BİRİ PARAYI, BİR BAŞKASI İNSANI YÜCELTİR
Köşe Yazısı

BİRİ PARAYI, BİR BAŞKASI İNSANI YÜCELTİR

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
06 Feb 2026 15 dk okuma 200

*- SERT BAKIŞLAR Bir bankaya yönetici alınacakmış. Mülakat salonunda koltuklar sert, masadaki bakışlar daha da sertmiş. Soruları da kibir kokarmış: “Ekonomiye en zararlı şey nedir??? Adaylar sırayla cevap vermiş. Hepsi en iyi okullardan mezunmuş Biri, ‘İşsizlik!’ demiş… Kâğıt kalem oynatmışlar. Başlarıyla onaylamışlar. Bir diğeri, ‘Enflasyon!’ demiş. Yine memnun bakışlar… ‘Makro biliyor!’ demişler. Bir başkası, ‘Yolsuzluk!’ demiş. Kaşlar havaya kalkmış, ‘Akıllı çocuk!?? diye fısılda

*- HAYATIN RİTMİNİ

Ve gülümseyerek söylemiş:

‘Bisiklet!’

Odanın havası değişmiş.

Hafif bir küçümseme, biraz öfke…

Banka yönetim kurulu başkanı sormuş:

“Nasıl yani?”

Genç devam etmiş:

‘Çünkü bisiklet süren insan; araba almaz, kredi çekmez, sigorta yaptırmaz, benzin yakmaz.

Hastaneye düşmez, obez olmaz.

Reklamlardan değil, rüzgârdan beslenir.

Toprağa basar, nefes alır, insan kalır.

Ekonominin çarklarını değil, hayatın ritmini döndürür.”

*- UNUTULAN

Odaya sessizlik çökmüş.

Her şeyi bilen o yöneticiler ilk kez bir kelimeyi unutmuş:

İnsanı…

O genci işe almamışlar tabii.

Onlar çark severdi, o çocuk yol…

Biri parayı büyütmek ister, biri insanı.

Biri bina diker, biri yarınları.

Biri arabaya bağlar kaderini, biri pedala…

Ve biz biliriz:

Pedal çeviren çocuk, hem toprağın sesini duyar, hem geleceğin nefesini taşır.

Hem ne demiş Atatürk.

“Sağlam kafa sağlam vücutta bulunur.”

Nazım’ın rüzgârı da fısıldar zaten, “Dünyayı verelim çocuklara…”

Çünkü bilirim:

Bir gün o çocuk büyür ve ekonomiden daha değerli bir şey kurar:

Vatanın geleceğini.

*- ÇOK KÜÇÜKKEN

Tamer Dursun, “56 yaşındaki bir çocuğun öyküsüdür bu!’ diyerek “Dervişin Sözü!’ hikayesini kaleme almış.

Tabii bu arada, ‘*iyi ki doğmuşum ve iyi ki sizleri tanımışım…’ demeyi de unutmamış.

Uzun sayılacak ‘hikayeyi’ yine Tamer Dursun’un ağzından dinleyelim:

“Kocamustafapaşa'da bir apartman, apartmanın çatı katında rutubetli küçücük bir ev, evin oturma odasında eski bir divan, eski divanın üstünde ben…

Daha çok küçüğüm ve yaralarımı sayacak kadar büyümemişim.

Her akşam, uyumadan önce, annem bana yastığımı öptürüp "Ya Hızır, zor anımda yetiş, beni yalnız bırakma." demeyi öğretiyor.

Anneme neden bu sözü söylemem gerektiğini soruyorum.

"Kendini yalnız hissedip, korkmazsın." diyor ve ışığı söndürüp, odadan çıkıyor.

Ama laf aramızda, annem bana yalnızlıktan bahsedene kadar, ben yalnızlığı ne menem bir şey olduğunu bilmiyordum.

Çünkü bana sorsaydınız, odadaki sandalye, kutudaki oyuncaklar, itinayla katlayıp yatağın kenarına koyduğum kıyafetlerim, üstümdeki yorgan, camdan görünen gökyüzü, yıldızlar ve dolunay benim arkadaşlarımdı. Ben hiç yalnız değildim ki!

Annemin bana öğrettiği o tılsımlı sözü ve yalnızlığı şu yaşıma kadar kalbimde taşıdım ve nereye gittiysem, beraberimde götürdüm.

Kimilerine göre saçma, kimlerine göre gericilik, kimilerine göre gereksiz, kimilerine göre...

Hiç umursamadım.

Diğer umursamadığım şeyler gibi.

"Ya Hızır, zor anımda yetiş, beni yalnız bırakma."

*-HEP DİKİNE…

Ben hep burnumun, aklımın ve kalbimin dikine yaşadım.

"El alem ne der?" benim sözlüğümde hiç olmadı.

Toplumun sormadan ve sorgulamadan kabul ettiği ne varsa, ben sordum, sorguladım.

Tamam, sırtımı birilerine, bir yerlere yaslayarak yaşamak işimi kolaylaştırır ya da bir zümreye, bir örgüte, bir topluma ait olma durumu beni daha çok bilinen bir yazar, daha parmakla gösterilen bir pedagog, daha iyi tanınan bir tiyatrocu ya da ne bileyim daha başarılı bir isim yapabilirdi ama diyorum ya, bütün bunlar beni iyi bir insan değil, sadece sıradan "etiket" yapardı.

Oysa benim derdim etiket değil ‘iyi bir insan olmak’ ve iyi bir insan ancak kendi olabiliyorsa özgürleşir.

Zamanla yalnızlığımı tek başınalığa dönüştürmeyi başardım.

Yalnızlık tecrit, tek başınalık tercihdir!

Daha çok küçüğüm.

Yaralarımı sayacak kadar büyümemişim bile.

Kocamustafapaşa'da bir apartman, apartmanın çatı katında rutubetli küçücük bir ev, evin oturma odasında eski bir divan, eski divanın üstünde ben.

*- SIRADAN BİR ADAM

Hepimiz eder ile keder arasında seçim yapıyoruz.

Eder'i seçenler, keder'i seçenler...

Kimileri birilerinin sipariş verdiği hayatları üstleniyor, kimileriyse, anlamsız görünse, önemsiz sayılsa da, hayat denilen bu sahnede kendi rolünü oynuyor.

İşte, ben onlardanım; Kendi rolünü oynayanlardan.

Seviyorum bu rolü.

"Öylesine, sıradan bir adam!"

Herkesin kendini "özel" hissettiği bu alemde "öylesine sıradan" olmanın tadını çıkarıyorum.

Dedim ya, yanılgılarım, yangınlarım, yenilgilerim, zaferlerim, pişmanlıklarım, aptallıklarım, hatalarım, günahlarım, sevaplarım, gülüşlerim, gözyaşlarım, öldürdüklerim, beni öldürenlerim, yaralarım, sancılarım, sevdalarım, kadınlarım, dostlarım, düşmanlarım...

Hepsi gelip geçer sanıyordum ama hiç kimse, hiçbir şey gelip geçmiyor. Her şeyden ve herkesten bir yara var içimde bir yerlerde. Ben yaralarımı da seviyorum.

*- O VAKİTLER

Çocukken, şimdiki gibi abuk subuk şampuanlarla değil, sabunla yıkanırdım.

Kurunduğum havlu detarjan değil, lavanta kokardı.

İnsanları severdim, insanlara güvenirdim o vakitler.

En önemlisi umudum vardı benim.

Sanki hepsi azalıyor zamanla ve ben ne zaman bir boşluğa düşsem, saldırıya uğrasam, çakallar, çiyanlar, kurtlar peşime düşse ve ölümün ayak seslerini duyar gibi olsam, annemin bana öğrettiği o tılsımlı sözü mırıldanırım. "Ya Hızır, zor anımda yetiş, beni yalnız bırakma."

*- ARKADAŞIN BİRİ

1980’li yıllar.

Arkadaşlarla okulun bahçesinde toplamış, 2000 yılını konuşuyoruz... 2000 yılı bize o kadar uzak ki, kurduğumuz cümleler hayallerimize yetişemiyor.

Arkadaşın biri heyecan içinde "İki bin yılında uçan arabalar üretilecekmiş oğlum, dayım söyledi.

Sonra bir de insanlar aynı anda üç beş yerde birden olabileceklermiş." diyor.

Biz ağzımız açık arkadaşı dinlerken zil çalıyor ve biz gerçeğimize, sınıfımıza geri dönüyoruz…

*- ESKİYE HASRET

O vakitler su gibi aktı gitti.

O hayallerimizdeki 2000'i bile geride bırakalı çok oldu.

Uçan arabalar henüz yok.

İnsanlar da aynı anda üç beş yerde olamıyor.

Hatta anı yaşayan insan sayısı bile o kadar az ki.

Dünün pişmanlıkları ve yarının kaygıları derken, içinde bulunduğumuz anı yaşamaya vaktimiz kalmıyor.

İşte bizim "eskiye hasretimiz" de tam burada başlıyor.

Çocukluğumuzu kaybettiğimiz yıllarda.

Aslında derdimiz yaşlanmak değil, mesele yaşayamadan yaşlanmak!

*- SALYA SÜMÜK

56 yaşına girdim, daha doğrusu 56 yaşında çocukluğa devam.

Meselâ, masallara inanmaktan vazgeçmedim ben.

İnatçıyım, düşlerim var, hayaller kuruyorum.

Sonra, ağız dolusu gülebiliyorum halen.

Ha, bir de salya sümük ağladığım da çoktur.

Bir sabah uyanıyor, dünyayı kurtarıyorum, ertesi sabah kendi elimden tutup ayağa kaldıracak gücü bile bulamıyorum.

Meselâ, bıkmadan usanmadan aşık oluyorum.

Şarkılar söylüyorum berbat sesimle.

Geceleri yalnız kalmaktan ve karanlıktan korkuyorum.

Babamı özlüyorum.

Annemin dizlerinde uyumak istiyorum.

"Sadece ben rahat etmeyeyim. Gücüm yettiğimce, gönlüm yettiğince, ihtiyaç duyana el, ayak olayım, derman bulayım." diyorum.

Boyumdan büyük işlere kalkışıyorum.

Kalbi olmayan ne anlasın, nasıl anlasın beni?

"İnsan durup dururken neden birilerine yardım etsin ki?

Kesin bunun bu işten bir çıkarı vardır." deyip linç etmeye kalkanlar oluyor.

Sadece beni değil, annemi, babamı, eşimi, çocuklarımı, dirilerimi, ölülerimi, mücadelemi, inancımı ve en çok da umutlarımı...

*- SEVİNÇLER, ÜZÜNTÜLER

Süleymaniye Doğum Evi...

Ahşap harabe bir gecekondu...

Kış kıyamet bastırınca, Erzincan'dan gelen nineler, dedeler...

Ve Fatih'te, cadde üzerinde, arabaların ortasında gökyüzüne bakarak dönen çocuk...

Sonra bir kamyonet ile Kocamustafapaşa...

Uyku Dede Türbesi, ilkokul, ortaokul, çamurlu yollar, sokaklarda arkadaşlar, oyunlar, hayaller, konu komşu, eş dost, sevinçler, üzüntüler, bayramlar, lunapark heyecanı, ilk aşk, ilk göz ağrısı...

Annenin cevizli keki, babanın cebindeki gofret, üç tekerlekli kırmızı bisiklet, erken gelen ölümler, geç kalan mutluluklar...

Pazarda satılan su, yağ, şeker kuyrukları, ihtilal, jandarmalar, polisler, tanklar, tüfekler arasında büyüme korkusu...

*- DİKİŞ TUTTURAMAYINCA

Altımermer Caddesi üzerinde, bir pasajda, merdiven altında, babanın çay ocağı, sonra Beşiktaş, sonra Çemberlitaş, Ölçü İş Hanı'nda başka bir çay ocağında umut yolculuğu.

Elde tepsi, "Var mı çay isteyen..."

Dikiş tutmaz iş denemeleri; triko atölyesi, iç çamaşırı dükkânında, kumaş mağazasında, kazakçı bir abinin yanında tezgâhtarlık...

Sirkeci Büyük Postane karşısında spor malzemeleri satan bir mağazada geçen iki koca yaz...

Sonra İşportaya mı çıkmadım, pazar tezgâhları başında mı bağırmadım,

Parasız kalınca, Bakırköy'de, bir kaldırımlarda, kitaplarımı mı satmadım...

Artık ne alakaysa, üç arkadaşla, Bakırköy'de Hardrock kafe açan yine ben.

İpek eşarp boyayan, matbaada çalışan, sokak sokak dergi dağıtan, gazete muhabirliği yapan, kitap pazarlayan, çıktığı ilk tatilde parasız kalınca, küçük bir disko önünde koruma olan, anketörlük yapan yine ben...

*- ÖLEN ve DÖNENLER

Bir de, halk oyunları, dernekler, illegal eylemler, yeşil parkalar, botlar, takip edilmeler, gözaltına alınmalar, devlet güvenlik mahkemesi...

Ve 25 Ekim 1995'de, yağmurlu bir sabah başlayan mültecilik...

Ölen yoldaşlar, dönen yoldaşlar...

Oyunculuk, yönetmenlik, oyun yazarlığı, radyo'da genel yayın yönetmenliği, radyo tiyatrosu, pedagogluk, aile danışmanlığı, eğitim danışmanlığı...

Kitaplar, oyunlar, imza günleri,

İstanbul’dan Batman’a, Erzincan’dan Ankara’ya, Van’dan Trabzon’a dayanışma çalışmaları…

Odun, kömür, erzak…

Kapı, çerçeve, soba…

“1 Euro’n var mı?”

... Şair dilenciliği…

Hükümete laf etmişim bir de.

İhbar… Gözaltı… Kodes...

Sonra, sevenler, sövenler...

Direniş, zafer...

*- KADINLAR TARAFINDAN

Şimdi, hiç dil bilmeden geldiğim ülkede, iki okul bitirip, çocuklarla, gençlerle ve ebeveynlerle çalışıyorum.

Almanya'nın en büyük ve saygın kuruluşlarından biri olan AWO'da on sekinci yılımdayım ve öncesiyle beraber otuz yılımı pedagojiye vermişim. Ne de iyi etmişim...

Bir tiyatro ekibim var.

Oyuncuların hepsi birbirinden şeker.

Sosyal medyada ve gerçek hayatta erkeklerden çok kadınlar tarafından seviliyor ve sayılıyorum.

Bu sevgi de başım gözüm üstüne.

Koca ömürde üç tane ödülüm var.

Birincisini sokak çocuklarından almıştım.

İkincisi İzmir Güzelbahçe Tiyatrosu'ndan, üçüncüyse, yıllarca yoldaşlık ettiğim Sosyalist ve Alevi Kadın Örgütlerinden.

Ama gene de her zaman en büyük ödül onların sonsuz sevgileri.

Her daim var olsunlar, yürekleri dert görmesin…

*- İFTİRANININ BİNİ BİR PARA

Son dört yıl boyunca sosyal medyanın en acımasız lincine maruz kaldım, kaldık.

Ben, ailem ve sevdiklerim.

Ağızları salyalı, çirkin yüzlü, çirkin ruhlu üç beş yaratık.

Adresimiz deşifre edildi.

Tehditler savruldu.

Hayvanlara, çocuklara ve yalnız başına çocuk yetiştiren annelere yardım ettiğim için hırsızlıkla suçlandım.

İftira üstüne iftira.

Ama milim kenara kaymadım, kaçmadım, saklanmadım.

En sonunda hem Almanya Hukuku, hem de canım Duisburg Alevi Toplumu söylenilen bütün sözlerin iftiradan ibaret olduğunu, ana sütü gibi ak olduğumu belgelediler.

Şu yaşıma kadar siyasi durumlar hariç hakkımda açılmış tek bir dava yok.

Siyasi sorunlar da benim madalyam!

Peki sonuç?

Ben halen aslanlar gibi buradayım.

Sizler halen aslanlar gibi yanımdasınız.

Yaratıklar?

Yaratıklar inleye inleye inlerine çekilip, yok oldular.

*- BİRBİRİNİ SEVMEYENLER

Bir zamanlar, beni günahı kadar sevmeyen bir akrabamız vardı.

Yalan yok, ben de onu hiç sevmezdim.

Birbirimizden haz etmemek için sebep çoktu.

İşte, bu akraba, paragöz, çıkarcı, içten pazarlıklı ve gelene "ağam", gidene "paşam" diyen, çok acayip bir herifti.

Malı ve mülküyle toplumda yer bulmaya çalışır ve her fırsatta çevresindekileri parasıyla dövmeye kalkardı.

Çok kez benim için ortak tanıdıklarımıza "Boş verin onu  Bu yaşa gelmiş, işi gücü, siyaset yapmak, topluma fitne sokmak. Eşek kadar olmuş ama bir evi bile yok." demişliği de vardı.

Arada bir, onun bu dediklerini bana yetiştirip de "Tamer, senin şu akraba yine senin için böyle böyle dedi." falan diyenler olur ve "Neden bu adam seni sevmiyor?" diye sorarlardı.

Ben de onlara "Bunda şaşılacak bir durum yok dostlar" derdim.

Bu şahsın beni sevmemesi, benimle aynı masalarda, sohbetlerde, eylemlerde olmaması, hatta hakkımda ileri geri laf etmesi, benim açımdan gurur duymam gereken bir durum.

Aksine, ne zaman bu herif beni övmeye başlar, işte o zaman ben kendimden ve gittiğim yoldan şüphe ederim."

*- NE MUTLU

Yaş 56!..

En sonunda anladım ki, asıl mesele yaşamak kadar yaşatabilmekmiş, yüreklere dokunabilmekmiş ve ben bir çocuğun gülümsemesine, bir sokak köpeğinin karnının doymasına sebep olmuşsam, yaşamayı hakketmişimdir.

Ne mutlu bana!

Herkes bir şeyler olma derdindeyken, benim bu dünyadan tek isteğim bir "HİÇ" olarak göçüp gitmek.

Çünkü HİÇ olmak kirlenmeden, çürümeden, diz çökmeden yaşamayı becerebilmek demektir.

HİÇ olmak marifettir.

Becerebilirsem, aşk olsun bana...

İyi ki doğmuşum ve iyi ki sizleri tanımışım.

Ömrümün güzel İnsanları, sizler benim Hızır'ımsınız.

"Ya Hızır, zor anımda yetiş, beni yalnız bırakma."

Tamer Dursun, “Özünüze rast gelesiniz…” diyerek yazısını, hikayesini bitirmiş…

*-

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 367

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 220

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 174

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 374

BİR HAYATIN KADRAJI: RAGIP TARANÇ

*- ELDE DEĞİL Altın çöpe atılınca değeri düşmez. Onu çöpe atan sadece elindekinin kıymetini bilmediğini gösterir. Hayatta da böyledir. Birileri seni görmedi diye değersiz olmazsın. Birileri kıymetini bilmedi diye eksilmezsin. Birileri seni kaybetti diye sen kaybetmiş olmazsın. Asıl mesele, onların ne yaptığı değil; senin bundan sonra ne yapacağın.

20 Oct 2026 353

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...