CACIK OLAMAMIŞ İNSANLAR!
Köşe Yazısı

CACIK OLAMAMIŞ İNSANLAR!

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
17 Feb 2026 19 dk okuma 166

*- TAD VERMEYEN! Selanik’ten İzmir’e yerleşen Tülin Özonay’ın edebiyat sevgisini paylaşımlarından biliyorum. Son paylaşımlarından birini notlarımın, ‘beğenileri’ içine almıştım. Şöyle deniliyordu, yazıda; “Benimle kavga edilmez, Çünkü tad vermez!

Mesela,

Biri ‘seni yenerim!’ dediğinde, ‘Yenersin!’ derim. Çünkü burası dünya, bu dünyada ‘sahiler’ kadar ‘adiler’ de var bilirim...

Biri ‘seni geçerim!’ dediğinde ‘mümkün değil!’ demem, ‘Geçersin derim, Çünkü bu dünya her türlü hile hurda yeri bilirim...

Biri ‘ben senden zekiyim! ’dediğinde, ‘Niye ben aptal mıyım?’ demem

‘Doğrudur!’ derim, Çünkü bu dünyada her zeka farklı çalışır

Kimi’ ‘çakallığı zeka sanır kim ‘insan’ kalmayı...

Biri beni küçümsediğinde ‘Gocunup neden niye?’ diye sormam,

Çünkü gerçekte cacık olamamış insanların, bir tas yoğurt görünce, kendini hıyar sandığı bir dünyada küçümseyen büyümez, benden ise ‘biri küçümsedi’ diye bir şey eksilmez...

Biri bana hakaret ettiğinde sinirlenmem, Çünkü kapasitesi ona yeten insanlara çocukken alamadığı terbiyeyi iki kelamla ben öğretemem...

O yüzden benimle kavga edilmez[Mh1] !..

Dedim ya benimle kavga tad vermez...”

*- NEYİ BEKLİYORUZ

Ayşenur Ergene Sert ise ‘Yeni bir şeylere başlamak için hep özel günlere ihtiyaç duyarız.’ Diyerek ‘özel tarihler’ konusunu ele almış.

Ayşenur Hanım şöyle diyor:

“İhtiyacımız olan başlangıçların gücü günde değil, harekete geçme cesaretimizde…

Hayat çoğumuz için yoğun, kusurlu ve öngörülemez.

Öyleyse neyi bekliyoruz?

Kendime bunu küçük ama sembolik şekilde hatırlattım.

Bu salıya kısacık saçlarımla başlıyorum, sadece saçlarımda değil içimde de büyük bir alan açtığını söyleyebilirim.

Bugün, takvimlerimizde sıradan bir gün ise harekete geçerek yepyeni bir başlangıca dönüştürebilirsiniz…’

Sevgili okuyucularım hatırlar.

Yakın zamanda yazmıştım ‘Cesaret’ olmadan hiçbir iş de başarı kazanılamayacağını…

Yazıyı ünlülerin konu ile ilgili görüşleri ile birleştirmiştim.

*- ALINMAMASI SUÇTUR

Çok rastlanan bir olaya değinmek istiyorum.

Önce yasadan söz edeyim:

“Kamu idaresine sunulan dilekçeyi kabul etmeyen memur, TCK'nın 121/1 maddesinde tanımlanan dilekçe hakkının kullanılmasının engellenmesi suçunu oluşturur.

Yargıtay 5. Ceza Dairesi

E:2013/7283 K:2015/11885”

Memurlar bunu bilmiyor.

Örneğin geçenlerde Urla Belediyesi’nin bence hatalı ve yanlış uygulamasına karşı bir dilekçe vermek istedim.

Uyarı ve bilgilendirme konusunu ele alan dilekçeyi genç memur almak istemedi.

Hatta kendilerince, örneğin ‘URİT’ yönetiminde bir memurun ya da amirin yanlış olduğunu anlattığım uygulamasını okuyup anlatmaya çalıştı.

Öncelikle yasayı ve İstanbul, Ankara, İzmir ve diğer büyükşehirlerin uygulamalarını anlattım.

URİT yönetiminin kendi kafalarına göre, yasa dışı bir uygulama yapamayacağını anlatmaya çalıştım.

Bu uygulamanın yönetim ve belediye başkanı için ileride müfettiş raporları ile sıkıntı yaratacağını anlattım.

Sonunda, haklı ya da haksız her vatandaşın dilekçe verebileceğini ve mutlaka alınmak zorunda olduğunu söyledim.

Buna rağmen almak istemedi…

Sinirle, farkında olmadan sesimi yükseltmiş olmalıyım ki, bir başkası ‘Al canım ne olacak?’ uyarısı ile olay yani dilekçe vermem kabul edildi.

Ama memur şunu ilave etti:

‘Dilekçenin takibini kendiniz yapın, Urit’e uğrayın!’

Urla’da durum böyle…

Başka yerlerde de herhalde fark yoktur…

Yine bir örnek vereyim:

Sanıyorum Vali Kutlu Aktaş dönemi idi.

İzin almama, şimdi Cumhurbaşkanlığı o yıllar Başbakanlık ve İçişleri Bakanlığı tarafından verilen ‘Basın izin kağıdı ve plakasını’ gösterdiğim trafik polisinden izin alarak İzmir Alsancak Semti’ndeki Gazi İlkokulu’nun yakınında yol akışını engellemeyecek şekilde aracımı yarım saatliğine park etmiştim.

Görüşmemi 15 dakikada halledip döndüm.

Bir de ne göreyim, silgece iliştirilmiş park cezası makbuzu.

‘Bu nedir?’ diye memura sordum.

Laubali şekilde yanıt verince, soluğu Atatüürk Heykeli’nin bulunduğu alandaki Kantar Polis karakoluna giderek, ‘Trafik Polislerinden şikayetçi olduğumu’ belirterek ‘dilekçe vereceğimi’ söyledim.

Kapı nöbetçisi karakola sokmak istemedi.

Israr ettim, salona girdim.

‘Bekle!’ dediler, çünkü görevli memur yokmuş.

Halbuki orada idi.

Biri geliyor, diğeri gidiyor, kesinlikle görevli bir memur hakkında kesinlikle şikayetçi olamayacağım ve dilekçe veremeyeceğim söylendi, duruldu.

Baktım akşam olacak, Vali Beyi aradım.

Hemen İl Emniyet Müdürünü aradı, o da Konak İlçe Emniyet Müdürünü…

Ayrıca birlikte Kantar Polis Karakoluna geldiler, şimdi denizin taştığı birinci Kordon’a…

Vali Kutlu Aktaş (Daha sonra İstanbul Valiliği ve İçişleri Bakanlığı yaptı) ‘Her vatandaş kendine göre hak arayabilir, benim hakkımda da, Bakanlık hakkında da şikayetçi olma hakkına sahiptir’ demişti.

Mecburen Dilekçem alındı.

Daha sonra memurlar amirlerinin soruşturmasına ‘Gazeteci olduğunu bilmiyorduk’ dediler.

Bakanlığın verdiği ve aracın görünür yerindeki ‘Basın Plakası’ için önce olmadığını, sonra görmediklerini’ ileri sürdüler.

Vali Beyin izni ile memurları mahkemeye verdim.

Bu işten iyi para kazanan baba- oğul avukatlar kendilerini savundu.

Sonuçta mahkeme kararı ile haklı çıktım.

O zamanlar yargıç ile savcı mahkemeye birlikte giriyordu.

Ben eğitim eksikliği konusunu ele almıştım.

Ve haklı bulundum, İl Emniyet Müdürlüğü tüm memurların sırayla eğitime alınmalarını kararlaştırdı.

Bu anlattıklarımı o zaman da, daha sonraki dönemlerde de kaleme alıp, isimleriyle ele almış paylaşmıştım.

Yani belge olarak kayıtlara girmiş oldu.

Sonuç olarak ‘Eğitim… eğitim… eğitim…’ diyorum…

Başka türlü istenildiği şekilde ilerlememiz mümkün olmaz.

*-  50 YILDA BİR GÖRÜLEN METEOROLOJİK TABLO

İzmir’de en yüksek rüzgar hızı 137,5 km/saate ulaştı.

Kuvvetli lodos ve alçak basıncın birleşik etkisiyle deniz seviyesi 60 santimetre yükselirken, 1 metreye ulaşan dalgalarla birlikte kıyı hattında toplam su etkisi 1,5 metreye yaklaştı.

İZDENİZ Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Işıkhan Güler, “Bu tablo sıradan bir lodos kabarması değil; ön hesaplara göre yaklaşık 50 yılda bir görülebilecek ölçekte dalga ve seviye koşullarına işaret ediyor. Meteorolojik kaynaklı ve geçici olsa da, kıyı şeridinde dikkatli olunmalı” değerlendirmesinde bulundu.

*- FIRTINA ŞİDDETİNDE

İzmir, 15 Şubat 2026 tarihinde son yılların en güçlü meteorolojik olaylarından birini yaşadı. Meteoroloji Genel Müdürlüğü 2. Bölge Müdürlüğü verilerine göre kent genelinde ölçülen en yüksek rüzgar hızı 137,5 km/saate ulaştı.

Bu değer, şehir içinde saatte 130 kilometre hızla ilerleyen bir aracın oluşturduğu rüzgar gücüne yakın bir etki anlamına geliyor. Menderes/Çileme Köyü, Çiğli Havalimanı, Dikili/Çukuralan, Güzelbahçe Feneri ve Balçova başta olmak üzere birçok noktada 100 km/saatin üzerinde fırtına değerleri kaydedildi.

Körfez ve kıyı hattındaki ölçüm istasyonlarında yer yer tam fırtına şiddetinde rüzgar etkili oldu.

Bu seviyedeki rüzgar; çatıların yerinden sökülmesine, ağaçların devrilmesine ve açık alanlarda yürümeyi zorlaştıracak bir etkiye neden olabilecek güçte.

*-DENİZ BASKINI

Ancak tablo yalnızca rüzgarla sınırlı kalmadı.

Bostanlı ve Pasaport istasyonlarından alınan verilere göre alçak basınç sistemi nedeniyle İzmir Körfezi’nde deniz seviyesi son 24 saatte yaklaşık 60 santimetre yükseldi.

Kuvvetli lodosun oluşturduğu 90 santimetre ile 1 metre arasındaki dalgalarla birlikte kıyı hattında hissedilen toplam su etkisi yer yer 1,5 metreye ulaştı.

Bu durum özellikle düşük kotlu bölgelerde deniz baskını, dalga aşması ve yağmursuyu sistemlerinde geri basma riskini artırdı.

İzmir Büyükşehir Belediyesi ve İZSU ekipleri kıyı hattında ve riskli bölgelerde su tahliyesi ve kontrol çalışmalarını aralıksız sürdürüyor.

*- SALI GÜNÜNE DİKKAT

İZDENİZ Yönetim Kurulu Başkanı Dr. Işıkhan Güler, Alsancak ve Karşıyaka kıyılarında gözlenen geri basmaların yapısal bir sorundan değil, eş zamanlı meteorolojik koşullardan kaynaklandığını vurgulayarak, “Düşük basınç deniz seviyesini doğal olarak yükseltir. Rüzgâr bu suyu kıyıya doğru ittiğinde dalga aşmaları görülebilir. Aynı dönemde yağışın devam etmesi, yağmursuyu sistemlerinin denize deşarjını zorlaştırarak mazgallardan geri basmaya neden olur. Bu geçici bir meteorolojik tablodur. Basınç yükselip rüzgâr zayıfladığında deniz seviyesi normale dönecektir. Salı günü öğle saatlerinde basıncın 1000 mb’nin altına düşmesinin bekleniyor. Bu nedenle deniz seviyesinde kısa süreli yeni bir artış daha yaşanabilecek” dedi.

*- İSTANBUL KEDİLERLE YAŞIYOR

Cat Hospıtal Kedi Hastanesi Kurucusu Tarkan Özçetin, “İstanbul’u dünyaya anlatırken hep köprüleri, camileri, silueti konuşuyoruz.

Ama ben şuna inanıyorum:

Bu şehri asıl anlatan, kedileridir...” diyerek şunları söyledi:

‘Cats of Istanbul’ benim için bir sosyal medya etiketi değil. Yüzyıllardır süren birlikte yaşam kültürünün adıdır.

Kediler bu şehrin dekoru değil; hafızası, tanığı, karakteridir.

Onlar varsa İstanbul hala yaşıyor demektir.

Son yazımda kedileri neden kültürel miras olarak gördüğümü, dünyanın İstanbul’a neden biraz da onların gözünden baktığını ve bu hikayenin neden korunması gerektiğini anlattım.

Çünkü kediler giderse İstanbul betondan bir dekor olur.

Kediler kalırsa bu şehir yaşamaya devam eder…”

*- MERHAMET DEĞİL HAK

Hayvan hakları mücadelesi çoğu zaman ‘sevgi’ kavramı üzerinden tartışılsa da, Zülâl Kalkandelen bu mücadelenin özünde hukuk, eşitlik ve adalet olduğunu vurguluyor.

Türcülükten siyasete, medyanın rolünden etik sorumluluğa uzanan geniş bir çerçevede, hayvan haklarının neden hâlâ ikincil görülmeye çalışıldığı ele alındı.

Biz de konuyu soru – cevap olarak ele alalım kedi sevenlerle:

*- HAYVAN HAKLARINDA SESSİSİZ

- Senin savunduğun hayvan hakları anlayışı, ‘sevgi’den çok ‘eşitlik’ ve ‘hak’ kavramlarına yaslanıyor.

Toplum bu farkı neden hâlâ kavramakta zorlanıyor?

“İnsan hakları, kadın hakları, çevre hakları gibi alanlarda mücadele ettiğinizde, yanınızda toplumun daha ilerici kesimleri olsa da söz konusu hayvan hakları olduğunda çoğunluk ya sessiz kalır ya da doğrudan karşınızdadır.

Oysa aynı insan hakları gibi, hayvan hakları da birilerinin merhametine bırakılamayacak kadar önemlidir.

Sevgi veya merhamet odaklı hak mücadelesi olmaz.

İnsanın da hayvanın da bu dünyaya gelmekle edindiği en temel hak yaşam hakkıdır.

Yaşadığımız dünyada insanların kendi türdeşlerine bile her türlü şiddeti uygulayabildiğini düşünürseniz insan dışı hayvanların haklarını insan merhametine ya da sevgisine terk edemezsiniz.

Çünkü bir insan hayvan sevmiyorsa da merhametli değilse bile hak odaklı yasalara uymak zorundadır.

Dolayısıyla yaşadığımız yüzyılda gelinen noktada hayvan hakları da adaletin konusudur; o nedenle belirleyici hukuktur ve bu alan yasalarla düzenlenir.

Ancak buradaki açmaz, bu hakları insan hukukunun belirlemesi.

Toplum bu bağı kuramıyor, çünkü insan merkezci bir dünyaya doğuyor, tüm eğitim aynı doğrultuda veriliyor ve inanç sistemleri de bunu destekliyor.

Bir insan, insan odaklı dünyayı kendi çabasıyla sorgulamadığı sürece bunun nelere mal olduğunu algılaması mümkün olmuyor.

*- HAYVAN SÖMÜRÜSÜ ÜZERİNE

- Hayvan hakları meselesi Türkiye’de neden bir türlü siyasal ve hukuksal bir zemin kazanamıyor?

Bu bir bilinç eksikliği mi bilinçli bir tercih mi?

“Yaşadığımız dünya tümüyle hayvan sömürüsü üzerine kurulu.

Tabii ben ‘hayvan hakları’ derken, kuşkusuz yalnızca belli hayvanları değil, ayırt etmeden tümünü kastediyorum.

Bugün nereye elinizi atsanız mutlaka içinden bir hayvan türüne yönelik sömürü çıkar.

Hayvanlar mal, eşya, yiyecek veya eğlence, taşıma ve deney aracı olarak her şekilde kullanılıyor, öldürülüyor.

İnsanın kendi çıkarı için hayvanları katletmesine öylesine alışılmış ki tam bir duyarsızlık söz konusu.

Dünyada bu konuda ‘normalleştirilmiş bir şiddet’ var.

Bilimin ve iletişimin fazla gelişmediği eski çağlarda bilinç eksikliğini açıklamak daha kolaydı ama artık günümüzde uzaya turistik gezilerin yapıldığı, yapay zekânın ileri seviyelerde geliştirildiği, internetin insan yaşamının her alanına egemen olduğu bir çağda hayvan haklarına yönelik umursamazlık bilinçli bir tercih.

Toplumdaki genel eğitim seviyesi de belirleyici etkenlerden.

Bir toplumun geneli hayvan haklarına duyarsız kalınca, bu mücadele siyasi kazanç peşindeki politikacılar için ilgi çekici bir alan haline gelmiyor.

Siyasetin ilgi alanı haline gelmeyince de hukuksal zeminde ilerleme kaydedilemiyor. Sonuçta hayvan haklarını savunan kitleye, ‘bir grup aşırı azınlık’ gözüyle bakılıyor.

*-TÜRCÜLÜK VİRÜSÜ!

- Toplumda ‘önce insan’ refleksi çok güçlü.

Hayvan haklarını savunmak, insan haklarını savunmanın önünde bir engel mi gerçekten?”

“Söz ettiğiniz o refleksin güçlü olmasının nedeni insan algısını yüzyıllardır yöneten

Türcülük nedir bilmeyenler için açıklayalım:

İnsan türünün üstünlüğü varsayımına dayanarak belli hayvan türlerinin sömürülmesi veya ayrımcılığa uğratılması.

Türcü dünyada bu düşünceyle yetiştirilen insan, her şeyin kendisi için yaratıldığına inanıyor ve her türlü canlıyı yok etmenin hakkı olduğunu düşünüyor.

Hayvan haklarını savunanlar da buna karşı çıkıp insan dışı hayvanları savununca, bu iki hak birbirinin karşıtı olarak görülüyor.

Oysa gelişmiş bir etik duruşa sahip insan, hem insan haklarını hem de hayvan haklarını savunabilir ve savunmalıdır.

Hayvan haklarını savunmak, insan haklarını savunmanın önünde engel değildir.

Biri diğerinin tezatı olmak zorunda değildir.

Asıl mesele insan ya da hayvan, kime yapılırsa yapılsın, haksızlığa karşı olmakla ilgili.

*- KÜÇÜMSENEN

- ‘Hayvansever!’ imajı kimi zaman romantize ediliyor, kimi zaman da alaya alınıyor. Bu imaj, gerçek bir hak mücadelesini görünmez kılıyor mu?

“Hayvansever sözcüğünü kullanmayı tercih eden biri değilim.

Çünkü belirttiğim gibi hayvan hakları kavramı sevgi ile sınırlanmamalı. Hayvanseverleri küçümseyenlere ise diyorum ki alay ettiğinizin, insan dışı hayvanların haklarını da savunmak olduğunun farkında mısınız? Küçümsenen ‘hayvansever’ imajı, gerçek bir hak mücadelesini görünmez kılamaz ama bunu yapanları küçültür.

Alay ettikleri, hayvanlar için de adalet istemekse bunun kendilerini nasıl gösterdiğini göremeyecek kadar algıları sınırlı demektir.

*- AKLAMALAR!

- Türkiye’de hak mücadeleleri genellikle birbirinden kopuk ilerliyor. Hayvan hakları mücadelesinin diğer hak mücadeleleriyle kurduğu ilişki neden bu kadar zayıf?

“Yayımlanan ‘Vegan Devrimi ve Hayvan Özgürlüğü’ kitabımda ayrıntılı biçimde ele aldığım bir konu bu.

Aslında ilişkiyi kurmayan, hayvan hakları mücadelesi değil, bu mücadelenin dışında kalan diğer hak mücadeleleri.

Yıllardır kadın haklarını ve doğayı savunanların hayvancılık sektöründeki zalim uygulamalara neden sessiz kaldığını ya da emek mücadelesi verenlerin niye hayvana yönelik sömürüye karşı durmadığını veya hak, hukuk, adalet isteyenlerin neden sokak hayvanlarının katledilmesi konusunda duyarsız olduğunu soruyoruz ama çoğunluk kendilerinin de bir şekilde katkıda bulunduğu sömürüler sorgulansın istemiyor veya ‘önce insan hakları’ diyerek bu konuda gereksiz bir öncelik sıralamasına sığınıyor.

Bu dünyada çoğu insan, kendi sömürüsünü aklıyor.

*- YAŞAMIN HER ALANINDA

- Bugün hayvan haklarını savunmak, aynı zamanda mevcut düzeni sorgulamak anlamına mı geliyor? Bu yüzden mi bu kadar dirençle karşılaşıyor?

“Kuşkusuz. Kapitalizmin en büyük sacayaklarından biri hayvancılık endüstrisi ama bu sömürü kapitalizmle de sınırlı değil ne yazık ki. İnsanın hayvan sömürüsünün tarihi çok eskidir, uygarlık tarihi bununla doludur. Mevcut düzen tamamen türcülükten arınmadığı sürece deney laboratuvarlarında, hayvanat bahçelerinde, yunus parklarında, mezbahalarda, et, süt, yumurta, deri, yün, kürk ve ipek üretim tesislerinde, besi çiftliklerinde, sirklerde, yarış pistlerinde, petshop’larda, atlı faytonlarda, deve güreşlerinde, av vahşetinde ve yaşamın her alanında insanlar tarafından esir edilip çalıştırılan, sömürülen, işkenceden geçirilen ve gaddarca katledilerek yaşan hakkı elinden alınan milyarlarca hayvan olduğu sürece hayvana eziyet ve katliamlar bitmez.”

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 362

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 219

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 173

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 374

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 352

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...