BEDEN DEĞİL, DÜŞÜNCELER YORUYOR BİZİ... HER GÜN YENİ BİR REZALET
*- HESAP ÖDENENE KADAR Sanıyorum Çinliler, ‘En büyük düşmanın, kontrolsüz zihnindir’ demişler. Belirtildiğine göre; Cevapsız bekleyen bir mesaj ya da ertelenen basit bir karar sonucu, zihnimiz yarım kalan işleri unutmamak için arka planda durmadan enerji harcıyor. Rus psikolog Bluma Zeigarnik'in yıllar önce garsonları izlerken kanıtladığı sarsıcı bir gerçek var. Garsonlar hesap ödenene kadar masanın tüm siparişlerini eksiksiz hatırlıyor, ama hesap kapandığı an o bilgiyi saniye
*- TÜKENMİŞLİK SENDROMU
“Çoğu kişi odağını kaybettiğinde ilk iş dönüp kendini suçluyor.
‘Motivasyonum bitti veya disiplinim bozuldu’ diye düşünüyorlar.”
Diyor, Bornova Çay Mahallesi’nden, eski futbolcu Rasim İşel…
Halbuki sorun irade eksikliği falan değil.
Ortada net bir sistem, bir sınırlandırma olmadığında beyniniz
etraftaki herşeyi aynı anda açık bir dosya gibi taşımaya çalışıyor.
Yarım kalan işler kafada biriktikçe, verilmesi gereken en ufak bir
karar bile acil bir krizmiş gibi hissettiriyor.
Dışarıda işleri toparlayacak somut bir çerçeveniz yoksa zihniniz o
sistemin ta kendisi olmak zorunda kalır.
‘Tükenmişlik sendromu’ dediğimiz süreç de tam bu noktada sessiz
sedasız başlıyor zaten, diyen de, sık sık yorum yapan Ali Kıray.
Neyin önemli olduğuna kendi kurduğunuz yapı karar vermeye başladığında
odaklanmak bir mücadele olmaktan çıkıyor.
Düşüncelere belli sınırlar çizmeyi başardığınızda zihin yeniden berraklaşır.
*- İNSANI YORAN
Aslında bizi yoran işlerin çokluğu değil, zihnimizde sürekli ‘onu da
unutma, buna da bak, şunu da hallet’ diye susmayan o iç sestir.
Gün bitiyor, işler bitiyor ama zihin mesaiden çıkmıyor.
Bir noktadan sonra beden değil, düşünceler yoruyor insanı.
Bazen yapılacaklar listesini değil, kafamızdaki kalabalığı azaltmaya
ihtiyacımız var.
Zihnin sürekli açık dosyalarla çalışması, gün içinde fark etmeden
ciddi bir yük oluşturuyor.
Bazen odaklanmak için daha fazla zorlanmak yerine, yarım kalan işleri
görünür kılan basit bir 'sistem kurmak en büyük rahatlama alanını
açıyor.
Olkan Özkır, ‘Zeigarnik etkisine’ yaklaşım iyi bağlamlandırılmıştır.
Bekleyen görevleri tamamlamak için ayrılan zaman blokları uygulamak,
zihinsel aşırı yüklenmeyi azaltabilir ve konsantrasyonu artırabilir.’
Diyor.
*- MAVİ GÖK
İstanbullu Mali Müşavir Gülcan Karabul’un söylemleri, aynen meslektaşı
Selahattin Haseki’nin gibi;
“Üstte mavi gök çökmedikçe, altta yağız yer delinmedikçe Türk
milletinin ilini ve töresini kim bozabilir?” sözü, Türk tarihinin en
önemli yazılı kaynaklarından olan Orhun Yazıtları’nda yer alır.
Bu ifade, Türk milletinin birlik, bağımsızlık ve geleneklerine olan
sarsılmaz bağlılığını vurgular.
Göğün çökmesi ve yerin delinmesi gibi imkânsız olaylar
gerçekleşmedikçe, Türk milletinin devlet düzeninin ve töresinin yok
edilemeyeceği anlatılır.
Yüzyıllar öncesinden gelen bu güçlü mesaj, Türklerin karşılaştıkları
tüm zorluklara rağmen varlıklarını koruyacaklarına ve milli
değerlerine sahip çıkacaklarına olan inancı simgeler.
Tarih meraklıları bunları bilir.
Ama şu anlatımdaki gerçekleri bilen azdır, diye düşünüyorum.
Üretici Mehmet Dönmez söylüyor:
*- YANILTMAK İÇİN
“Bu bir vandalizm değil. Bu Türk'ü tarihten silme girişimidir.
Cünni mağarası da tahrip edilmiş!
Anadolu'daki mağaralarda binlerce yıllık kaya resimleri vardı.
Geyikler, atlar, süvariler...
Bugün bazıları bilerek tahrip edilmiş durumda.
Bu çizimler şunu söylüyor, Türkler bu topraklara 1071'de gelmedi.
1071, zaten burada olanların vurduğu mühürdü.
Tanrı Dağları'ndaki Saymalıtaş ile Anadolu'daki kaya resimleri
neredeyse aynı dili konuşuyor.
Bu ortadan kalkarsa tarihi başkaları yazar.
Bu videoda, yıllarını sahada geçirmiş Prof. Dr. Alpaslan Ceylan hocayı
dinliyorsunuz.
Ve şunu anlıyoruz:
Eğer bu izleri koruyamazsak, geçmişimizi başkalarının yazmasına izin
vermiş oluruz…”
*- ÇOK YILLAR ÖNCE
İçimizden biri, bir kadın Gül Hanım siyasi gelişmeler üzerine, kalemi
eline alarak bizi geçmişteki bir hikayesine götürüyor.
Uzun upuzun yazmış, bir şehidimizin toprağa verilişindeki duygularını.
Bazı kısımları çıkarıyorum, kusuruma bakmasın, çünkü duygu seli içinde
ağzından, kaleminden kendisini sıkıntıya sokacak laflar çıkmış.
Benim de etkilendiğim bir anlatım:
“Yıl 2007, mevsim yaz…
Yeni yeni uyanmaya başlamışım.
tv kanallarında sürekli şehit haberleri.
3 şehit, 5 şehit, 10 şehit…
Millet ayağa kalkmış.
‘Eğer olur da bir şehit cenazesine katılırsam, ağzıma geleni
söyleyeceğim…’ dedim.
*- KARŞILAMA
Bir iki gün içinde bir binbaşımızın aracı mayın ile uzaktan kumanda
ile patlatıldı.
Cenazesinin levent camisinden kalkacağını duydum.
Ertesi gün hayatımda ilk defa cenaze saatinden önce, Levent Caminin
önüne gittim.
Cami kapısının önünde polis kimlik yoklaması yaparak cemaati içeri alıyordu.
Şehidimizin al bayrağa sarılı tabutunu taşıyan cenaze arabası caminin
önüne geldi.
İşte o anda hissettiklerimi kelimelere dökmem çok zor.
Ağlıyordum…
Hani iki gözü iki çeşme derler ya, işte öyle…
“Ah canım, ah canım hoş geldin..
Canım yavrum benim, kanım benim, varolma sebebim…
Ah canım ahhh canııımmm hoşgeldin..
Güzel Cennet kokulum, hoş geldin…” diye karşıladım...
*- ‘KENDİMİ KAYBETMİŞİM…’
Caminin kapısında görevli kadın polis yanıma geldi.
'Siz yakını mısınız?' diye sordu.
Ben:
'Cenaze sahibiyim' dedim.
Polis memuru:
'Buyurun içeri' dedi.
Ve ben cami avlusuna girdim.
Cenaze yakınları otursunlar diye bir bölüm yapmışlar.
Ben subayların yanına gittim.
Yüksek rütbeli bir subay, pat pat şeklinde omzumu vurdu, mendil verip,
ağlamamamı söyledi.
Askerlerden su istedi.
kendimi kaybetmişim....
*- ŞEHİTLER ÖLMEZ
İmam
'hakkınızı helal ediyor musunuz?' diye üç kez sorduğunda, ‘Asıl o bize
hakkını helal etsin!’ diye bağırdım.
Askerler şehidimizi omuzlayıp caminin dışına çıkarırken,
Dışarıdan gelen dua seslerini duyuyordum.
Koştura koştura dışarı çıktım. Allah'ım dışarı bir çıktım ki,
bir bayrak denizi…
Binlerce kişi bayraklarını almış oraya gelmiş.
Bayrak satan birinden bende bayrak aldım.
Çevremdekiler nasıl bağırıyorsa bende öyle bağırmaya başladım.
- Şehitler ölmez vatan bölünmez.
- Vatan sana canım feda
- Mustafa Kemal'in askerleriyiz
- Bir ölür, bin diriliriz.
- Askere uzanan eller kırılsın.
*- KADINLAR DA TOPRAK ATIYORDU
Tek başıma deli gönül gibi bağırıp dururken, içeride konuştuğum subay
yanıma geldi;
'Mezarlığa gitmek ister misiniz?' diye sordu.
'Tabi istemez miyim, nasıl gideceğim?' diye sordum.
Subay yanındaki askere;
'Hanımefendiyi Edirne Kapı'ya götürün, ‘Defin sonrası da nereye gitmek
isterse götürün!' dedi.
Askeri araca bindim.
Askerlerin ağzını bıçak açmıyordu.
Şehitliğe geldik.
Hanfendi çıkışta burada buluşuruz, dediler.
Ben elimde bayrak içeri girerken tek olmak istemedim.
Kimin yanına gitsem diye bakınırken, o kalabalığın içinde siyah takım
elbise giyinmiş, siyah gözlük takmış bir adam gördüm.
Devlet adamı görüntüsü vardı.
Hemen onun, sol tarafında yürümeye başladım.
Defin yerine geldik.
Askerler havaya ateş ettiler.
Sonra şehidimizi toprağa vermeye başladılar.
Ailesi mezarın başında öylece duruyordu.
Şehidin çocukları asker arkadaşlarının kucaklarındaydı.
Siyah takım elbiseli adam aile bireyleri ile konuştu sonra çocuklardan
büyük olanın yanına gidip;
'Sizin babanız ölmedi, hepimiz senin babanız ' dedi.
Şehidimizin üzerine toprak atılmaya başlandı...
İlk defa kadınların da cenazeye toprak attıklarını gördüm.
Ben de bayrağımı koltuk altıma sıkıştırıp, küreği aldım elime ve toprak attım.
*-
Yorumlar yükleniyor...