'DEDE TOPRAKLARI' ve TÜRKLERE YAPILAN ZULÜM
*- EZİK OLMAYALIM Daha dirayetli, daha güçlü olan kazanır. Bir zamanlar bir reklam vardı, kadıncağız, ‘Atın atın çöpe atın!’ diye telaşla elindeki eski çamaşırları çöpe atıp yeniyi anlatıyordu. Öyleyse biz de yapmalıyız? Doğrudan yana olmak için, kendimizi fikrin yenilemek için, yoksulluktan kurtulmak için yolsuzluklara ‘Bizden’ demeyip, karşı çıkmalıyız. Düşünebiliyor musunuz, 14 milyon insanımız ‘sosyal yardımla’ yaşamını sürdürüyor. Neden? Birinci neden, yolsuzluklar… Bildiğiniz gi
YAŞAR EYİCE
*- EZİK OLMAYALIM
Daha dirayetli, daha güçlü olan kazanır.
Bir zamanlar bir reklam vardı, kadıncağız, ‘Atın atın çöpe atın!’ diye telaşla elindeki eski çamaşırları çöpe atıp yeniyi anlatıyordu.
Öyleyse biz de yapmalıyız?
Doğrudan yana olmak için, kendimizi fikrin yenilemek için, yoksulluktan kurtulmak için yolsuzluklara ‘Bizden’ demeyip, karşı çıkmalıyız.
Düşünebiliyor musunuz, 14 milyon insanımız ‘sosyal yardımla’ yaşamını sürdürüyor.
Neden?
Birinci neden, yolsuzluklar…
Bildiğiniz gibi yolsuzluk, yokluğu getiriyor.
En büyük sorunlarımızdan biri de bu herhalde…
Kendimizi haklı buluyorsak, mutlaka bunlarla, yolsuzlukla siyasiler kadar çapımızda mücadele edip, hesap sorulmasını, geleceğimiz için yapmalı, yapmaya çalışmalıyız.
Karanlıkta gözümüzü kırpmaktan vaz geçmeliyiz.
Hukuk içinde eleştirilerimizi yapmalıyız.
Bazıları gibi ‘ezik’ olmamalıyız..
Yazımızın başında ne dedik?
‘Daha dirayetli, daha güçlü olan kazanır!’
Öyleyse, kendimiz için, çocuklarımız, torunlarımız için, hepimizin geleceği için iş başına…
Siz bizim için, Türkiye için çok kıymetlisiniz.
Kıymetinizi bilmelisiniz.
*- MENFAAT NEREDEYSE
Ufuk Bey içimizdeki ‘Bay Ezik’i ve durumunu şöyle anlatmış:
“Bazı insanlar var; ‘Kaostan!’ beslenir.
Düzeni sevmez, dostluğu bilmez, iyiliğe düşmandır.
Menfaat neredeyse oradadır.
Bugün birine yanaşır, yarın onu satar.
Vicdanı yoktur. Omurgası hiç olmadı.
Güçlüye yalakalık, zayıfa zorbalık yapar.
Kendi çıkarı için herkesi harcar, hak, hukuk umurunda değildir.
Tek bildiği çamur atmaktır…”
İşte, içimizdeki, işimizdeki, yanımızdaki ‘Bay Ezik!’ herhalde böyle bir şeydir
Mesleğimizde bunlara gelirsek:
‘Ne kalemi kalemdir, ne sözü sözdür.’
Her cümlesi iftiradır. Her adımı kargaşa yaratmak için.
Ama onu bazılarımız bilir.
Ne olduğunu, kim olduğunu zaman zaman anlatmaya çalışıyorum.
Ama nedense ‘yönetici’ durumundalar, ama bizim oylarımızla, ama görevi nedeniyle atanarak bir koltuk sahibi olanlar bunları görmek istemezler ve ‘yolsuzluklara’ göz yumarlar.
Unutmayalım, bir pireyi çalan da, deveyi çalan da aynı suçu işlemişlerdir.
Bunları ‘af’ etmeyelim, bir kişi de olsa, öğrenmesini, doğruyu bilmesini sağlayalım.
Okuyalım, okutalım…
Yaşam alanlarımızı da, mükelleştirmek, başarı sağlamak, bunlarla mücadele edebilmek için, genişletelim…
Sığ alandan öncelikle sosyal medya ve sosyal kuruluşlara üye olarak çıkalım…
Bir elin nesi var?
İki elin sesi var?
Ellerinizi çarpın görün…
Aksi halde elinizi boşa sallar durursunuz…
*- ANLAMAK ZOR
Çoğunluk bilmiyor.
Çünkü ‘algı’ operasyonu ve tabii ki menfaat ve beklentiler de birlikte gelişiyor.
Adam tek başına…
Ümit Uysal’dan söz ediyorum.
Eminim oy veren bir grup dışında tanıyan yoktur, çünkü kimse ondan ve onun gibilerden laf etmiyor.
Edecekleri de yok…
Çünkü hiç şans tanınmıyor, zaten ondan bir şey alamazlar.
Ümit Uysal yazmış:
‘İhtiyaç ve talep oluşur ise ve yeterli sayıda arkadaşımız aday olarak görmek isterse, parti ahlakı ve parti bütünlüğü çerçevesinde aday olurum şartları zorlayacak bir hareket içine girmem.’
Aslında CHP’nin ‘Cumhurbaşkanı aday adaylığı’ için ilk adını belirten milletvekili idi.
Sonra da, herhalde bazıları ‘Dur!’ dediler ki, o da ikinci açıklamasını bu şekilde yaptı.
20 milletvekilinin tüzüğe göre aday göstermesi gerekiyor.
Ama yine ‘etik’ davranış ve tüzüğe göre, her milletvekilinin ‘Tamam’ diyerek kendisini desteklemesi lazım.
Zaten aday adaylarının arasından birini yeni düşünceye göre halk, yani üyeler seçmeyecek mi?
O zaman hiçbir aday adayının öne kesilip ‘Sen olamazsın!’ denilemez…
Her üye gibi her milletvekili aday da olabilir, her partilinin önünü de ‘olabilir’ mührünü basarak ‘tamam’ diyebilir.
Belirtiğim gibi, her algı operasyonu birileri tarafından yürütülüyor.
Sanki ipler birilerinin elindeymiş gibi…
Sanki ‘karagöz ile Hacivat’ sahnede…
Sözü yine hiç kimsenin adını bile ağızlarına almadıkları, benim de tesadüfen tanıdığım Ümit Uysal’a vereyim:
‘33 yıldır çeşitli kademelerinde görev yaptığım partimin; bir ihtiyacını görme, bir eksikliğini giderme, iktidar yürüyüşünü güçlendirme, demokratik niteliğini ve alternatif kadrolarının olduğunu, her CHP’linin her an göreve hazır olduğunu gösterme gayreti ile yine görev duygusu içinde yapılmış bir açıklamadır, 'adaylık' değildir. Konuya açıklık getirir, Türkiye’mize ve Cumhuriyet Halk Partimize sürecin hayırlı olmasını dilerim.’
Bu ne demektir?
‘Bana çekil dediler, ben de ‘anlayana saz, anlamayana davul zurna az!’ diyerek bu açıklamayı, sizin sayenizde açıklamak zorunda bırakıldım…
Bir anımsatma yapayım:
Hala ‘onurla’ andığımız Cumhurbaşkanımız Ahmet Necdet Sezer’i önceden kim tanıyordu?
‘Kim bu?’ denmişti…
Yemin töreninde, bir hukukçunun, avukatın yanında idim, ‘Ne olacak, ben de olurum!’ diyerek bir gerçeği söylerken, aslında ‘küçümseyen’ bir laf etmişti.
Hala anımsıyorum….
*- YENİ GİBİ
Google Alerts'e abone olduğum için, önceki gün şu postayı aldım:
“Eğitimde yarım asır - 24 Saat Gazetesi
... Yaşar Eyice, Yavuz Yücetürk, Yücel Ertugay, Zeki Sözer ve Zeynep Oral onur plaketi aldı.
Ayrıca fakültenin uygulama birimlerinde başarı gösteren ...” diye Google Alerts'in bilgilendirmesi bu kadar.
‘Ankara’ kaynaklı ’24 Saat Gazetesi’nde bu yazı yer alıyordu.
Benden söz eden ’24 Saat Gazetesinih’ son sayısını internetten buldum ve habere göz attım.
‘Eğitimde yarım asır’ başlıkla haber özetle şöyle idi:
*- EĞİTİMDE YARIM ASIR
Gazeteciler Cemiyetinin girişimleri ile kurulan, Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi elli yaşına bastı.
Ülkemizde fakülte düzeyinde, ilk olarak SBF bünyesinde kurulan Basın Yayın Yüksek Okulu, yarım asır önce kapılarını eğitime açtı.
Fakültenin ellinci kuruluş yılı nedeniyle düzenlenen tören Dekan Yardımcısı Prof. Dr. Abdülrezak Altun'un konuşmasıyla başladı.
Daha sonra konuşan Gazeteciler Cemiyeti Başkanı Nazmi Bilgin, mesleki eğitimin önemine dikkat çekerek şunları söyledi:
‘Ülkemizde gazetecilik eğitimi üzerinde ilk kez 1948 yılında Fehmi Yayla tarafından, lise düzeyinde İstanbul Özel Gazetecilik Okulu kuruluyor. 1950 yılında da, lise mezunu ve fiilen iki yıl gazetecilik yapanların alındığı, İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesine bağlı, iki yıllık eğitim veren Gazetecilik Enstitüsü açılıyor.
Cemiyetimiz geçmiş dönem başkanlarından, mahrum Metin Toker’in, fakülte düzeyinde eğitim veren bir kurum oluşturmak düşüncesi, Yönetim Kurulunda da kabul ediliyor ve çalışma başlıyor.
Metin Toker’in Başkanlık dönemi bitiyor.
Yeni gelen yönetim, bu önemli görevi tamamlayabilmesi için Metin Toker’e yetki veriyor ve SBF bünyesinde Basın Yayın Yüksek Okulu 1965-66 ders yılında kapılarını genç iletişimcilere açıyor.
Okulunuz kuruluşunun bu tarihi gelişiminin her zaman gözünüzün önünde olması için, Gazeteciler Cemiyeti Karar Defterlerinin bu bölümlerini pano halinde okulunuza armağan ediyoruz.’
*- 60’INCI ALTIN YILIM
Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Mezunları Vakfı (İLEV)tarafından düzenlenen, iletişim alanına giren mesleklerde yarım asrı geride bırakan ustalara da plaketleri verildi.
Gazete, Sinema, Radyo ve Reklam alanlarında çalışanlar için düzenlenen ‘Meslekte 50 yıl Onur Günü’ töreninde de yer alanlar içinde, benim (Yaşar Eyice) 1965 yılındaki ilk yazımla birlikte bugünü geldiğim anlar kayıt altına alınmış.
Bu 50 yıllıklar arasında benim gibi ‘Meslekte 50 Yıl Onur Günü’ törenine katılanlardan aklımda kalan ‘onur plaketi’ alan isimlerden birkaçını anımsatayım:
‘Çetin Çeki, Cemile Kutgün, Prof. Dr. Dikmen Gürün, Elçin Temel, Güneş Tecelli, Zeynep Oral…’
Başkan Nazmi Bilgin, AÜ İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Ruken Öztürk'e Cemiyetin 1962 yılına ait karar defterinden bir sayfanın çerçeveli kopyasını verdi.
Bu haberi yenileyip, okuyucuların hatırlatmasına sunan (TE Bilişim) olmuş.
Burada söz yine bana düşüyor.
50’nci meslek yılında, Ankara’da onurlandırıldığım tören 17 Mayıs 2015 tarihinde yapılmıştı.
Yani yaklaşık 10 yıl önce…
O günden bu yana ben meslekten kopmadım ki, her gün bazen yedi ayrı medya kuruluşunda ekonomiden spora, siyasetten sanata çeşitli ve aralıksız, yani tatilsiz yazılarım çıktı.
Zaten benim ‘yazmaktan’ ve ‘haber kovalamaktan’ başka, ek işim de gelirim de yok.
Demek ki, şimdi meslekte 60 yılın içindeyim…
Ama, zamanında birkaç yıl bir gazete veya dergide habercilik yapan ya da içinde bir şekilde ama şoför ama patronun yakını olarak bulunanlar da bazı yerlerde kendilerini ‘duayen’ olarak tanıtıyorlar…
Tabii ki bundan bir şekilde kendilerine pay çıkarıp, bunu paraya çeviriyorlar.
Gazeteci demek, işi sadece habercilik ve yazmak demektir.
Geçimi bundan olur…
İş takipçiliği ya da başka işlerden, esnaflıktan, ticaretten değil…
Dikkat edin bakın hep bunlar piyasada ve göz önündedirler.
Yedirirler ve yerler, yerlerini muhafaza etmek için…
*- DEDE TOPRAKLARI
Işık Teoman İzmirli ‘düzgün’ meslektaşlarımdan.
Uzun süre ‘Konak Belediyesi’nde kaliteli bir dergi çıkardı.
Birkaç kez, ama ciddi, ama gönlümü almak için, ‘Sende yaz!’ dedi, ama yoğunluktan kendisine zaman ayıramadım.
Şimdi de Ayvalık’ta belediye başkanına ‘basın danışmanlığı’ yaparak destek veriyor.
Sevgili Işık Teoman, ‘Dede toprakları’ başlığıyla, Balkanlara yaptığı ziyareti anlatmış.
Bornovalı Dürüst Başkomiserlerden, rahmetli Eray Bozkurt ile birçok anarşi olaylarında ‘Polis- Adliye Muhabiri’ olarak beraber olmuştuk.
Benden söz ederken hep ‘Toprağım’ derdi.
Işık Teoman’ın ‘Dede Toprakları’ sözü bana, garibanların ‘Baba’ lakabı taktıkları Eray Bozkurt’u anımsatmış oldu.
Yazısından bir bölümü paylaşmak istiyorum:
*-
Anneannem ve ardından annemden yıllardır dinlediğim öyküleri yaşama fırsatı buldum bu topraklarda. Havasını soludum, gezdim, dolaştım köylerini, kasabalarını ve şehirlerini Üsküp’ün tarihi kent sokaklarını.
Kurucuları Büyük İskender’in devasa boyuttaki at üzerindeki heykeli meydanı süslemiş.
Heykele müzik eşliğinde su ve ışık oyunları da eklenince ortaya muhteşem bir görsel güzellik çıkmış.
Meydanın çevresini ise ülkenin kalkınmasında bilgisiyle, sanatıyla, kalemiyle emek vermiş kişilerin yine dev boyuttaki heykellerini yerleştirmişler.
Üsküp yeni bir meydan ve yeni bir kimlik kazanmış.
Mimar Sinan tarafından 500 yıl önce yapılan taş köprünün bir tarafı Türk Çarşısı.
Çarşıya girdiğiniz anda Türkiye’nin 1940’lı yıllarını yansıtan bir kartpostalın içinde buluyor insan kendisini.
Eski kahvehaneler, tarihi kent sokakları tıpkı Ayvalık gibi, eski binalar, camiler, işportacılar, seyyar satıcılar, Türkçe konuşan insanlar, türbanlı kızlar ve kadınlar.
Taş köprünün diğer tarafında ise Alsancak Kıbrıs Şehitleri Caddesi ve eğlence merkezi yan sokakları havasını yaşıyor insan.
Her ikisi de güzel.
Vardar Nehri’nin üzerindeki taş köprünün bir benzerini yapmaya çalışmışlar, birkaç yüz metre ötesine; iddialı gibi ama eskisi kadar cazibeli görünmüyor.
Kentin içi kestane ve ceviz ağaçları ile kaplanmış.
Her kaldırım her sokak ve her caddede ağaçlar sıralı ve adım başı heykeller var.
*- DÜNYA MİRASI LISTESİNDE
Üsküp’de bir yanda çan sesi bir yanda ezan sesi dinledik.
Bizim esas keyif aldığımız iki merkez vardı bu gezide Ohrid ve Manastır. Ohrid şehri Ohrid Gölü’nün kenarında kurulmuş. Balıkçı lokantaları ve lüks otelleri ile tam bir sahil kenti.
Ohrid Gölü’nün bir ucu da Arnavutluk’a kadar uzanıyor.
Ohrid Gölü UNESCO tarafından dünya mirası listesine dahil edilmiş. Safranbolu evlerinin benzeri evleri gölden kaleye kadar uzanıyor,
Göl kenarında bir balıkçı lokantasında balık yedik.
Rakıyı da Türkiye’den getirmiştik, rica ettik içmemize izin verdiler, keyifli bir akşam yaşadık.
*- TÜRK KAHVESİNDE
Çarşı’da gezerken Ayvalık, Çeşme ve Alaçatı’dan izler buluyor insan. Finali Türk kahvesinde yaptık.
Ohrid; kırmızı kiremitli çatılı evleri, sıcakkanlı insanları ile geleceği parlak muhteşem bir sahil kenti.
Ve bir ilk daha yaşadık.
Coğrafya okurken hep şunu bilirdik. Nehirler, dereler ve çaylar akar gölleri oluşturur.
Ama Strugea’da tam tersi olmuş.
Ohrid Gölü’nden dönen sular bu kez bir nehir oluşturmuş ve bu nehir kenti baştan başa geçerken bölgeye cansuyu olmuş.
Nehrin çevresinde ise Eskişehir’deki gibi lokanta ve kafeteryalar sıralanmış, gençler cıvıl cıvıl.
*- TÜRKLER YOĞUNLUKTA
Bitola, yani eski adıyla Manastır.
Türklerin en yoğun olduğu bölge.
Camilerinden hala çok kısık da olsa ezan sesleri duyulan sadece gençlerin ve yaşlıların sokaklarında dolaştığı bir kent Manastır.
Orta yaştaki grup Avrupa’da çalıştığı için sokaklar gençlere ve yaşlılara kalmış.
Kıbrıs Şehitleri Caddesi’nin benzeri tarihi yapıların dimdik ayakta durduğu bir cadde üzerinde butik bir otelde konakladık.
Bu şehirde sanki insanlar hiç uyumuyor.
Tabi gençlerden söz ediyorum.
Sabah geç vakitlere kadar eğleniyorlar.
Büyük bir caddeleri var ve bu cadde üzerinde sohbet ederek gelip gidiyorlar.
Kent içinde Vardar nehrinin kenarındaki parkta ise dört gün boyunca mangallar yandı.
Köfteler pişirildi Makedonya’ya özgü rakılar ve muhteşem şarapları içildi.
*- HÜNERLİ GENÇLER
İkinci gece tüm Kavadarci halkının katıldığı şenlikler başladı.
Gençler çeşitli kılıklara girmiş hünerlerini sundular.
Müzik eşliğinde gece geç saatlere kadar devam eden şenliklere Brezilya’dan gelen Samba grubunun gösterileri damgasını vurdu.
Grubun gösterileri gece yarısından sonra da meydanda devam etti.
Beyaz et ve sebze ile yaşamını sürdüren biri olarak yemediğim kadar et ve köfteyi yemek zorunda kaldım bu gezimizde.
Lezzetliydi ama mutfakta et kültürü ağırlıkta.
Bir de salataları çok lezzetli peynir eşliğinde gelen salata tabağının içinde mis gibi domates, salatalık, lahana, havuç, marul ve pancar kıyılmış olarak sunuluyor üzerine zeytinyağı ve aromalı limon da eklenince tadına doyum olmuyor.
Tabi yanında Tikveş bölgesinin ünlü şarapları da yudumlanınca, damaktaki tadı anlatacak kelime bulamıyor insan.
Tikveş bölgesinin en büyük şarap mahzenlerine indik.
Meşe fıçılardan dinlenmiş kırmızı şarap içtik. Fermante olmamış üzüm suyunun ise tadına doyamadık.
*- ÇEKİLEN ACILAR
Gezinin benim için en ilginç olan tarafı ise yıllardır öykülerini dinlediğim dedemlerin doğup büyüdüğü İştip’de yaşadıklarımdı.
Anneannem anlatırdı; ‘Babamı ve ağabeylerimi Bulgarlar öldürdü’ diye. Yıllarca bir arada yaşayan Bulgar gençler ağabeyini yemeğe davet etmiş. Annemin dayısı iyi niyetle daveti kabul etmiş.
Bulgar gençler dayıma yemekten sonra tuzak kurmuşlar.
Derisini yüzmüşler ve evin önüne bırakmışlar dayıyı.
Büyük dedem hemen bir dana kesmiş ve derisini büyük dayımın vücuduna sarmış.
Birkaç gün derinin içinde acı içinde kıvranan ve inleyen dayı dayanamamış ve göçüp gitmiş.
Bu ve buna benzer çok öykü dinledim.
Büyük dedem Veteriner Hacı Elmas ise yine Balkan Savaşı’nın patlak vermeye başladığı günlerde bir Bulgar askerinin tüfeğinden çıkan kurşun ile yaşamını yitirmiş ve göç etmek artık kaçınılmaz olmuş.
Bu duyguların ardından büyük dedemin yattığı Osmanlı mezarlığını buldum.
Taşların üzerinde isim yok ama bu benim dedemin mezarı dediğim bir taşın başında o günleri düşündüm.
Bu topraklarda yaşayan Türklerin, Osmanlı’nın son dönemlerinde çektikleri acıları ve sıkıntıları düşündüm.
Biz bir saatte geldik gittik ama onlar aylarca yürüdüler.
Bir saatte uçak ile geldiğimiz bu ülkeden atalarımız kaçarken aylarca süren yürüyüşün ardından neler yaşadıklarını aklımdan geçirdim.
*- 600 YILLIK BERABERLİK
Ancak şunu gördüm ki, Mekadon halkı Türkleri çok seviyor.
Yaklaşık 600 yıl bir arada yaşamışlar ve birbirlerine hiç zarar vermemişler.
Ülkeyi istila eden Bulgaristan ve Yunanistan isimleri geçtiğinde ise hiç de olumlu sözler çıkmıyor ağızlarından.
Yedi gece geçirdiğimiz Makedonya’da Mustafa Kemal Atatürk’ün padişahtan gizlendiği köy evini de bulduk.
Okumak çok güzel, ama okuduklarını görmek ve yaşamak ayrı bir duygu, çok gezen mi, yoksa çok okuyan mı bilir?
İkisi bir arada…
*- İÇİMİZDEKİ GAFİLLER
Işık Teoman’dan tarihi bazı gerçekleri öğrendik.
Yaşayanların ağzından yaşananları öğrendik.
Şimdi her nedense bir yerlere gelmiş, Atatürk’ün Türkiyesi’nde birileri çıkıyor ve ‘Geri gitsinler!’ diye bir laf edebiliyorlar, bu yurttaşlarımıza…
Neyse ben size şimdi güzel yurdumuzdan bir manzarayı nakledeyim…
Soru şu;
‘Göbekli Tepe: aslında nedir?’
Göbekli Tepe, Türkiye sınırında yer alan bir arkeolojik alan, insanlık tarihinin en büyük keşiflerinden biridir.
11.000 yıl öncesine kadar uzandığı düşünülen bu alan, tarihsel bilgimizi köklü bir şekilde sarsmaktadır.
Arkeologlar, bazıları 7 metre yüksekliğinde ve tonlarca ağırlığa sahip olan dev taş sütunların, eski bir tapınağın parçası olduğunu öne sürüyor, ancak bu yapıyı inşa eden medeniyetin kimliği hala bilinmemektedir.
*- BENZERSİZ KILAN
Peki, ‘Göbekli Tepe’yi benzersiz kılan nedir?’
Şöyle anlatalım:
Piramitlerden Eski:
C14 karbon tarihleme yöntemine göre, alandaki taş sütunların yaşı 11.000 yıl civarındadır. Bu da Göbekli Tepe’yi, Mısır piramitlerinden veya Stonehenge’den çok daha eski kılmaktadır.
Bilinmeyen Bir Medeniyet:
Bu alan, çok gelişmiş bir kültüre işaret etse de, Göbekli Tepe’yi inşa eden medeniyetin kimliği hala bilinmemektedir. Bu insanlar hakkında herhangi bir isim ya da kimlik belirtisi bulunmamaktadır.
Tarım ve Hayvancılık Yapmadılar:
Alanın keşiflerinde, bulunan tohumlar tamamen yabanî olup tarım yapılmadığını, hayvancılık yerine ise avcılıkla geçindiklerini gösteriyor. Hayvan kalıntılarının tamamı yabanî hayvanlara ait olup, evcil hayvanlar bulunmamıştır.
*- YERLEŞİM YERİ DEĞİL
Göbekli Tepe, bir mezarlık değildir; çünkü burada hiçbir insan cesedi bulunmamıştır.
Aynı şekilde bir tapınak da değildir, çünkü hiçbir tanrı ya da dini figür tasviri yer almamaktadır.
Ayrıca burada bir şehir ya da köy de yoktur, çünkü büyük bir insan grubunun susuzluğunu giderebilecek herhangi bir su kaynağı yoktur.
Göbekli Tepe’deki Gökyüzü Simgeleri:
Göbekli Tepe’deki en dikkat çekici unsurlardan biri, yukarıdan inen yılan figürlerinin duvarlara işlenmiş olmasıdır.
Bu figürlerin, yaklaşık 12.000 yıl önce gerçekleşen ve dünya çapında büyük tahribatlara yol açan bir kozmik felaketi simgeliyor olabileceği öne sürülmektedir.
Astrologlar, bu dönemde dünya büyük bir asteroit veya kuyruklu yıldız yağmuruna tutulmuş, bu da dört kıtada büyük yıkımlara yol açmıştır.
Bu felakete tanıklık eden Göbekli Tepe, belki de bir anıtsal anıt olarak, o dönemde gökyüzünden düşen ‘ateş yılanları’nı yani ‘kuyruklu yıldız’ parçalarını simgeliyor olabilir.
Çözülmeyen Sorular:
Bu halkın şehirleri neredeydi?
Eğer Göbekli Tepe, bir felaketi anmak için yapılmışsa, o zaman bu halkın inşa ettiği diğer şehirler nerede?
*- GİZEM BARINDIRIYOR
Göbekli Tepe, sadece insanlığın erken dönemine dair soruları cevaplarken, aynı zamanda kozmik felaketlere dair de büyük bir gizem barındırıyor.
Zamanla yapılacak daha fazla araştırma ile bu alanın sırları bir bir çözülebilir ve bu eski medeniyetin bilinmeyen yönleri gün yüzüne çıkabilir.
Bunları da bizden sonrakiler öğreneceklerdir.
*- KADININ YERİ
Bu kadar ciddi ve önemli anlatımlardan sonra, biraz da düşünmenize yardımcı olayım:
Konumuz, her zaman gündemde olan ‘KADINLAR!’
Muzaffer Tezel yazmış:
Bir Rus,’ Her kadın bir damat için doğmuştur. Tanrı karısını dövenin rızkını artırır.’ Dermiş.
Bir Alman, ‘Yeryüzünde iki iyi kadın vardır: biri daha doğmamıştır, diğeri de ölmüştür.’ diye konuşurmuş…
Bir Bulgar,’ Kadın şeytandan beterdir.’ Derken, benzer görüşte olan bir İranlı, ‘ Kadın iblisin kamçısıdır.’ diye yanıt verirmiş…
Ne biçim düşünceler değil mi?
‘Dünyadan’ diyerek devam edelim:
Bir Hintli, ‘ Kadın cehennemin baş kapısıdır.’ Diyor.
Bir Arap ise ‘Kadınlar yarı beyinlidir. Saçı uzun aklı kısadır.’ Demiş.
Komşuları bir Yahudinin sözleri şöyle.
‘Bir erkeğin istemeyeceği üç şey: bahçesinde yaban ot, şarabında sirke, evlatları arasında bir kız!’
Bir İngiliz, ‘Bir kadın evden üç kez çıkabilir: vaftiz edilmek için, evlenmek için, gömülmek için.’
Aslında ebedi düşmanı bir Fransız bu konuda şöyle düşünüyor:
-‘Zengin bir erkek, hiçbir kız-kadın için hiç çok yaşlı değildir.’derken, Osmanlı coğrafyasında da kadın ‘erkeğin elinin kiri’ olarak görülürken yeryüzünde ilk kez bir lider ve bir devletin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk;
‘Yeryüzünde gördüğünüz her şey kadının eseridir’ diyerek dünya kadınlarını onurlandırmıştır.
Ulu Önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu sözünü görünür yerlere asmamız gerekiyor:
‘Ey kahraman Türk kadını, sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın…’
İşte bu kadar!
Yorumlar yükleniyor...