BUNLAR NAZIK DAVRANMAZLAR
*- HADİ CANIM SENDE Ben pek olumlu bakmıyorum, bu görüşe; Kendilerini ‘felsefeci’ olarak kabul eden bazılarına göre, ‘Zihinsel olarak güçlü insanlar, kendilerine saygı göstermeyen kişilere karşı nazik davranmazlar!..’ Bu yanlış bir düşünce… Kendini bir şey zannedenlerin tavrıdır, bu davranış… Hiç kimse bir başkasını sevmek durumunda değildir ama saygı duymak durumunda, hatta mecburiyetindedir. Bu görüş her yerde, hatta mahkemelerde bile karşımıza çıkar. Hiç unutmuyorum, bir davada basın s
*- FAZLA LAFA GEREK YOK
Doğan Karabulut’un de belirttiği gibi, 'Bugünlerde en çok karşılaştığım soruların başında ‘abi bu CHP’li belediyelerin durumuna ne diyorsun?’ geliyor...
Neredeyse bütün tanıdıklarım bu konuda fikrimi öğrenmek istiyor...
Tarihte nasıl ‘Sütçü İmam’ varsa, Urla’da da komşum ‘Sütçü Hoca!’ var.
Çeşitli Bakanlıklarda Bulunan, ‘İzmirlinin ablası Işılay Saygın’ın karşılıksız danışmanlığını yaptığımdan’ bu yana Urla’nın en önemli ilköğretim okulunun müdürlüğünü yapan komşum ‘Sütçü Hoca’ beni ne zaman görse, ünlü motosikletini durdurur, ‘Ne diyorsun?’ diyerek lafa başlar.
O da birçok insanımız gibi, gazetecilerin her şeyi ve doğrusunu bildiğini düşünenlerden.
Doğan Karabulut da bu durumu şöyle anlatıyor:
‘Sanki sayıları milyonları bulan onca ‘laf ebesi’ arasında benim fikirlerim çok öne çıkacakmış gibi(!).
Aynı görüşte ve durumdayım:
“Muhtemel operasyonlar”dan bahsedip İzmir belediyelerini kastettiklerinde onlara hiç utanmadan sıkılmadan bu başkanları pek tanımadığımı söylüyorum;
“yahu sen gazetecisin, amma yaptın haa; sen de tanımazsan yani, yuh!” diyenler falan olduğunda, son yerel seçimler arifesinde, CHP’nin İzmir adayları listesi açıklandığında yaşadıklarımı anlatıyorum;
listeler açıklanır açıklanmaz yanında bulunduğum kardeşimin ve yeğenlerimin bana bu adayların kim olduklarını sorduğunu, benim (elbette adlarını duymama rağmen) neredeyse hiçbirini tanımadığım için duymazlıktan geldiğimi, “itibarımı kurtarmak için”(!) birkaç dakika içinde yan odaya geçerek yakın dostlarım olan bazı CHP parti emektarlarını aradığımı ve onların da neredeyse tamamının birkaç istisna dışında bu adayları tanımadığını “anlatmak zorunda kalıyorum”
İşte durum aynen böyle…
Daha fazla lafa gerek yok!
*- MODA YOLUNDA
Son zamanlarda ticaretle ilgilenenler yeni bir kavram ile tanıştılar.
Bu tiplere ‘Düşünce insanları’ falan deniyor.
Tam karşılığını ve Türkçesini bilmiyorum.
Bunlar, lider durumda olanlara ilham veren figürleri buluyor, anlatıyorlar yanılmıyorsam.
Şöyle isimleri de var:
‘’Kültür ve Çalışan Bağlılığı Danışmanı, Pozitif Zeka Mentoru, İş Yaşamında Hitabet mentoru…’
Belki de başka sıfatları da vardır, kendilerince…
Bir uzman şöyle örnek veriyor, bu çalışma grubundaki kişilere ait.
*- HEP YANILIRIZ
‘Müdürüm her şeyi fark eder sanıyordum…
Meğer sessizliğimi bile duymuyormuş.’
Şimdi konuyu uzman ağzından açalım:
‘İş hayatında çoğumuz şu durumu yaşarız:
Elimizden geleni yapıyoruz, işimize odaklanıyoruz ama bir türlü ‘görülmediğimizi’ hissediyoruz.
Gerçek şu ki, müdürleriniz aklınızı okuyamıyor!
Anlattığım bazı kritik durumlar:
İş yükünüz aşırıyken – ‘Fark eder herhalde’ diye beklemek yerine, verilerle durumu paylaşın
Terfi istediğinizde - Başarılarınız kendini göstermez, siz göstermelisiniz.
Kaynak ihtiyacınız olduğunda - Senaryo planlarıyla önceden uyarın
Yeni roller aradığınızda – ‘Rahat çalışıyor’ sanılabilirsiniz, net konuşun,
Maaş artışı istediğinizde - Herkes aynı şeyi düşünüyor, farkınızı ortaya koyun,
Anahtar nokta:
Her yöneticinin ‘PQ kanalı’ (duygusal zekanın sezgi tarafı) gelişmiş değil. Onların ‘veri kanalını’ beslemek sizin sorumluluğunuz!..”
Yani patronlar ve patron durumundakiler, sizin düşündüğünüz gibi fazla akıllı değillerdir.
Bildikleri ya da biliyor gibi göründükleri, her şeyden haberdar olmaları, bizlerin ‘ispiyoncu’ ya da ‘yağcı’ olarak adlandırdığımız kişiler sayesindedir.
Her yönetici, mutlaka bu tiplere özel ilgi gösterir.
İsterseniz emeklilere, hatta babanıza sorun bakalım ne diyecek?
*- BEKLEMEYİN, SESİNİZİ DUYMAZLAR
Şimdi konuya bir de bilimsel gözle bakıp, irdeleyelim:
‘Gerçekten de liderin duygusal zekâsı, özellikle de empatik farkındalık (PQ) seviyesi gelişmemişse, çalışanın sessiz çığlığını duyması beklenemez.
Ama bunun ötesinde önemli bir nokta daha var:
Bazı çalışanlar, ‘görülmeye değer’ olduklarına içten içe inanmıyor olabilirler.
LeapCo olarak geliştirilen Deep Leap Code yaklaşımında bu konuya özellikle odaklanılır:
Birçok profesyonel, çocuklukta aldığı mesajlar ve iş dünyasında tekrar tekrar karşılaştığı “şartlı değer” algısı nedeniyle, kendi duygularını ifade etmeyi “fazlalık” gibi görebiliyor.
Bu da sessiz kalmaya ve içten içe tükenmeye neden oluyor.
Görülme ihtiyacı yalnızca yöneticinin farkındalığına değil, çalışanın kendi içsel inanç sistemine de bağlı.
‘Benim ihtiyaçlarım önemli mi?
Sesimi çıkarırsam bu tehdit olarak algılanır mı?
Yeterince iyi olursam zaten fark ederler mi?
İşte bu sınırları keşfetmek, hem bireysel hem kurumsal dönüşümün anahtarı.
Çünkü gerçek dönüşüm, dışsal iletişim stratejilerinden önce içsel görünürlük ile başlıyor.’
Bunlar sadece büyük, kurumsal şirketlerde, ticarethanelerde geçerlidir.
Gerisi babadan kalma usul ile yönetilir ve ‘Bizimkiler’ öne çıkar.
İşin özetini söyleyeyim mi?
‘Zor günler, dostu ve düşmanı ayıklaman için bir fırsattır!’
Bir söz daha:
‘Mide beyinden akıllıdır çünkü mide kusmayı bilir, beyin her pisliği yutar…’
*- CEVABINI BULUN?
Bizim derdimiz nedir?
İşte bir örnek;
İsmail Dikder yazıyor:
‘Ehliyet yenilemek için bir aydır randevu bulamıyorum!
Süreyi uzatın, hem kurum rahatlasın, hem de vatandaş!
Nedir bu böyle?’
Tabii ki bu konu sadece İsmail Beyi değil, binlerce insanımızı ilgilendiriyor.
İlgililerin umurunda olmaz, çünkü onların böyle bir sorunları yok…
*- NAZİK ve TEMİZ KALPLİ
Bu dünyadan Seyfi Dursunoğlu, ‘Huysuz Virjin’ geçti..
Nur içinde yatsın!
Seyfi Dursunoğlu, Ölüm Yıldönümü: 17 Temmuz 2020…Anısına Saygıyla
"Memurdum, bodrum katında oturuyordum.
Ev sahibi kiraya 50 lira zam yaptı,
‘N’olur artırmayın, ödeyemem’ dedim, oralı olmadı, ben de iki elimi göğe açtım;
‘Yarabbim, bu hayat böyle devam edemez. Sen yardım et bana’ diye dua ettim.
Birkaç yere sanatçı olarak başvurdum; Beğenmediler, bir gün alıştırdılar, gönderdiler.
Sonra baktım, Seyfi’yle bu işi beceremeyeceğim, Huysuz Virjin tipini yarattım.
Hep duyuyorlardı ama Öztürk Serengil’in, bir programına çıkınca böyle bir insanın varlığını gördüler.
O olaydan sonra kısmetim açıldı: Fuarlar, gazinolar…
Her gittiğim yerde şovum çok sevildi, sonra derken televizyon.
Kanallar koşmaya başladı peşimden..."
Bankadaki parasını ve evini Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneğine,
Vücudunu kadavra olarak tıp okuyan öğrencilere bağışlayan…
Bir yanda Seyfi bir yanda Huysuz...
Tek bedende iki görünüm, iki ruh gibi.
Herkes tarafından sevilmesi de cabası.
Nazik, titiz, temiz kalpli bir İstanbul beyefendisi ve diğer yanda lafını esirgemeyen, hınzır ve komik kadın Huysuz Virjin...”
Yorumlar yükleniyor...