaptığını ileri sürerek muhalefete geçtiler.

Açık ve net söylüyorum, bu iki isim ‘Yenilmez armada’ Ekrem Demirtaş’ı, eski Futbol Federasyonu Başkanı Mahmut Özgener’in ‘devrim’ yaparak Yönetim Kurulu Başkanı olmasını sağladılar.

İzmir’de, Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’ın yakını olarak bilinen Mahmut Özgener’e neredeyse hiç kimse şans tanımıyordu.

Ama Özgener şimdi ikinci devresini yaşıyor.   

Bu kadar ön bilgiden sonra sözü, günümüzü anlatan Necmi Çalışkan’a vereyim;

*- OTOYOL ÖDEMELERİ

“Bir fuar nedeniyle gideceğimiz Almanya’ya arabayla gitmeye karar verdik.

5000 km. süren ve dokuz ülkeyi kapsayan seyahat izlenimlerimiz şöyle:

‘Yunanistan, Makedonya, Sırbistan, Macaristan, Slovenya, Çekya, Almanya, Avusturya, Bulgaristan’dan geçtik.

Kullandığımız mesafeye göre, en yüksek otoban bedelini ülkemizde ödedik.

Çanakkale - Keşan arası 90 km. yaklaşık 30 euro.

Hiçbir ülkede sınır kapasında gümrük kontrolü yapılmadı.

Arabamızın bağajı açılmadı.

Hiçbir ülkede polis görmedik.

*- KARŞILAŞTIKLARI TEK POLİS

Sırbistan’ın Novisad kentine, konaklayacağımız otele giderken bir anda kendimizi bir protesto mitinginin ortasında bulduk 

Bir süre önce, bir kazada 15 kişi ölmüş, ülkenin her yerinden gelen öğrenciler 24 saat sürecek bir protesto için kente gelmişler.

Öğrencileri başbakan ve bakanın istifası kesmemiş, suçluların yargılanmasını istiyorlar.

Her yer kalabalık ama orada ne TOMA, ne de Polis barikatı var.

Önümüze çıkan bir polis kibarca gideceğimiz yolu tarif etti, zaten tüm seyahat boyunca karşılaştığımız tek polis oydu.

*- ‘İÇİMİZ ACITTI!’

Dönüş yolunda Bulgaristan’da Kapıkule sınır kapısına yaklaşırken Greece yönlerdirme tabelasını görünce o yola girdik.

Bulgaristan Shengen’e dahlil olunca sınır kontrolü kalmamış.

Girdiğimiz yol Türkiye- Yunanistan sınırını oluşturan Meriç nehri kenarı boyunca sürüyor.

Yol boyunca Yunanistan’ın sınır boyunca yaptığı 5 metre yüksekliğinde demir perde görülüyor.

Avrupa ülkelerinin ülkemizi vize ve demir perde ile kapılarını kapattığı duvar içimizi acıtıyor.

*- ‘ARABAMIZ KIRMIZIYA DÜŞMÜŞ!’

İpsala sınır kapısında, gümrükçü, ‘Arabanız kırmızıya düştü, arayacağız!’ diyerek, bizi özel bölüme çektirdi.

Yaklaşık iki saat süren, sıkı arama ile ülkemize geldiğimizi anladık.

Gümrükçü çıkarttığımız, kontrol için dağıttığı, tüm eşyaları göstererek ‘Toplayın gidin!’ dedi.

Ülkemizin doğu ve güneydoğu sınırı Nasrettin hocanın türbesi (Nasrettn hocanın Akşehir’deki altıgen türbesinin her tarafı açıkken bir kapısı kilitlidir) gibiyken, Batı sınır kapılarının bu kadar sıkı kontrollü olması çok güzel gurur vericiydi.

Ben de tüm sınır kapılarımızın bu şekilde sıkı denetim altında olmasını yürekten destekleyenlerdenim.

Aksini herhalde düşünemeyiz…

Bildiğim kadarıyla havaalanları ya da sıradan kontralarda bile, her araç değil, belli aralıklarla araçlar durduruluyor ve kontraları yapılıyor.

Bir gün uçağa yetişecektim.

Beni durdurdular, neredeyse memurlarla birbirimize girecektik, ‘Neden ben?’ diye soruma yanıt vermedikleri için. Sonra Havaalanı Emniyet Müdürü dostum bana nedenini anlatmıştı.

                                                                                                                .

*- DERS ALMALIYIZ

Moris Taviki, birkaç yıl önce paylaştığım bir hikayeyi paylaşmış.

Tamir Kabadayı’dan aldığı, ders almamız gereken hikaye şöyle:

‘Yaklaşık 34 yıldır Kanada’da yaşıyorum.

Burada bahar geç gelir.

Ağaçlar Mayıs ayının sonunda çiçek açarlar.

Yalnız bir ağaç vardır, bizdeki kardelen gibi…

Nisanın sonunda çiçek açar.

Eksi derecede bile zamanı gelince çiçeğinin açar.

Bundan yaklaşık 25 yıl önce bir Cumartesi günü öğle yemeği için bir restorana gidiyorum.

Hava güzel artı 14 derece..

Mayıs ayının ilk haftası…

Şehir içinde çoktur, kısa boylu geniş saçaklı bir ağaç.

Çiçekleri o kadar güzel açmış ki, ağaçtan bir dal kırdım, elimde restorana götürdüm.

Sık gittiğim bir restorandı. 

Cumartesi günleri tavuk kanadıyla bira günleri olur.

Ben de iki haftada bir uğrardım.

Garson kızlar beni tanırlar, her gidişimde tebessümle karşılarlardı. Üniversite öğrencisi kızlar çiçeği elimde görünce tebessümle karşılamadılar.

*- GÖREVLİ GELDİ

Dışarda balkonda oturdum.

Bira ve tavuk kanadı söyledim. 

Balkonda oturanlar da çiçeğe doğru baktılar, anlayamadım. Garsonlardan biri ya da müşterilerden biri telefon etmiş olacak ki 20 dakika geçti, çiçek masanın üzerinde.

Belediyeye ait çevre koruma arabası geldi, park etti.

İçinden 35 yaşlarında bir adam çıktı, gülümseyerek bana doğru geldi. Masadaki çiçeğe baktı.

Nezaketli bir şekilde ‘O çiçeği alıp arabama gelir misiniz?’ dedi.

O zaman anladım; ‘Bu çiçeği dalıyla kırmak yasak!’

‘Mahkemeye mi gitmek istiyorsun, yoksa para cezası mı vereyim’ dedi.  ‘Ne kadar para cezası’ dedim.

Bir metre çıkardı ve dalın boyunu ölçtü.

Yaklaşık 40 cm.

‘40 dolar yazacağım’ dedi ve yazdı.

Pazartesi günü 40 doları belediyeye ödedim. ‘

*- AH ŞU KANADALILAR

Şimdi gelelim bizim ülkemize…

Herkesin bildiği gibi bir Kanada şirketi ‘Altın bulacağım’ diye Kaz dağlarımızı, akciğerlerimizi nasıl yerle bir etmeye kalkmış, zararın neresinden dönülürse kardır, düşüncesiyle binlerce insanımızın protestosu sonucu ülkelerine dönmek zorunda kalmışlardı.

Ama o günden bu yana çevrecilerin nöbetleri sürüyor.

Kaz dağlarından çeşitli haberler sürekli medyaya duyuruluyor.

*- ‘KİTAP’OLUNCA, AKAN SULAR DURUR

Reklamları sevmem…

Çünkü aldatmaca üzerine kurulmuştur.

Ne yapıp edip, insanları kandırıp, paralarının gitmesini sağlarlar.

İşleri bu…

Şimdi  konuya gireyim:

Sait Faik Abasıyanık, Türk edebiyatının kalp atışlarını duyabildiğimiz bir yazar.

Sokaklarda dolaşan insanların hikâyelerini, denizin kokusunu, balıkçıların sesini, küçük detaylarda saklı büyük anlamları biz onun kalemiyle tanıdık.

1944’te ‘Medarı Maişet Motoru’ adlı kitabının toplatılması üzerine küstüğü edebiyata geri dönmeye karar verdikten sonra, ‘Yazmasaydım deli olacaktım.’ diyen Sait Faik’in eserleri, bizim için sadece birer kitap değil, hayatın en sade ve samimi hallerine açılan pencereler.

Bir yayınevi, ‘İşte bu yüzden, bu değerli eserleri bir bütün halinde okuyucularla buluşturmak bizim için bir zorunluluktu. Çünkü biliyoruz ki, biz yayımlamasaydık, aynı onun gibi, ‘deli’ olacaktık’ diyerek kolları sıvamışlar.

Söyledikleri şu:

‘Neden mi?

Çünkü onun güzel hatırası için daha önce hiç yapılmayan bir çalışmaya giriştik.

Değerli Yakup Çelik hocamızın ve editörümüz Beyza Ertem’in titiz çalışmasıyla, tüm öykülerini kronolojik sırayla dizdik.

Hepsini ilk yayımlandıkları haliyle başlıklandırdık.

Değişmiş hallerini de parantez içinde verdik.

En önemlisi de bütün öykülerini bir kitapta topladık.

Bundan sonra tüm eserlerini ayrı kitaplar halinde de basacağız; değerli tasarımcımız Hamdi Akçay’ın özenle ve zevkle hazırladığı kapak tasarımlarıyla…’

Kitaplar bizim her şeyimiz..

‘Okuyalım, okuyalım, okutturalım’ diyoruz her zaman…

Sait Faik Abasıyanık’ın olduğu gibi tüm öykücülerimizin eserleri bizlere çok şeyler öğretiyor, ufkumuzu genişletiyor.

Bu konuda ayrım yok…

*- BİLİYOR MUYDUNUZ?

Eşek bir defa gittiği yolu asla unutmaz, bu yüzden, değerli ve makbul kurban sayılan develere ‘kılavuzluk’ yaparlar...

Eşek, bir mühendis gibi yokuşları matematiksel bir eğimle kat ederek, kısa mesafeleri de virajlar alarak çıkar.

Eşek, bir kere düştüğü çukura, ikinci kez düşmediği gibi, bir kere bastığı bataklığa bir daha basmaz...

Eşek, sıpasını doğururken kimseden yardım almaz, bakımını ve eğitimini kendisi verir...

Eşek, kendine iyilik yapanı da, kötülük yapanı da asla unutmaz...

Eşeğin gözleri harikadır, yakından bakınca içinde kaybolursunuz...

Bu yüzden bazı insanımsı yaratıklara  ‘eşek!’ demek, eşeklere yapılmış hakaret olur.

1950’li yıllarda Amerikalı mühendisler gelmiş Türkiye’ye. ‘Küçük Amerika olacağız!’ diye ilk heveslendiğimiz günler. Bir kısım imar çalışmalarına

rehberlik ediyorlarmış. O zamanlarda bizde yol güzergahını belirleyecek alet yok, eleman yok..

Nafia mühendisleri eşeği yokuşa sürüyorlar, arkasından elemanlar şerit metre çekiyor ve eşeğin ayak izlerine kazık çakıp istikamet belirliyorlarmış.

Bunu gören Amerikalı mühendis, pratiği kavrayamamış ve sormuş:

‘Ne yapıyorlar böyle?’

- Rampada yolun güzergâhını belirliyorlar.

‘Nasıl yani, anlayamadım?’

- Eşek yüzde 7 eğimin üstüne çıkmaz, biz de eşeğin izinde kazık çakıp rampada yol güzergâhı belirliyoruz, demişler.

Mühendis duruma şaşırmış ve bir değerli bilgi daha öğrendiğini söylemiş.

*- SİNEK ve AT RESMİ

Bornovalı Nüvit Belevi Türkiye’nin önemli sporcularından biri. Sanıyorum ailesinden daha önce de, kendisi gibi bir rekortmen atlet çıkmış, bir de çocukluğumuzdan biliyoruz, Türkiye’nin önemli jönlerinden biri…

Ortaokulu bitirinceye kadar Nüvit Belevi ile birlikte okuduk.

Ben spor yazarlığını seçerken, o da milli atlet olarak spora hizmet etmeyi...

Son zamanlarda sesi soluğu çıkmıyordu, herhalde ‘karavan turizmi’ hastalığı nüksetmiş olmalı…

‘Sobanın üstündeki kadın!’ hikâyesini kendisinden dinleyelim:

“İlkokul 5. sınıfta resim dersinde öğretmen, ‘Çocuklar konu serbest, hayvan resimleri çizin bakayım’ dedi.

10 dakika sonra küçük Ahmet el kaldırdı, öğretmen yanına geldi.

Resim kağıdının üzerinde bir sinek duruyordu.

Çocuğun bu sinekten şikâyetçi olduğunu zanneden Öğretmen eliyle sineği kovaladı, ama hayvan hiç hareket etmedi.

Biraz daha dikkatli bakınca da sineğin gerçek olmadığını fark etti.

Bu bir sinek resmiydi.

Öğretmen şaşkınlıkla sordu; ‘Sen mi yaptın oğlum bu resmi?’

- Evet öğretmenim.

- Peki bir de at resmi yap bakayım.

Küçük Ahmet öyle bir at resmi çizdi ki, at, sanki kâğıttan fırlayıp çıkacak. O kadar canlı.

Şaşıran öğretmen:

-Yavrum beni hemen babana götür. Sen müthiş bir yeteneksin. Burada harcanmaman gerekir. Derhal güzel sanatlara transfer olman lazım. Babanla konuşmalıyım, dedi.

Son dersten sonra Ahmetle beraber yola koyuldular.

Dar bir patikadan bir gecekonduya geldiler.

İçerde, yatakta, dizlerini karnına çekmiş, her tarafı kıpkızıl bir adam yatıyordu.

Öğretmen konuşmaya başladı;

- Geçmiş olsun efendim.

- Teşekkürler.

- Ben oğlunuzun...

-Allah kahretsin oğlumu.

-Aman böyle söylemeyin, yaptığı resimler...

- Onun yaptığı resimler yerin dibine batsın.

- Ama beyefendi böyle yetenekli bir çocuğun...

- Yeteneğine başlatmayın şimdi.

- Peki ne oldu, niçin böyle kızgınsınız oğlunuza?

- Neden olacak, dün gece eve biraz çakırkeyif geldim.

Bu, sobanın üzerine çıplak kadın resmi çizmiş..”      

Belki bir hikaye, ama gerçek payı da var, çünkü içimizde o kadar başarılı ressamlarımız var, bunları bilmiyoruz…

Belki de ‘Boş verip!’ üzerlerine eğilmiyoruz.

*- JAPON TAKSİCİ

Şimdi biraz uzaklara gidelim, örneğin Japonya’ya…

Belki bizim taksicilere örnek olur, anlatacaklarım:

Ben Japonya’da önemli araştırmalara katılar Türk bilim insanı Gülnihal Yelken’den duymuştum:

“Japonya’nın başkenti Tokyo’da bir adam, bir kuruma gitmek için taksiye bindi.

Dil engeli nedeniyle sadece gideceği yerin adını söyleyebildi.

Taksi şoförü bunu anladı, başını sallayarak onayladı ve Japon kültürüne uygun şekilde kapıyı nazikçe açarak yolcunun binmesini sağladı.

Yolculuk sırasında, yolcu garip bir şey fark etti:

Taksi şoförü önce taksimetreyi açtı, bir süre sonra kapattı ve ardından tekrar açtı.

Şaşkınlık içinde, bir şey söylemeden sadece izlemekle yetindi.

Varış noktasına ulaştığında, gittiği yerdekilere şu soruyu sordu:

‘Öncelikle, taksi şoförüne neden taksimetreyi bir süre kapattığını sorun.’

Bu soruya taksi şoförü sakin bir şekilde şu yanıtı verdi:

‘Yanlış bir dönüş yaptım ve doğru yola girmeyi kaçırdım.

Bir sonraki dönüş uzaktaydı ve gereğinden yaklaşık iki kilometre fazla yol kat ettik.

Hata benimdi, bu yüzden taksimetreyi kapattım.

Kendi hatam yüzünden müşteriden fazla ücret alamazdım.’

Olağanüstü bir dürüstlük ve erdem örneği olan bu davranış, Japon kültürüne derinlemesine işlemiş etik anlayışını ve görev bilincini yansıtıyor, aynen bizim taksiciler gibi değil mi?

*- METELİĞE KURŞUN ATANLAR

İyilerden, güzellerden, güzelliklerden söz etmeyi seviyorum.

Şimdide, ‘Kadıköy- Üsküdar çevre ve ahalisi’ nin yakından bildiği Baylan Pastanesi ile ilgili, bir zamanların öğrencisinin anlatımını dinleyelim.

‘Garsonlar paramız olup olmadığını gözlerimizden anlar, eğer meteliğe kurşun atıyorsak, hiçbir şey söylemeden önümüze bir şişe maden suyu bırakırlardı.

O maden suyuyla akşama kadar idare ederdik.’

Ülkü Tamer böyle anlattı kup griyesi ve çikolatalı trüf pastası dillere destan Baylan’ı.

Pastane, 1923′te Loryan adıyla Beyoğlu’ndaki Ses Tiyatrosu’nun yanında, Luvr Apartmanı’nda açıldı.

1934′te yabancı kelimelerin kullanılması yasaklanınca ‘kusursuz’ anlamına gelen bu ismi aldı.

Attila İlhan’ın sıklaşan ziyaretleriyle edebiyat çevrelerinde kısa sürede kendilerine ‘Baylancılar’ diyen bir grup oluştu.

Beyoğlu şubesi 1967′de kapanana kadar Behçet Necatigil, Cemal Süreya, Edip Cansever, Erdal Öz, Fazıl Hüsnü Dağlarca, Peyami Safa, Sait Faik, Orhan Kemal, Salah Birsel, Onat Kutlar, Doğan Hızlan gibi pek çok ismi ağırladı.

Biz henüz çocukken, Kadıköy çarşının bugünkü haliyle ilgisi yokken, Kilise meydanında Beyaz fırından çörek, Bulgar sütçu'den açık tereyağ alınır iken, Muvakkithane caddesinde Hacı Bekir'in karşısında Baylan aynen bugünkü halindeydi.”

*-

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 375

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 221

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 174

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 375

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 353

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...