ÇAY MI, KAHVE Mİ? YOKSA!...
*- FARK BÜYÜK Yazıda başlık, ‘Ömer Koç’un Harikalar Diyarı!’ İdi. Trilyoner bir iş adamı. ‘Koleksiyoner!’ olarak biliniyor. Para olunca her şey olunuyor. Aynı anda yine çok varlıklı birinin sergisi ele alınıyor. Bir yerlerden alınmış, yabancı isimler de yazının içine serpiştirilmiş. Kenara çekip, ‘Say bakalım?’ desen, şehrinin milletvekillerinin isimleri sorulmuş gibi, yüzünüze şaşkın bir şekilde bakarlar. Aykırı olduğum için ben de aklımdan geçenleri kaleme aldım.
*- GERÇEKLER
Anımsadığım kadarıyla, bir zamanlar, Koç’un yönetim kurulu başkanı ile ilgili biri yazı yazmıştım.
Patronların Başkanı, iktidarı yerden yere vuruyordu, bu satırlarıyla…
Sonra, hiç beklemediğim bir zamanda, ismini anımsayamadığım bir danışmandan yazı almıştım, ‘Bu sözler patrona ait değil!’ diye…
Halbuki konuşmayı ve görüşü ‘Tırnak içinde’ ünlü ve çok okunan bir yazarımızın makalesinden almıştım.
Danışman bu konuda bana hak veriyor ve herhalde iyi takipçi ki, o yazardan da söz ediyordu, yani benim ‘alıntı yaptığımı’ kibar bir dille ortaya koyuyordu.
Demek ki ‘Koçlar’ bu konuda seçiciydiler.
Şimdi yine ‘Koçlar’ ile ilgili bir ‘sanat’ daha doğrusu ‘sergi’ yazısını okudum.
Haddim değil ama kendime göre aldığım notlar sayesinde bazı ilginç noktalara değinmek istiyorum.
Özellikle İstanbul Piyasasında ‘Sanat ve sanatçı’larla ilgilenenlerin sayısı oldukça farklı.
Görüşleri de öyle!
Şimdi;
Ömer Koç koleksiyonundan seçilen eserlerle Arter’de açılan müthiş sergi “Farz Et Ki Sen Yoksun”dan söz edeyim.
Anlamadığım nokta, ‘Müthiş Sergi!’ nasıl oluyor?
Bildiğim kadarıyla ‘Müthiş’, cümlelerde ‘Ne acayip şey!’ anlamında kullanılıyor.
Acaba, Ömer Koç’un koleksiyonundan sergi amacıyla seçilenler ‘Acayip’ benim anlayışıma ve bu anlatımdan çıkardığıma göre ‘Tuhaf’ ojeler, nesneler mi?
Tabii bunları anlamam için yılsonuna kadar açık kalacağı belirtilen sergiyi, zaman yaratıp, gezmem gerekecek.
*- YOĞURT YEMEK
Aklımın almadığı nokta şu:
Ünlü bir atasözümüz var; ‘Her yiğidin bir yoğurt yiyişi vardır!’ diye…
Bu atasözü, her insanın kendine özgü bir tarzı, tercihi veya yöntemi olduğunu ifade eder.
Bu atasözü, herkesin davranışları, alışkanlıkları veya yaklaşımları konusunda farklı olduğunu ve her bireyin kendi özgün kimliğine sahip olduğunu vurgular.
Öyleyse, ben ya da bir yazar, eleştirmen edasıyla, iki ayrı sergiyi ele alıp, birbiriyle kıyas etme gücünü ve cesaretini kendinde bulabilir mi?
Amaç belli;
Biz buna halk diliyle ‘Yağcılık’ deriz.
İstanbul’da olduğu gibi Anadolu’nun en küçük yerleşim birimlerinde bile, artık dünyada olduğu gibi ‘Butik’ olarak da adlandıracağımız nice müzelerimiz var.
Acaba bunları neden ele alamazlar da, hep açık ve net söyleyeyim ‘Varlıklı’ önde olan aile ve kişilere ‘Evet efendim!’, ‘Sepet efendim!’ şeklinde yanaşmaya çalışırlar?
Yine halk diline, daha çok esnaf ağzına adeta yapışmış bir sözcük ile yanıt vereyim, ‘Corbacı!...’
Bu son cümleyi, televizyoncu ya da siyasetçi ağzıyla sileyim:
‘Kayda geçmeyin!’
*- AKLI BAŞKA YERDE
Bunları yazmak aklıma nereden geldi?
Vildan Hanımın beğendiği bir yazıyı okumamı önermesinden…
Beğendiği yazar diyor ki;
‘...son bir gayretle, görkemli bir sergiyle…’
Sergi açana Allah uzun ömür versin, ben ‘Son bir gayret!’ ifadesinden, çok ağır hasta, ömrünün son zamanları gibi bir his duydum, üzüldüm.
Bu arada yine bir sözcüğe ‘görkemli’ deyişine takılıp kaldım.
Sözüm ona ifadeyi güçlendirmek için kullanıyor ama yerinde değil…
Yazının tamamında buna çok dikkat etmiş…
Herhalde okuyucunun da dikkatini çekmeye çalışmış, ya da birilerinin…
‘Alkış’ falan istiyor, diye düşündüm, birilerinden…
*- DOKUNDURMUŞ
Bir ara, Küratör Selen Ansen’e de dokunmuş…
‘Eserlerin hepsinin altında etiketler yok mesela…’ diyor.
‘Mesela’ sözcüğü cümlenin başında olsaydı, ya da virgül ile ayrılsaydı daha etkili olurdu.
Yani yanlış kullanılmış.
Özetle, okuyucuya değil, birilerine ‘özel mektup’ gibi yazılmış bir yazı intibaı yarattı bende.
Bunun nedeni de her cümle ve sözcük üzerinde özenle durmam oldu, herhalde.
Hep methedecek değiliz ya, arada aklımızdan geçenleri de sizlerle paylaşmak daha doğru olur düşüncesindeyim.
Sonuç:
Mutlaka ve mutlaka, İstanbullu, ya da Marmaralı okuyucularım, Ömer Koç’un, Arter’de açılan ‘Farz Et Ki Sen Yoksun’ isimle sergisini alıcı gözüyle gezin yorumunuzu yapın.
Gerçek jüri ya da eleştirmenin sizler olduğunuzu biliyorum…
*- BİLİYORSUNUZ!
Fakat bu arada ‘gerçekçi’ bir yazı okudum.
Demek olayları ‘pozitif’ bir gözle bakarak, bilerek- görerek- hissederek yazan, kültürlü genç yazarlar da var.
İşte onlardan biri de Berrak Öztekin…
Şimdi onun konu ile ilgili yazısını paylaşayım, aradaki ‘gerçeklik’ açısından farkı görelim:
Dikkat ederseniz, satırlarıma adliyelik olmamak için yazar ismi vermiyorum.
Biliyorum ki, böylelerini sizler benden iyi biliyorsunuz…
*- ÖMER KOÇ DADAİST Mİ?
Berrak Öztekin’in çok okunan dergide, çok okunan yazısı şöyle:
“Ömer Koç'un koleksiyoncu kimliğiyle hazırladığı ‘Farzet ki Sen Yoksun’ sergisini Arter'de gezme imkânı buldum.
‘Mademki bu dünya işinin sonu yoktur.
Sen kendini şimdiden yoksun farz et ve hür yaşa’ diyor Hayyam bir rubaisinde...
Diğer taraftan Ömer Koç bu bağlamda, ‘insanoğlunun bırakacağı en kıymetli iz sanattır!’ mı demek istiyor bizlere?
Benim kişisel sergilere ayrı bir hayranlığım var.
Benzer duyguları Orhan Pamuk'un ‘Masumiyet Müzesi’ gezimde de yaşamıştım.
*- ÖMER BEY’İN İÇ DÜNYASINDAN
Koleksiyoner'in hayata bakış açısını anlatmasının yanı sıra, karakterini de açığa vurur, bu tarz sergiler.
Bu sebeple, ünlü dedektif Sherlock Holmes edasıyla gezdim bende bu sergiyi.
Eserlerin hepsi ayrı bir aforizma muhakkak!
Ancak aralarında hiyerarşik bir düzen kurulamaması aklıma şu iki soruyu getirdi;
Düzen içerisindeki bu düzensizlik Ömer Bey'in iç dünyasından mı kaynaklanıyor?
Ya da; Ömer bey bir dadaist mi?
*- KURALLAR KABUL EDİLMİYOR
'Dadaizm sanatın ve geleneksel değerlerin tüm kurallarını reddeden mantıksızlığı ve absürtlüğü öne çıkaran bir akım.’
Geleneksel Sanat Dada'ya karşı
Sergideki birçok eser, geleneksel sanat anlayışının dışına çıkıyor.
Bu durum, ‘Dadaistlerin sanatı’ yeni ve beklenmedik yollarla kullanma çabasıyla paralellik gösteriyor.
20. Yüzyılın başında ikinci dünya savaşının etkisiyle Almanya'dan ve Fransa'dan İsviçre'ye göç eden sanatçılar nesnelere yeni anlamlar yükleyerek sanat eserine dönüştürme pratiğini sıkça yapmış.
Örneğin; Marcel Duchamp'ın 'Fountain' (Pisuvar) adlı eseri 1917 yılında 'jüri yok, ödül yok' sergisi tarafından reddedilse de, 2004 yılında İngiliz sanat çevreleri tarafından Yüzyılın En Etkili Eseri seçildi.
Ömer Bey'in koleksiyonunda da benzer bir eser bulunuyor.
*- SINIRLANDIRILAMAZ
Sergideki interaktif özellikler, izleyicinin kendi yorumlarını yapmasına teşvik ediyor.
Bu durum, Dadaistlerin sanat eserinin izleyiciyle etkileşimini önemsemesiyle benzerlik taşıyor.
Sanatsever ve yazar kimliğim ile ‘Farzet ki Sen Yoksun’ Sergisine dadaist bir yaklaşım getirsem de sanat tek bir bakış açısıyla sınırlandırılamaz elbette.
*- KANITLAMIŞ
Farklı disiplinlerden ve dönemlerden eserleri bir araya getiren Ömer Bey, sanatın çok yönlü ve zengin bir olgu olduğunu, içinde çeşitli manalar barındırırken, manasızlıkta da, sanat'ın yaşayabileceğini muhteşem bir sergiyle bir kez daha kanıtlamış.”
*- KAVGAYA GEREK YOK
Bir okuyucum örneğin Ateş Akkor, sürekli gürültü çıkaran üst komşusuna mizah dolu bir mektup yazmış…
Ateş Akkor mektubunda sorunu ne güzel dile getirmiş.
Böylece yumrukların sıkılmasını da önlemiş…
Mektup şöyle:
‘Sevgili Ahmet Bey'ciğim,
Hiç grev yapmadan, Pazar günleri bile çalışan, apartmanın ikinci katındaki fabrikanızdan dolayı sizi candan kutlarım.
Büyük bir icat üzerinde çalıştığınızı tahmin ettiğimden, bu saate kadar kıyıp da fabrikanızın çalışmasını engellemek istemedim.
Ama böyle giderse, her zaman faal olan fabrikanızın altında çalışıp para kazanamayacağımdan, bizim aileyi de geçindirmek size düşecek.
Çok uzun zamandan beri fabrikanız çalıştığına göre, bir büyük gemiyi parça parça yapmakta olduğunuzu tahmin ediyorum.
Herhalde parçaları birleştirip gemiyi yapınca hepimizi şaşırtacaksınız. Artık bugün akşam olmak üzere.
Acaba fabrikanızı bir iki saat paydos edip, biraz da benim çalışmama müsaade eder misiniz?
Bu iyiliği bir yazardan esirgemeyeceğinizi düşünerek, size hürmet olarak imzalı bir kitabımı gönderiyorum. En iyi komşuluk duygularımla...’
*- 20 YIL ARA İLE
1940 yıllarında Bodrum'da ilk ve tek Lokanta Hasan'ın babasının aş evidir.
Girit'ten göç etmiş Hasanlar…
Adalı derler Girit göçmenlerine Bodrum’da.
Bir gün Rodos valisi yanında bir heyetle Bodrum'a gelir.
O devirde resmi misafirleri ağırlayıp yemek yedirebilecek tek yer Hasanların Lokantasıdır.
Kaymakam misafirlere bir davet verir (Böyle durumlarda yemek takımları, porselenler vs. kaymakamlıkta bulunan Alman hükümetinin hediye olarak vermiş olduğu malzemeler kullanılır. Davetten sonra tekrar kaymakamlık envanterine geri gidermiş)
*-
Hasan bu davette henüz 10-12 yaşında ve ağabeyi ile birlikte babasına yardım ediyor.
Kaymakam misafirlerini yemek sırasında folklor ekibi ve zeybek oyunları ile eğlendirir.
Rodos valisi bunun üzerine ‘Bizim de size bir hediyemiz olsun, bu küçük kızımız size bir şarkı söylesin!’ der ve kara kuru küçük bir kız çıkar şarkı söyler.
Şarkıdan bizimkiler bir şey anlamasa da, sesi çok güzeldir küçük kara kızın.
Davet biter misafirler ayrılır.
*- KÜÇÜK HASAN’DAN KÜÇÜK KIZA!
1960 yılları…
Hasan Lokantanın başına geçer.
Ve eski Raşit in kahvesinin sırasında yeni bir yer açar ağabeyi ile birlikte. Adı; Körfez Restaurant'tır artık.
Bir gün büyük bir yat gelir Bodrum açıklarına.
On kişilik bir grup tekneden Körfez Restaurant'a yemeğe gelir.
Körfez hala Bodrum un en iyi Restaurantıdır...
Yemekteki misafirlerden bir kadın Hasan'a, ‘Ben yıllar önce küçükken Bodrum'a gelmiştim bir grupla birlikte. Arka sokaklarda küçük bir lokantada yemek yemiştik.
Acaba orası duruyor mu, görebilir miyim?’ diye sorar.
*- DÜNYACA ÜNLÜLER
Hasan; ‘O Lokanta artık burası oldu.
Ben de küçüktüm ama o anı hatırlıyorum.
Hatta küçük bir kız da şarkı söylemişti’ der.
Kadın Hasan'a gülümseyerek bakar, teşekkür eder…
İşte o küçük kız; şimdi bu masada milyarder Onasis ile beraber yemek yiyen dünyaca ünlü Soprano ‘Maria Callas’tır ve açıkta duran yat ise, o zamanlar dünyanın en büyük ve en lüks yatlarından biri olan ‘Christina’dır.
*- ÇAY MI, KAHVE Mİ?
‘Çay mı, kahve mi? Yoksa…b’mi?’ bizim gençliğimizde ünlü bir roman idi. Bir hostes anılarını bu başlıklı kitabında anlatmış ve satış rekorları kırmıştı.
Ben bu kitaptan söz etmeyeceğim.
Ben bugün, çoğumuzun tiryaki olduğu ‘Çay’ ve ‘Kahve’yi ele alıyorum.
Şöyle ki;
Kahve: ideolojidir. Çay: sosyoloji.
Kahve: özel taksidir. Çay: vapur
Kahve: evin girişidir. Çay: evin salonu.
Kahve: kısa flört. Çay: koşulsuz sevgi.
Kahve: düz yazıdır. Çay: şiir
Kahve: aromalıdır. Çay: sade
Kahve: mesafelidir. Çay: samimi
Kahve: konuşmaktır. Çay: muhabbet.
Kahve: ofistir. Çay: iş çıkışı
Kahve: politiktir. Çay: herkestir.
Kahve: bu gündür. Çay: dünden bu güne.
Kahve: dört işlemdir. Çay: hayat bilgisi
Kahve: bakış açısıdır. Çay: bakış aşısı.
Kahve: bakmaktır. Çay: görmek.
Kahve: ağaçtır. Çay: orman
Kahve: sınırdır Çay: aşmaktır
Kahve: İstanbul'dur. Çay:Ankara
Kahve: gidendir. Çay: bekleyen
Kahve: kıvamdır. Çay: dem
Kahve: statüdür. Çay: eşitleyen
Kahve: blazer ceket. Çay: yeşil parka
Kahve: kafedir. Çay: meydan.
Kahve: aşktır. Çay: kara sevda
Şimdi;
Kahve mi, Çay mı?
Tercihiniz değişecek mi?
Yorumlar yükleniyor...