BİR İNSANA NE KADAR TOPRAK YETER?
*- DAHA ÇOK KONUŞULUR Benim için ‘Bilge İnsan’ Eğitmen Mustafa Saraç Hocamın paylaştıklarını incelerken, ‘VANLI TOPRAK AĞASI VE KÖY ENSTİTÜLERİ…’ başlıklı yazıya takıldım. Ben bildim bileli bu ‘Köy Enstitüleri’ konuşulur… Her Türk vatandaşı gibi ben de ‘Keşke kapatılmasalardı, emparyalistlerin baskılarına ‘Dur’ diyebilseydik!’ diye düşünüyorum. Öyküyü biliyorsunuz. Vanlı toprak ağası Kinyas Kartal Menderes'le anlaşmış ve Köy Enstitülerini 1954'te kapattırmış. Şimdi sözü Yeni Kuşak Köy E
*- GEÇMİŞİNE BAKALIM
Cengiz Öksüz anlatıyor:
“Değerli arkadaşlarım, bilindiği gibi, Köy Enstitüleri yasası 17 Nisan 1940 tarihinde TBMM'den geçti; ancak bu kurumların kuruluşu Eğitmen Kurslarına dek (1936) gidiyor.
1937-1940 tarihleri arasında Eğitmen Kursu yerleşkelerinde dört Köy Öğretmen Okulu açılıyor.
Bu okullar, 1937'de Eskişehir Çifteler, İzmir Kızılçullu; 1938'de Trakya-Kepirtepe, 1939'da ise Kastamonu Gölköy Öğretmen Okullarıdır.
Eskişehir Çifteler ve İzmir Kızılçullu Öğretmen Okulu mezunları 1942 yılında okulları Köy Enstitülü olarak bitirmişlerdir.
Bu iki kurumdan mezun olan öğrencilerden isteyenler 1942'de açılan Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü'ne kayıt yaptırmıştır.
*- ÖNCE TAÇLANDI
Köy Enstitülerinin 4274 Sayılı Teşkilat Yasası 1942'de TBMM'den geçti ve yürürlüğe girdi.
Köy Enstitülerinin Programı ise 1943'te yayımlandı.
Görüldüğü gibi 1936 yılında Eğitmen Kursları ile başlayan süreç 1937'de Köy Öğretmen Okullarıyla sürmüş ve 1940'ta ise köy Enstitüleri Yasası ile taçlanmıştır.
1946 yılına geldiğimizde ülkemizde çok partili genel seçim yapıldı.
Bu seçimlerden sonra kurulan yeni hükümette 1938 yılının Aralık ayında göreve gelen Hasan Ali Yücel yoktu.
Onun yerine Sivas Milletvekili Reşat Şemsettin Sirer Milli Eğitim Bakanlığı'na getirildi.
Köy Enstitülerinin kuramcısı ve kurucusu olan İsmail Hakkı Tonguç ise Reşat Şemsettin Sirer tarafından Eylül ayında İlköğretim Genel Müdürlüğü görevinden alındı.
*- HİKAYE O ZAMANDAN BAŞLIYOR
1946 yılının son aylarından başlayarak 1947 yılı içinde neredeyse tüm Enstitü müdürleri ve deneyimli öğretmenler yerlerinden alındı ve ülkemizin çeşitli okullarına çil yavrusu gibi dağıtıldı.
1947'de Eğitmen Kursları ve Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü kapatıldı.
1943'te yedi Enstitüde açılan Sağlık Kolu'nun altısı kapatıldı, yalnız Hasanoğlan'da açılan kaldı.
Aynı yıl Köy Enstitüsünün Programı değiştirildi ve 1947 Programı'nda iş ve Teknik derslerinin saatleri yarı yarıya azaltıldı.
Köy Enstitülerini diğer eğitim kurumlarından ayıran özelliği 1943 Programı'ydı.
Bu Program iş içinde, iş aracılığıyla ve iş için ilkelerine göre düzenlenmiş uygulamalı bir programdı.
Kurumlara özgünlüğünü veren de bu programdı.
*- YARAYIŞLI ELEMANIN (ÖĞRETMEN) YERİNE
Görüldüğü gibi 1947 Programı ile Enstitülerinin eğitim ilkesi büyük yara almıştı.
1943 Programı, Yasa'nın öngördüğü ' köye yarayışlı eleman'ı' yetiştirirken, 1947 Programı'nın amacı ' köye öğretmen yetiştirmek'tir. Enstitülerde cumartesi günleri yapılan "eleştiri- özeleşti saatleri ile serbest okuma saatleri 1947'den itibaren kaldırıldı.
Özellikle kitap okumalar 'disiplin' altına alındı.
Yeni atanan öğretmenler enstitülere önyargılarıyla geldiler ve öğrencilere baskı uygulamaya başladılar.
Kız öğrencilerin sayısı hızla düştü.
Öğrenciler başarısız diye sınıfta bırakıldı, 20 Enstitünün her birinde 800- 1000 hatta 1200 öğrenci öğrenim görürken, bu sayı 1948'den itibaren 300- 400'lere dek düştü.
*- YAZANI ÇOK
Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü mezunları 1947'nin Mayıs ayında apar topar askere alındılar ve içlerinden 28'i de çavuş çıkarıldı.
Özetin özeti olarak anlattığım tüm bu değişikliklerin çok fazlasını Fakir Baykurt, Mahmut Makal, Pakize Türkoğlu, Talip Apaydın, Dursun Akçam, Mehmet Başaran ve diğer enstitü mezunu yazarlarımız yazdıkları kitaplarla anlattılar.
*- TABELALAR İNDİRİLDİ
1954'te bu kurumların bir tabelaları kalmıştı.
DP de tabelayı indirdi.
Sonraki yıllarda milletvekili de olan -adı gerekli değil- bir gazeteci Vanlı toprak ağası Kinyas Kartal ölünce, ‘Ben Kinyas Kartal ile röportaj yapmıştım, o röportajda bana, Köy Enstitülerini kendilerinin kapattırdığını söylemişti." dedi.
Adama sormazlar mı?
Kardeşim madem röportaj yapmıştın, röportajı yayımlamak için neden Kinyas Ağa'nın ölümünü bekledin?
*- ETKİLİYDİLER
Reşat Şemsettin Sirer'in kendi yazdıklarından biliyoruz ki DP'lilerle bu konuyu görüşmeye 1945'te başlamışlar.
Olayın özü şudur:
1946 yılında seçime giderken, CHP içinde etkin olan sözde aydınlar ile gerici kesimler işbirliği yaparak Enstitülerin daha bebekken boğdu, DP de bu kurumların cenazesini kaldırdı.’
Cengiz Öksüz, yani Yeni Kuşak Köy Enstitülüler Derneği İstanbul Şubesi Başkanı bunları ‘Arkadaşlarım’ diyerek başladığı yazısında anlatıyor.
Tabii ki kendisinin de bir görüşü ve yetişme koşulları vardır, bunun etkisi altında kalacağı da bir gerçektir.
Sözün özü, biz bu konuda daha çok yazılar ve görüşler okumaya devam edeceğiz.
Ama Kinyas Kartal’ın sözleri birkaç kanaldan da teyit ediliyor.
Haşmet Öktem’in şu sözleri de aklımın bir köşesinde duruyor.
Haşmet Öktem, ‘Hadi onu kapadik.Koy ilkokullarının günahı neydi? Ayni kafa… Kırsalı, aydınlıktan, tarımdan, hayvancılıktan koparma!.. Emperyalist ve işbirlikçilerin planı…’ diyor.
*- YAŞAMASI TEHLİKELİ (!)
Hazerfen Ahmet Çelebi Galata’dan Üsküdar’a uçarak geçen adam…
Yani ilk uçan adam!
Öldürülmüş!
Niye?
Cehalet veya çekememezlik.
‘Padişahım; sarayınızın üstünde böyle şeyler uçar mı?
Şeytan işi…
Köy öğretmen okulları, köy enstitüleri mezunları köylere gitmiş köylüleri aydınlatmış.
Köye bir adam geldi; hayvancılık biliyor, ağaç nedir biliyor, tarım biliyor, marangozluk- demircilik biliyor.
Zamanın şartlarına göre, köyde en büyük ulema.
Batının ve emperyalistlerin isteği üzerine, ‘Vurun kellesini!’ demişler, kadrolar değiştirilmiş, bakan bile…
Eh gerisini biliyorsunuz…
1946 ABD ile Fulbright anlaşması yapıldı, bunu da unutmayalım.
Her zaman her dönem, her partide, her yönetimde mutlaka ve mutlaka parayı çok sevenler de olur.
Halkımızın değişiyle ‘Hainler’ de her zaman vardır.
Hata yapanlar da…
Bunu partililer de söylerler…
Her şeyi bilmemize imkan yok.
Her kesin bakış açısı da ayrı…
Peki bunu biliyor muydunuz?
Bir kedi ile ilgili..
*- YÜZEN KEDİLER
Van Kedileri ve Su: Suyun Keyfini Çıkaran Tek Kedi !…
Van Gölü'nün mavi sularında yüzmeyi seven, beyaz tüylü, mavi-kehribar gözlü bu güzellik yüzme keyfi yapıyor!
Van kedileri, sadece güzellikleriyle değil, suya olan düşkünlükleriyle de diğer kedilerden ayrılır.
Bembeyaz tüyleri, biri mavi biri kehribar gözleriyle efsaneleşen bu özel tür, suyla buluşmaktan asla korkmaz; aksine suyun içine atlamaya bayılır!
Van Gölü kıyısındaki köylerde yıllardır gözlemlenen bu özellik, Van kedilerini ‘yüzen kedi’ olarak dünyada eşsiz kılar.
Bu alışılmadık davranışlarıyla hem turistlerin hem doğaseverlerin dikkatini çeken Van kedileri, bölge turizmi için de önemli bir simge haline gelmiştir…
*- ADINI BİR KENTE VEREN MAĞARA
Iğdır’da bir ilçeye adını veren tuz mağarası bulunuyor.
Mustafa Saraç hocamızdan öğrendiğime göre, ‘Tuzluca ilçemizdeki’ bu mağarada, tuz tabakaları en az 10 milyon yıl önce olmuş, çökel
Tabakalar.
Burada Urartular döneminden beri kaya tuzu çıkarıldığı biliniyor.
Şimdi ise günlük ortalama 60 ton tuz çıkarılıyor.
İlçe ekonomisine önemli katkı yapıyor, kimyada (Sodyum klorür- (NaCl)’ olarak bildiğimiz tuz…
*- YÜZYILLARDIR KULLANILIYOR
Tuz, yüzyıllardan beri insanlar için büyük bir önemi olan bir gıda ve koruma maddesidir.
Tuzun önemini artıran en büyük özellik, tarih öncesi zamanlarda besin maddelerini uzun süre saklamak için koruyucu madde olarak kullanılmasıdır.
Et ve balık gibi besinler tuzun içinde kurutulup saklanarak bunların bozulması engellenmiştir.
Tuz, insan dahil tüm canlıların besin kaynaklarındandır.
Besin maddesi olması dışında ticari bakımdan da önemli bir maddedir; dericilikte, hayvan besiciliğinde, su yumuşatma sistemlerinde ve kimya sanayisinde yaygın olarak kullanılır.
*- MISIRLILARI BİLİYORUZ
Et ve balığı tuzlayarak saklayan, bilinen ilk uygarlık Mısırlılardır.
Mısırlılar Nil Deltasında deniz suyunu buharlaştırarak tuz üretiyorlardı.
Balığı tuzda saklamaya ve tuz kullanımına dair Çin, Sümer, Hitit kayıtlarında da yer alır.
Çin'de MÖ 12. yüzyılda tuz vergisinden söz eden metinler bulunmuştur.
Roma'da Lejyonerlerin kazancının ödemesinde tuzun kullanıldığı bilinmektedir.
Çinliler, Romalılar, Fransızlar, Venedikliler, Habsburglar ve diğer birçok yönetim, savaşlar için para bulmak üzere tuz vergisi koymuştur.
*- TUZ HAKKINDA İLGİNÇ BİLGİLER
Tuz, cansız olduğundan emin olduğumuz bir madde olmasına rağmen üreme benzeri bir davranış gösterir;
Tuz (sodyum klorür) 400 derecede erir, sıvı olur.
Soğuyunca hemen katı kristal yapısına dönemez ‘süper cooled liquid’ olarak 350 dereceye bile düşer.
İçine bir kristal tuz atınca bu kristal diğer tuz moleküllerini de kendi kristal yapısına benzetir, tuz donar katı krıstal olur.
Tabi karıştırma ile de kristal yapıya döndürülebilir.
*- HAYVANLARA TUZ YALATILMASI...
Hayvanların çalışabilmesi ve su içmeye teşvik edilebilmesi için tuz yemeleri gereklidir.
Tuz vucutlarının sıvı dengelerini korur.
Bunun için bazı evcil hayvanlara direk tuz yalatılır, bazıları yalama taşı kullanır bazıları ise toprağı yalamak suretiyle tuz ihtiyaçlarını giderebilirler.
*- TUZUN AZI DA ÇOĞU DA ÖLDÜRÜR;
Sodyum tüketiminin 2,5 gramın altına düşmesi durumunda da kalp hastalığı riski artar ve erken ölüm oranı yükselir. Bu nedenle günlük alınan tuz oranı 6 gramdan az olmamalıdır.
Fazla tuz kullanımı; şişkinlik, kan basıncında yani tansiyonda yükselme, hipertansiyon, kalp ritminde bozukluk, baş ağrısı, görmede bozukluk, burun kanaması, baş dönmesi, aşırı terleme, aşırı susama, hipernatremi, bilinç bulanıklığı, kalp damar hastalıkları, mide kanseri, böbrek rahatsızlıkları, inme, beyin iltihabı, nöbet, koma ve hatta ölüm gibi sonuçların gelişmesine yol açabilir.
*- İZMİR’DEN BAYINDIR’A KAÇTI
Ali Ferit Erkmen gençlik arkadaşım.
Kendisi Bayındırlı…
Duyduğuma göre, benim de yıllarca önce kaldığım, babadan kalma otellerini işletiyor.
Ali Ferit Erkmen İzmir’in iyi iktisatçılarındandı.
Çok ünlü ve aranan biri olacakken, herhalde bazı ‘Maymun kılıklılarrdan’ kaçarak, aynen ‘Zehir Ahmet’in Tire’ye dönüşü gibi o da Bayındır’a dostlarının yanına döndü.
Tolstoy’un ‘İnsan Ne ile Yaşar’ adlı kitabında, çiftçi Pahom’un hazin ve ibretlik öyküsü yer alır.
Şimdi öyküyü Ali Ferit Erkmen’in ağzından dinliyelim;
*- AKLI FİKRİ ve HAYALİ
“Sıradan kendi halinde bir çiftçi olan Pahom, daha zengin bir hayatın hayalini kurmaktadır.
Uzak bir yerlerde, cömert bir reisin karşılıksız toprak verdiğini duyunca, daha çok toprak elde etmek için reise gidip talebini iletir.
Gerçekten de Reis herkese istediği kadar toprak veren cömert biridir.
Pahom’a ‘Sabah güneşin doğuşundan batışına kadar katettiğin bütün yerler senin fakat güneş batmadan yeniden başladığın yere dönmen lazım.’ der.
‘Yoksa bütün hakkını kaybedersin.’
Pahom güneşin doğuşuyla beraber başlar yürümeye.
Tarlalar, bağlar, bahçeler geçer.
Tam geri dönecekken gördüğü sulak bir araziyi es geçemez.
Şu bağ, bu bahçe derken bakar ki güneşin batmasına az kalmış.
Koşar, koşar, ama yorulur halsizleşir..
Pahom’un burnundan kanlar damlamaya başlar ve yığılır yere ve bir daha kalkamaz…
*- HEPİMİZ İÇİN
Reis olanları izlemektedir.
Çok kereler şahit olduğu olay yeniden vuku bulmuştur.
Adamlarına bir mezar kazdırır.
Pahom’u bu mezara gömerler.
Reis Pahom’un mezarının başında durur şöyle der:
‘Bir insana işte bu kadar toprak yeter..!’
İşte dostumuz Ferit’in memleketine dönmesinin en büyük ve özel anlatımı da bu olsa gerek.
*- ARZULARIMIZ BİTMİYOR
Mütemadiyen biriktirmek istiyoruz.
Yiyemeyeceğimiz kadar erzak, giyemeyeceğimiz kadar kıyafet, kullanamayacağımız kadar eşya, oturamayacağımız kadar ev…
Gözlerimiz midelerimizden, arzularımız ihtiyaçlarımızdan daha büyük…
Ve insan yaşlandıkça besler, gençleştirir arzularını.
Biriktirdikçe hayata olan bağlarını artırır.
Öyle bağlanır ki hayata, bir gün bu diyardan göçüp gideceği fikri zamanla yitip gider aklından…
Tüketmeye de çok meraklıdır insan.
Biriktirdiği paranın, eşyanın, malın-mülkün yanında zaman tüketir, söz tüketir…
Benlik biriktirirken, benliğini tüketir…
Sofraya koyabildiğimiz, bir bardak çayın, zeytine, ekmeğe ulaşabilmenin bir zenginlik olduğunu ne zaman fark edeceğiz.
Doldurabildiği bir cüzdanı olmasa da, bir evi muhabbetle, kanaatle dolduran bir kadının, akşamları evine gelen, ekmek getiren, eline sağlık diyen bir erkeğin, zenginlik olduğunu ne zaman anlayacağız?
Gören bir gözü, tutan bir eli, yürüyen bir ayağı satın alamayacak ve kaybedince tekrar sahip olamayacak kadar, aslında fakiriz hepimiz..”
Ferik Erkmen’in bu anlatısını okuyucularım yazdığımı anımsayacaklardır.
Geçenlerde söyledim…
Bazı yazılar tekrar tekrar edilmelidir.
Ta ki aklımızda yerini iyi alıp, hiç unutmayacak hale gelinceye kadar.
*-
Yorumlar yükleniyor...