BU SEFER ANSIZIN GELDİ, HERKESİ ALDATTI
Köşe Yazısı

BU SEFER ANSIZIN GELDİ, HERKESİ ALDATTI

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
02 Jan 2026 18 dk okuma 246

*- BİLEN ÇIKMADI Arşivlere girin bakın, inceleyin, arayın… Özellikle İstanbul medyasında, ekim ayından itibaren ‘Kar geliyor!, kar gelecek, Kara az kaldı!’ haberlerini görürsünüz… Hiçbirinin tutmadığını da… Bu yıl da, yani 2025’i geride bırakırken, 2026’ya girerken de…

‘Tutmadı!’ diyemem!...

Çünkü kaç aydır, belki bir iki yerde ‘kar’ haberleri çıkmıştır…

Dikkatimi çeken; İki yıldır, belki biraz daha geniş zamanda, İzmir’de kar, İstanbul’un meşhur karının yerine aldı….

İzmir’in yüksek yerlerinde, yerleşim alanlarında ‘Karla mücadele’ İzmir Büyükşehir Belediyesi’nin normal görevleri arasına girdi.

Yaşayan, gören biliyor, her zaman her konuda olduğu gibi…

Bolu’da, Sivas’ta, birçok ilimizde kar yolları kapamış, birçok araç yollarda kalmış haberlerini okuyor, görüyoruz…

Yeni yıla İstanbul’da girdim…

Saat 24,00’u geçtikten az sonra pencereden Boğaz’a doğru baktım, şaşırdım…

Yoğun bir sis vardı…

Bu her zaman olan bir meteorolojik durum…

Ama o da ne?

Yeni yıla, 2026’ya girdiğimiz sırada ‘kar’ başlamıştı…

Görüntüyü çektim ve internetten paylaştım…

Karadeniz tarafından geliyormuş…

Hani kimlikleri henüz belirlenemeyen, bildiğim kadarıyla yakın zamanda iki tane birileri göndermişti ya, o taraftan…

Bu kez önce Sarıyer’i ‘beyaza’ boyamışlar, sonra da benim bulunduğum tarafı Bebek ve Arnavutköy’ü, Beşiktaş’ın mahallelerini…

Biz İzmirliler için ‘kar’ demek, çoluk – çocuk, büyük, hepimiz için ‘Bayram’ demektir…

Yıllardır ilk kez, pembe filmlerde olduğu gibi, Yılbaşı gecesi, gece yarısı iki saat süren bir kar yağışı yaşanmıştı İstanbul’da…

Bilmem kaç senede, sadece iki, ya da üç kez yaşanmış böyle bir olay…

Ben ‘hayra’ yordum…

Zaten bizden öncekiler de hap böylesine tabiat olaylarını ‘hayra’ yolarlardı…

Bir iki gün önce, ‘susuzluk çeken İzmir’in Urla’sında öylesine bir yağmurlu akşam vardı ki, nasıl anlatacağımı bilmiyorum…

Ama 1 Ocak 2026 günü, neredeyse her gün, değerli bir kitap yazan Yaşar Aksoy’un İstanbul günlerinde kaldığı Etiler Semti’ndeki (Bizim evin yukarı kısmında) Akmerkez’e gittik...

Girişimizde yine kar başlamıştı…

Manzarası Bursa Uludağ’da bile yoktur…

O kadar güzeldi…

Göztepe ve Beşiktaş’ın milli, unutulmaz golcülerinden, aile dostum Nihat Yayöz’le (Kel Nihat) bir telefon görüşmesi yaptım…

‘Urla’da da kar var!’ dedi…

Nasıl olur?

Yeni Yıla Urla da kar ile girmişti…

Dedim ya, İzmir bu konuda da İstanbul’u geçti, diye…

Akmerkez’den çıktığımızda, Adamo’nun ‘Her yerde kar var şarkısı’nı mırıldanıyordum…

Ajda Pekkan da söylerdi, Türkçe sözlerini Fecri Ebcioğlu düzenlemişti bu şarkının…

Ama evin basamaklarını nasıl çıktım, bunu sadece Allah bilir..

Nasıl kayıyor, nasıl kayıyor?

Biz alışmamışız ki!

İşte böyle bir şey yaşadım yeni yıla girerken…

*- BİR BİLEN!

Herkes hesap peşinde!

“Küçük birikimimi, nasıl değerlendireyim?’ derdinde…

Dolar mı, avro mu, borsa mı?

En iyisini ‘Ayşe teyze!’ biliyormuş, diyordu hesap uzmanı…

Hani evlerde kadınlar ‘altın günleri’ yapıyorlar ya, onu anlattı, uzun uzun…

Ben de diyorum ki, bu işin uzmanı, belediye işçileri!

Daha açığı ‘temizlik işlerinde’ çalışanlar…

Sokakların kralları…

10 yıl kadar önce, bir temizlik işleri görevlisi ile parkta yaptığım sohbeti anlatmıştım…

Erzurumlu idi ve parasını altına yatırarak, hayalindeki evi yaptığını anlatmıştı.

Şimdi, yani yıllar sonra birkaç gün önce, Ayazma Parkı’nda seyir ve keyif yapmak istedim.

İki belediye temizlik işçisinden biri telefonla, ağzı kulaklarında, diyeceğimiz şekilde ve yüksek sesle konuşuyordu…

‘Keşke emekliliğimi istesem ve paramı alıp altına yatırsaydım…’ dediğini duydum…

Anlatıyordu:

“Birikimimizi altına yatırdık ve yüzümüz güldü, çok büyük kazanç elde ettik…’

Anlatırken, nasıl mutlu, nasıl keyifli…

Bundan da şunu anladım:

‘Ayşe’ ya da ‘Hatice’ teyze gibi ileri görüşlü imiş…

Yeni yıla, kendince ‘zengin’ ve ‘varlıklı’ olarak girmiş bizim mahallenin temizlik görevlisi, belediyeci kardeşimiz…

Uzmanları mı dinlesek küçük yatırımlarımız için yoksa ‘Ayşe teyzeleri’ bana göre daha da önemlisi ‘mahallenin gurbetçi temizlik görevlilerini’ mi?

Kararı sizin…

Ben gördüklerimi, yaşadıklarımı naklediyorum, bu kadar…

*- ŞİDDET BİZİMLE

Bir gözlemimi daha aktarayım;

İki sevgili ya da arkadaş…

Köşe başında konuşuyor…

Oğlan, iki eli ile kızı kıskaca almış…

Sağ ayağı ile bir hareket gösteriyor…

İleri geri götürüyor, kıza da bir şeyler anlatıyor, bu hareketi ile ilgili…

Herhalde, şimdi moda olan ‘uzak doğu’ sporları ile ilgili öğrendiği bir hareketi anlatmaya çalışıyordu…

Bu sporların bir kısmı ‘kendini koruma’ yöntemini içeriyor, bir kısmı da ‘karşısındakini zararsız hale getirme’ yani dövme…

Aklıma ‘Sokak çeteleri’ geldi…

Aklıma ‘akran zorbalığı’ nı getirdi…

İkisi de bizleri üzen gelişmeler…

Öylesine yayılıyor ki, görmemek imkânsız gibi…

Gençlerimiz nelerle ilgileniyor?

Anlattığım küçük bir örnek…

İzmir’in göbeğinde, Çankaya’da gururumuz Atlas Oteli var…

İşte onun hemen kapısında yılların ayakkabı boyacısı Ali Bey durur…

Tanıdığın okumayı seven ve tarihi bilgisine hayran olduğum Aydınlı Ali Bey iki evladını da, bu işten kazandığıyla okutup, üniversite mezunu yapan bir Egeli…

Sorun ‘Öğrenciler ne yapıyor?’ diye…

Konuşmalarından tutun da, tavırlarını kadar anlatsın, eğitmenlere…

Ne mi yapıyorlar?

Tam karşıda, ileride yolun kenarındaki ara sıra gelen seyyardan ‘bıçak, kasatura, yaralayıcı ve parçalayıcı’ aletleri ekmek peynir gibi satın alıyorlar…

Yorumunu artık siz yapın…

Yani birileri, birilerini biliyor, buluyor…

Bunları artık her şehrimizde görebiliyoruz…

Silkinip kendimize gelmeliyiz….

*- İÇ SESLERİNİZİ SUSTURUN

Şimdi size bir ‘ara gazı’ vereyim:

Pozitif Zeka yaklaşımıyla sabote eden iç seslerinizi susturun, tükenmeyen stresin kökenini anlayın ve 5 Bilge Becerisiyle (Empati, Keşif, Anlam, Yaratıcılık, Eylem) potansiyelinizi yeniden ayağa kaldırın.

Yanı;

Sizi geride tutan 3 zihinsel sabotajcıyı anında fark etmeyi öğrenin.

Gün içinde 10 saniyelik PQ pratikleriyle dingin ve üretken kalmayı keşfedin.

“Herkesi memnun etme” ve “tetikte olma” tuzaklarını bilinçli seçimlere dönüştürün.

*- HER İZMİRLİNİN HATIRASI VAR

Adanalı Remzi Yıldırım, ‘Küçük Saat’ de, İzmir’in saat kulesini Adanalı olarak yazmış…

Remzi Yıldırım şöyle diyor, "İzmir Konak saat kulesi Adanalı..! " yazısında:

“Konak’ta Dimdik Duran Saat, Adana’dan Gelen Bir Zaman İzmir’in kalbi Konak Meydanı’nda atar.

O kalbin ritmini ise yıllardır Saat Kulesi tutar.

Her İzmirliden bir hatıra, her fotoğrafta bir fon, her randevuda bir buluşma noktasıdır o kule.

Ama soralım şimdi:

Bu saat gerçekten sadece İzmirli mi?

Tarihe biraz yakından bakınca, cevabın sandığımız kadar basit olmadığını görürüz.

İzmir Saat Kulesi, 1901 yılında Sultan II. Abdülhamid’in tahta çıkışının 25. yılı anısına yaptırıldı. 

Mimarı Fransız Raymond Charles Père’dir.

Estetiği Avrupa, ruhu Osmanlı’dır.

Peki ya emeği?

İşte tam burada Adana devreye girer... 

*- ADANALI İŞİ!

Bir Saatin Yolculuğu:

İmamoğlu’ndan Konak’a Anadolu’nun bereketli topraklarında, Adana’nın İmamoğlu ilçesinde, dönemin maharetli ustalarının elinden çıkan saat mekanizmasının, gemiyle İzmir’e gönderildiğini anlatan güçlü bir yerel hafıza vardır.

Bu, sadece kulaktan dolma bir rivayet değil;

Adana’da nesilden nesle aktarılan bir zanaatkâr gururudur.

O günün şartlarında bir saati yapmak, hele ki bir şehir simgesine dönüşecek bir mekanizmayı üretmek; sıradan bir iş değildir.

Bu; matematik, metal, sabır ve iman işidir.

Bu; Anadolu ustalığıdır.

Saatin taşları başka diyarlardan gelmiş olabilir, mimarı yabancı olabilir, ama zamanı çalıştıran ruh, bu toprakların emeğidir.

İzmir’in Simgesi, Anadolu’nun Ortak Eseri Bugün Konak Saat Kulesi’ne baktığınızda sadece İzmir’i değil, Anadolu’nun birliğini görürsünüz.

Adana’nın sıcağı, İzmir’in rüzgârına karışmıştır.

İmamoğlu’ndaki ustanın çekici, Konak’ta zamanı döver.

Bu yüzden gönül rahatlığıyla şunu söyleyebiliriz:

İzmir Saat Kulesi, Adanalıdır.

En az İzmirli olduğu kadar…

*- İSİMSİZ USTALAR

Bu, bir sahiplenme kavgası değil; bir kardeşlik hatırlatmasıdır.

Bu, ‘Benim’ demek değil; ‘Bizi’ diyebilmektir.

Unutulan Emeği Hatırlamak, Bugün şehirlerimizi anlatırken sadece vitrinleri konuşuyoruz.

Oysa tarih, vitrin değil; atölyedir.

Tarih; isimsiz ustaların, adını bilmediğimiz emekçilerin, taşrada sabahlayan insanların hikâyesidir.

Konak Saat Kulesi her saat başı bize zamanı hatırlatıyor.

Ama biz de kendimize şunu hatırlatmalıyız:

Bu ülkenin her taşı, bir başka şehrin alın terini taşır.

İzmir’in saatinde Adana’nın emeği varsa, Adana’nın yüreğinde de İzmir’in hatırası vardır.

Ve zaman…

İşte o zaman, hepimiz için çalışır.

Bir dakikası ‘İzmir’, diğer dakikası hala ‘Adana’ diye atar.

İzmir Saat Kulesi Adanalı, Konak’ta durur dimdik, Zamana mühür vurur.

Ama kalbi sıcaktır, Adana güneşiyle atar.

*-ADANALI DOSTUMUZ

Bir çekiç sesi kalmış İmamoğlu sabahından, Her tik takta bir emek Dökülür alın terinden.

Gemiyle geçti denizleri, Tuz aldı üstüne üstüne, İzmir’de saat oldu Adana’da ustanın sözüne.

Taşı İzmir’in olabilir, Göğü Ege’ye bakar belki, Ama zamanı tutan yürek Toroslardan gelir... 

Sorarsan ‘kimindir?’ diye, ne İzmir yalnız başına, ne Adana tek başına…

Bu saat Anadolu’nun, ama bil ki dost: İzmir Saat Kulesi Adanalı.

(Kaynak: ‘İzmir Konak saat kulesi Adanalı..! ‘ - Remzi Yıldırım)

*- KARADENİZ’DEKİ DENİZALTI

Prof. Dr Münir Cansın Özden’in fotoğraflı bir yazısı ve yorumunu paylaşarak, yetkililerimizin de dikkatini çekmek istiyorum…

Aklıma Almanların Cihan Savaşı’nda kullandıkları kimyasallar aklıma geldi.

Bir İngiliz komutan ‘Buna dikkat çekmiş!’ ama inanılmadığı gibi bir de ceza yemişti, kuralları çiğneyerek, üst makamları ilgilendirdiği için…

‘Paralı askerler’ diye nitelendireceğim kaç bin Tunuslu asker bir saniyede nasıl yok olmuştu…

Neyse konumuz bu değil…

Şimdi sözü yine Prof. Dr Münir Cansın Özden’e vereyim:

Şunları yazmıştı:

“Geçen hafta Novorossisk’te düzenlenen, dronlarla yapıldığı söylenen saldırı ile ilgili fikirlerimi bu videoda paylaşmıştım; (https://lnkd.in/eMU4kcAd)

Konunun dalgıç marifetiyle yapıldığı ihtimali ağır basıyor.

Romanya’da inşa edilmekte olduğu 2022’de basına yansımız olan ‘özel harekat denizaltısının’ artık Karadeniz’de görevde olma ve bu operasyonlar için bir ana taşıyıcı gemi görevi görüyor olma ihtimalinin üzerinde duruyorum.

Sizler de izleyip yorumlarınızı paylaşırsanız memnun olurum.

80 yıldır dünyanın en güvenli denizi olan Karadenizimiz ateş kazanına döndü.

Karadeniz’deki bu yeni denizaltı Türkiye için de bir tehdit oluşturmaktadır. Montrö Sözleşmesi açısından Türkiye’nin haklı bir cevabı olabilir mi? Deniz Hukukçularımız’ın bu konuyu detaylı irdelemesi yerinde olacaktır.

Takdimi ekte paylaşıyorum…

İyi seyirler. Saygılarımla…”

*- GELEN YANIT

Prof. Dr Münir Cansın Özden’in ‘Romanya’da inşa edilen’  denizaltıya ve Karadeniz’i ‘ateş kazanına döndüren’ düşüncesi ve paylaşımına şu yanıtlar geldi:

Murat Dinçman:

“Karadeniz’e sahildar devletler denizaltı gücüne sahip olabilir. Varlığından tam olarak emin olamadığımız bu denizaltı; Türkiye kendini yakın savaş tehdidinde hissedip, Türk Boğazlarından geçişi savaş gemilerine kapattıktan sonraki bir zamanda, Türk Boğazlarından geçerek Karadeniz’e girdiyse Montrö açısından bir sorun olur.

Çok boyutlu bir varsayımlar silsilesi söz konusu.

Burada varsayımlardan hareket etmek biraz zor...”

“Montrö açısından sıkıntılı bir durum gözükmüyor.

2 ülke arasındaki sıcak bir çatışmaya, 3. bir ülke, kendi bayrağını taşıyan bir unsur ile müdahil oluyorsa, bu farklı bir durum olur ki, herhalde hesabı kitabı yapılmıştır, diye düşünmek isterim.

Selamlar sevgiler…”

Bu arada bir ekleme yapayım:

2025, dayanıklılığın ve birlikte kalmanın ne kadar değerli olduğunu bize yeniden hatırlattı.

Tüm zorluklara rağmen emeği, bağlılığı ve kararlılığıyla fark yaratanlara, ekiplere, gönülden teşekkür etmemiz lazım.

2026’ya daha güçlü bir bakış, daha net hedefler ve birlikte başarma inancıyla girenlere teşekkür etmek, yeni yılın hepimize sağlık, mutluluk, başarı ve yeni fırsatlar getirmesini dilemek herhalde hepimiz için geçerlidir.

Ama İsmail Koyuncuoğlu adlı kişinin açık ve net mesajını da paylaşmak istiyorum, yine binlerce belki de milyonlarca çalışanımız adına:

İsmail Koyuncuoğlu, her zaman her işletme veya kurumda gördüğümüz olayı dillendirmiş:

“Tam olarak yöneticim sınıfına taşıdığım kimse tüm yetersizliğine rağmen iş yapmaya kakıp beni düşmanı ilan etmişti.

Sorun değil ama zevkle düşeceği günü bekliyorum…”

Şefleri, müdürleri, yöneticileri için (liyakatlı ya da liyakatsız) çeşitli beklentisi olanların sayısı çok fazla,,,

Bunu biliyorum…

*- DOKTOR UNVANI

Çoğunluk bilmediği ya da yanlış algıladığı için kısaca anlatmak istiyorum.

Arada örneklerle anlatmaya çalışmıştım.

“Doktor unvanı”, akademik bir seviyeyi ve akademideki çalışmaların getirmiş olduğu saygınlığı ifade etmektedir.

“Doktor” kelimesi, Türkçe’ye Avrupa kökenli dillerden girmiştir.

Uzmanlık ve doktora çalışmalarını tamamlamış kişiler bu unvanı kazanır ve kullanabilir.

Fransa’daki ilk üniversitelerden bu yana, bin yılı aşkın bir süredir, akademik bir unvan olarak kullanılmıştır.

Kelime aslı itibarıyla Latince kökenlidir ve aynı şekilde okunan “docēre” kelimesinden gelmektedir ve anlamı öğretmektir.

Üniversitedeki kullanılan anlamı, üniversitede öğreten kişidir.

Kısaca Dr. olarak isimlerin önünde de kullanılabilir.

Amerika kıtasındaki kolonilerin yayılması ile ve geç dönem Avrupa etkisi ile “Dr.” olarak kısaltılmış hali, kişi isimlerinin önünde unvan olarak kullanılmaya başlamıştır.

*- “ÖĞRETEN” DEMEKTİR

Özellikle rönesans hareketi ile akademik hayatta, Avrupa ve daha sonraları Amerika kıtalarının hakimiyeti ile dünya üzerindeki pek çok ülkede doktora derecesi almış kişilere verilen unvandır.

Latince kökeninde de öğreten kişi anlamının taşıdığı gibi, üniversitelerde uzun süreli çalışmalar sırasında, kişilerin yapmış olduğu eğitim faaliyetlerinin kazandırdığı bir unvandır.

Orta Çağ Avrupa’sındaki anlamıyla, hayatını öğrenmeye, öğretmeye ve hikmeti yaymaya adamış kişi anlamındadır.

*- İLKİ ALMAN”LARDAN

Avrupa ve amerikan ekolünde kullanılan doktor unvanını günümüzde de Ph.D. (philosophy of doctorate) yada Doctor of Philosophy yani felsefe’nin doktoru kullanmaktadırlar. 

Bu unvan ilk kez 19. yüzyılda, Berlindeki Friedrich Wilheliıotiıizm University tarafından verilmiştir.

Doktor kelimesinin felsefe üzerine kurgulanmasının sebebi, ilk dönem üniversitelerinin genel yapılanması 3 ana alan üzerinden kurgulanmış olmasıdır.

Buna göre üniversitedeki bir kişi, hukuk, din (teoloji) veya ilaç alanlarında çalışabilirdi ve bu üç alan da o zamanlar felsefenin çalışma alanları olarak kabul ediliyordu.

Günümüzde ise unvanın taşıdığı anlam yapılan işin felsefesine uzmanlık alanına hakim olmaktır.

Şuna da inanıyorum, son yıllarda bir şekilde, bilimde saygınlığı gösteren bu özel ‘Doktor’ unvanını bir şekilde elde etmiş olanların, şu yazdıklarımı bildiklerini sanmıyorum…

*-

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 375

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 221

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 174

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 375

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 353

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...