BİZ DE NOBELE ADAYIZ
*- ÖDÜLÜ ALDI Bilgi yarışmalarında sorulduğu için okuyucularımla paylaşmak istiyorum; Kanadalı şair ve deneme yazarı 76 yaşındaki Anne Carson, Nobel edebiyat Ödülü'nü kazandı.
Carlberg, Kanadalı yazar Anne Carson'ı 2026 Nobel Edebiyat Ödülü
kazananı olarak açıkladı;
Kanadalı şair, deneme yazarı ve çevirmen Anne Carson, klasik ve
moderni harmanlayan eğlenceli ve türleri harmanlayan eserleriyle Nobel
edebiyat Ödülü'nü kazanmış oldu.
Toronto doğumlu 76 yaşındaki Carson’un kitapları arasında antik Yunan
edebiyatında arzu zevki ve acısına bir bakış atan "Acı Eros", şiir
romanı "Kırmızı Otobiyografi", 2001'de Kanada'nın Griffin Şiir
Ödülü'nü kazanan şiir ve düzyazı koleksiyonu "Men in the Offhours" ve
Marilyn Monroe ile Helen of Troy'yu karşılaştıran "Norma Jeane Baker
of Troy" yer alıyor.
Carson ayrıca, İsveç Akademisi'nin "kendi başına bağımsız eserler
olarak kabul edilebilecek" klasik Yunan edebiyatı eserlerini çevirmiş.
Bunlar arasında Sappho'nun şiir parçalarından dayanan "If Not,
Winter", Sophocles'in trajik oyunları "Electra" ve "Antigone" ile
Euripides'in "Bakkhai" var.
edebiyat komitesi başkanı Anders Olsson, "Neredeyse tüm edebi üretimi,
filologun kelimelere olan takıntısı ile şairin yeni anlam arzusu
arasındaki kesişim üzerine odaklanmıştır," dedi
Olsson, Carson'ın antik Yunanlardan John Keats, Virginia Woolf ve
Emily Bronte'ye kadar uzanan etkileri yan yana getirmesinin, "sadece
klasik ve modern şiir arasında değil, aynı zamanda farklı türler ve
sanat formları arasında da geçiş yapan eğlenceli ve ironik eserlere
yol açtığını" ekledi.
Carson, Kuzey Amerika'daki birkaç üniversitede klasik dersler verdi ve
2022'de eşi Robert Currie ile birlikte vatandaşlık aldığı İzlanda'da
yaşıyor.
Geçen yıl, karanlık ve anarşik romanları ile kasvetli mizahı
birleştiren Macar yazar László Krasznahorkai, jüri üyelerinin "kıyamet
korkusu" içinde sanatın gücünü savunduğunu söylediği eserleriyle Nobel
edebiyat Ödülü'nü kazanmıştı.
Bu hafta başında üç bilim ödülü de açıklandı.
Tıp için Nobel, beynin nasıl çalıştığını çözmek için ışık kullanan bir
araç ortaya çıkaran üç bilim insanına verildi.
Fizik ödülü, nadir bir nötrino grubunu gizemden çıkarma çabalarını bir
bilim insanının tanıdı.
Kimya ödülü, moleküllerde gizemli ayna görüntülerini çözen iki bilim
insanını takdir etti; bu keşif sayısız ilaç geliştirmede kullanıldı.
*- SADECE İZMİR
İnternette, ‘Sadece İZMİR’ diye bir grup var.
Farkında olmadan bunun gibi birçok grubun da üyesiyim.
Çoğunun ismi cezbediyor beni…
Belki de bu yüzden bugün, siyasi gelişmeler ve çekişmeler arasında
dikkatimi çeken ‘Sadece İzmir’ grubu ve kuran Jano Çavuşoğlu oldu.
Bu İzmirli arkadaşın kalemi düzgün…
Benim de tanık olduğum, yani yaşadığım, hasretini çektiğim İzmir’i
yalın olarak ele alıyor.
Bu yıl Nobel Edebiyat Ödülünü alan, İzlanda vatandaşlığına geçen
Kanadalı yazar Anne Carson’u anımsatıyor.
76 yaşındaki Anne, yabancı dili sayesinde Eski Yunan ve Roma tarihini
ele alarak, yani alıntılar yapıp, yaşatarak, bir noktada Avrupalının
da hoşuna giderek ödülü kapmış oldu.
Bizim Jano Çavuşoğlu da, eski İzmir’i yazıyor.
Alsancak, Urla, Çeşme sanki bu hemşehrimizin kaleminin ucunda.
Bence Safarad’ı bir daha okusun, sonra Çeşme Ildırı’yi, Urla
Limantepe’yi, Bergama ve Selçuk Efes’te ne bileyim Yedi Uyuyanları ele
alıp bir kadın üzerine bizim dizilerde olduğu gibi aşk yaşatsa eminim
Nobel’i almasa bile adını geçirtir.
Son yazılarından birinde, bir grupla birlikte Çeşme Ayayorgi koyunda
yaptıkları tatili sanki ben de yanlarındaymışım gibi okudum.
Yalın ve sade…
İşte orada yıkık Aya Yorgi kilisesi en büyük film seti gibi önünde ve
aklında duruyor.
Bir iki satır vereyim güzelliği siz de yaşayın, bana hak vereceksiniz…
Başlık şöyle:
“ÇEŞME – AYA YORGİ KOYUNDA KALAN GENÇLİĞİMİZ…”
*- GENÇLİK İŞTE…
“Yirmili yaşlarımızın başlarındaydık. Alsancak ve Karşıyaka’dan bir
araya gelen kızlı erkekli bir arkadaş grubuyduk.
Yaz geldiğinde hepimizin aklında aynı şey vardı: birkaç günlüğüne
şehirden uzaklaşmak, denizin ve güneşin içinde kendi dünyamızı kurmak.
O yıllarda Çeşme bugünkü Çeşme değildi. Kalabalıklar, oteller,
betonlaşmış kıyılar, restoranlar yoktu. Bazı koylara ulaşmak bile
başlı başına bir maceraydı.
Biz Çeşme’ye otobüsle giderdik. Otobüsten indikten sonra Aya Yorgi
Koyu’na doğru yürürdük.
Toprak yoldan giderdik. Yolumuz portakal bahçelerinin arasından
geçerdi. Yaz güneşinin altında portakal ağaçlarının kokusu, sıcak
toprağın kokusuna karışırdı. Daha koya varmadan tatilin başladığını
hissederdik.
Yanımıza ihtiyacımız olan her şeyi kendimiz taşırdık: içme suyu
bidonları, yiyecekler, icebox’lar, çeşitli kamp malzemeleri…
Ve tabii müzik aletlerimiz.
Gitar ve akordeon…
Bütün bu yükleri taşıyarak yürürken yorulurduk ama kimsenin şikâyet
ettiği yoktu. Önümüzde deniz, arkamızda bütün bir yılın telaşı vardı.
Koya varınca ilk işimiz çadırları kurmak olurdu. Herkes bir ucundan
tutar, kazıkları çakar, ipleri gerer ve kısa sürede kampımız hazır
olurdu.
Duş zaten yoktu. Gün boyu denize girer, tuzlu kalmaya alışırdık. Ama
hiç umursamazdık. Deniz zaten önümüzdeydi.
Tuvalet işini de önceden düşünmüştük. Amerikalı asker
arkadaşlarımızdan PX’ten temin ettiğimiz, altında çıkarılıp
yıkanabilen haznesi bulunan portatif çadır tuvaletlerinden yeterince
almıştık. Hazne dolunca çıkarılır, temizlenip yıkanır ve yeniden
yerine takılırdı.
İçme suyumuzu bidonlarla getirirdik. Erzakımız bittiğinde küçük
gruplar hâlinde Çeşme’ye gider, alışverişimizi yapıp tekrar koya
dönerdik. Su için de biraz yürüyüp portakal bahçelerinin bulunduğu
yerlere gider, bidonlarımızı doldururduk.
Bütün bunlar bugün düşününce ne kadar zahmetli geliyor.
O zaman hiç öyle gelmezdi.
*- ÇOK GERİLERDE KALDI
Koy çok sakindi. Gerçekten bir havuz gibiydi. Deniz çoğu zaman dümdüz
olurdu. Koyun sağ tarafındaki alçak tepenin üzerinde Aya Yorgi
Kilisesi’nin harabeleri vardı.
Bizim için orası hayatımızın doğal bir parçasıydı. Şimdi geriye dönüp
bakınca, o manzaranın ne kadar güzel olduğunu daha iyi anlıyorum.
Gündüzlerimiz çok basitti.
Denize girerdik.
Güneşlenirdik.
Kitap okurduk.
Tavla oynardık.
Konuşurduk.
Çok konuşurduk…
Bazen de hiçbir şey yapmadan otururduk.
Kimsenin acelesi yoktu. Saatin kaç olduğunu çoğu zaman bilmezdik bile.
Akşamüstü güneş yavaş yavaş inerken sahilde ateş için odun toplamaya
başlardık. Denizin kıyıya bıraktığı kuru dalları, çalı çırpıyı
toplardık.
Sonra ateşi yakardık.
Gece olunca koy tamamen sessizleşirdi.
Başka ışıklar yoktu.
Yalnızca ateşin ışığı, yıldızlar ve deniz…
Hele mehtaplı geceler vardı ki…
Ay ışığı koyun üzerine vurur, suyun üzerinde uzun, gümüş gibi bir yol
oluştururdu. Koyun sakin suları ay ışığını öyle güzel yansıtırdı ki,
insan uzun süre bakmaktan kendini alamazdı.
İşte o gecelerde müzik başlardı.
*- HAYALİ BİLEL GÜZEL
Reha gitarını alırdı.
Cemal akordeonunu.
İki arkadaş çalmaya başlayınca hepimiz ateşin etrafında biraz daha yaklaşırdık.
O yılların şarkılarıydı çaldıkları. Türkçe, İtalyanca, Fransızca,
İngilizce… Çoğu yavaş ve romantik şarkılar.
Joe Dassin’in “Si tu t’appelles Mélancolie”si…
Jean-François Michaël’in “Adieu jolie Candy”si…
Engelbert Humperdinck’in o içli şarkıları…
Bazen bir şarkıya hep birlikte eşlik ederdik. Bazen kimse konuşmaz,
yalnızca dinlerdik.
Müzik, ateşin çıtırtısı ve denizin sesi birbirine karışırdı.
Saatler geçerdi.
Kimse kalkmak istemezdi.
Bazen gece yarısını geçer, hâlâ ateşin başında otururduk.
O zamanlar yazın biteceğini düşünmezdik.
Yaz bitecek…
Herkes kendi hayatına dönecek…
Ama biz yine bir araya gelecektik. Çünkü biz bir arkadaş grubuyduk.
O günlerde ileride neler olacağını da düşünmezdik.
Bazı arkadaşlarımızı yıllar içinde kaybedeceğimizi, bazılarının artık
aramızda olmayacağını bilmiyorduk.
Biz yalnızca o geceyi yaşardık.
Bugün Aya Yorgi’yi düşündüğümde önce portakal bahçeleri geliyor aklıma.
Sonra toprak yol…
Otobüsten indikten sonra yaptığımız yürüyüş…
Su bidonları…
Çadırlarımız…
Icebox’lar…
Denizin o sakin hâli…
Tepenin üzerindeki eski Aya Yorgi harabeleri…
Sonra o geceler geliyor aklıma…
*- SEVGİ VE SEVGİLİYLE
Ateşin başındaki yüzler…
Çalınan şarkılar…
Mehtap…
Ve yıldızlar.
En çok da o yıldızlar…
Bazen düşünüyorum da, o günlerde her şeyimiz çok azdı. Konforumuz
yoktu. Doğru dürüst imkânımız yoktu.
Ama hiç eksiklik hissetmezdik.
Zamanımız vardı.
Deniz vardı.
Arkadaşlarımız yanımızdaydı.
Bize yetiyordu.
Şimdi aradan bunca yıl geçti.
Bazılarıyla hâlâ görüşüyorum, bazılarıyla yıllardır karşılaşmadım.
Bazı arkadaşlarımız ise artık hayatta değil. Bazılarının sesini bile
hatırlamak için gözlerimi kapatmam gerekiyor.
Ama o yazın bazı sesleri hâlâ çok canlı.
Ateşin çıtırtısı.
Dalgaların sesi.
O gecelerde çalınan şarkılar.
Ve gecenin sessizliği…
Bazen o günleri hatırlarken içimde bir şey burkuluyor.
Nedenini tam olarak bilmiyorum.
Mutluluktan mı?
Özlemden mi?
Yoksa bir daha o yaşta, o insanlarla, o koyda ve o kadar hafif
olamayacağımızı bildiğim için mi?
Belki hepsinden biraz.
Şimdi bazen gözlerimi kapatıp o günleri düşünüyorum…
*- ŞİİR GİBİ
Yirmili yaşlarımızın başındayız.
Çadırların önünde oturuyoruz.
Deniz hemen önümüzde.
Ateş yanıyor.
Müzik çalıyor.
Gökyüzü yıldızlarla dolu.
Ay ışığı koyun üzerine vuruyor.
Kimsenin hiçbir yere gitmeye niyeti yok.
Keşke o anlardan birini cebimize koyup bugüne getirebilseydik.
Olmuyor.
Bazı şeyler sadece hatırlanıyor.
Ben de hatırlıyorum.
Hem gülümseyerek…
Hem biraz içim sızlayarak…
Aya Yorgi’de geçirdiğimiz o yaz, gençliğimden geriye kalan en güzel
hatıralardan biri olarak hâlâ içimde duruyor…”
İnanın İzmirli Jano Çavuşoğlu bu yazdıklarını genişletip, biraz da acı
sos ve hayali aşkları, klişeyi, tarihi ele alsın, 76 yaşında
memleketini terk edip İzlanda’ya ‘Rüzgarın sesini’ dinlemeye giden
Anna Carson gibi Nobel Edebiyat Ödülünü kesinlikle alıp, İzmir’e
getirebilir….
Yazı uzadı, yoksa Sevgili Çavuşoğlu’nun ‘Urla’ Kalabak ve sahilini
tasvirini de paylaşacaktım.
*- SENEYE İNŞALLAH
Bisikletçi – araştırmacı Atalay Ergezen kaç kez, üç tekerlekli
aracında Mert ile Efe’nin yanında Urla İskele’deki kamplarına kaç kez
davet etti.
Tembellikten mi, çekingenlikten mi, uyum sağlayamamaktan mı,
hastalıklarımdan mı neden?
‘Gökkuşağı Bisiklet Tamir Atölyesi’nin yöneticisi araştırmacı- yazar
Atalay Ergezen’in candan tekliflerine ‘geliyorum’ diyemediğime
yanıyorum.
Belki de ‘Sadece İZMİR’ diyerek grup koran Jano Çavuşoğlu gibi ‘Sadece
URLA’ diyen Seferis gibi bizim Atalay Ergezen’in bilgilerinden
yararlanarak, ortak bir eser ortaya getiririz.
Ben bu yaşta Nobel Ödüllü Anne’den büyük olarak kendisine rakip olmayı
düşünebiliyorsam, yetenekli onlarca gencimizin de meşaleyi ellerine
almaları gerektiğine inanıyorum…
*-
Yorumlar yükleniyor...