BASİT MENFAATE BİZİ SATIYORLAR
*- GÜZELLİKLERİ GÖRMEZLER Öyle bir hale geldik ki, neredeyse ‘selamı’ bile satacağız. Hakkımızı yiyen, dolandırıcılardan söz ediyorum. Basit bir ücret karşılığında, bizi satanları da görüyor, rastlıyoruz. Bunların sonu felakettir, cezaevidir. Bunlarla ne konuşulur, ne de selamlaşılır. Çünkü her zaman sizi uçuruma sürüklemek için sanki kurulmuşlardır. Bunlar güzellikleri görmezden gelirler, bilmezler. Haktan, hukuktan, doğruluktan da anlamazlar. Bunlar için en önemlisi, paradır. Vars
Bu böyledir.
Çünkü kendilerini böylece hep güçlü görür ve sanırlar.
Sizinle, doğrularla çekişmeye giren bunlar, bütünden uzaklaşırlar, kopuşun tam içinde olurlar.
Yüzlerini bir bu yana bir diğer yana çevirirler.
Fırıldaktırlar.
Doğruluk, hayır, güzellikle yoktur bunların kitabında.
Yetimlere, çaresizlere, yolda kalmışlara, her yönden özgürlüğüne kavuşmak isteyenlere, bakmazlar, görmezler, ilgilenmezler…
Ne sözlerinde dururlar, ne de ahde vefayı bilirler.
*- YUMURTAYI İKİYE BÖLEREK YİYENLER
Bunlar kimler?
Kim olduklarını neredeyse her gün, her yazımda anlatmaya çalışıyorum.
Siz bilmiyor musunuz?
Tanesi beş lira olan sıradan bir yumurtayı bile ikiye bölerek yiyen halkıma ne diyebilirim?
Bolluk ve bereket zamanına kadar, zorluk ve sıkıntı çeken insanlarımıza nasıl avutabilirim?
Ancak söz verenlerin, ahitlerini yerine getirdiklerinde,
Bereket zamanına kadar;
Zorluk, sıkıntı ve şiddet zamanında, yani bu günlerde, aylarda garibanın, yoksulun, ihtiyaç sahibinin yanında olanları, yani gerçek hayırseverleri destekleyerek, sizlerle tanıştırarak, önlerinde şapka çıkararak, yazıp- çizerek olabilir.
Sayılı günler çabuk geçer!
Önemli olan unutmamak, yaşadıklarını her an anmak ve hatırlatmaktır, olumlu ve olumsuz yönlerini…
Yazımın bu bölümünü Viktor Hugo’nun şu sözü ile bitireyim:
‘Gülmek güneştir, insanın yüzünden kışı kovar!’
Biz de her şeye rağmen gülelim, yüzümüzde güneş ve çiçekler çıksın…
*- İMZASIZ BİR YAZI
Yazı şöyle:
‘Geçenlerde internette gezinirken engelliler ile ilgili bir sitede yayınlanmış imzasız bir mektuba rastladım.
Bu mektubu ve bana düşündürdüklerini sizlerle paylaşmak istiyorum.
Mektubun konusu şöyle:
‘Engelsiz insanların engelli insanlar hakkında yazdıkları köşe yazıları!’
‘Bedenen ve ruhen yaşanmayan, yürekte hissedilmeyen hiç bir yazı, yazanın -yazana ait- değildir…’ diyerek başlıyor ve devam ediyor:
‘Örneğin; anne olmamış, anneliği tatmamış bir insan, anne olma duygusunu nasıl anlatabilir?
Anlatamaz!
Anlatabilmesi için anne olması, anneliği yaşaması gerekir.
Engelli insanlarla, engellilikle ilgili köşe yazıları yazan engelsiz insanlar bazen havalara giriyor;
‘işte bu benim yazım, ben yazdım’ diye.”
*- YÜREKLERİNDE HİSSETMEZLER
Bu insanların, yazdıkları yazıların benim gözümde hiçbir değeri yok, bana anlamsız geliyor.
Çünkü yazdıkları yazılar onlara ait değil.
Onlar engelliliği bedenlerinde, ruhlarında yaşamamışlar, yüreklerinde hissetmemişler.
Hele bazı engelsiz insanların çevresinde engelli biri (bir arkadaş dahi) hiç olmamıştır.
Engelli olmanın, engelli çocuğa sahip olmanın ve engelli çocuğun annesi olmanın ne demek olduğunu asla bilemezler…
*- BİR YERE KADAR
3 Aralık ‘Engelliler Günü’ nedeniyle Sev Medya’daki yazıyı okumaya devam edelim:
‘Bazı engelsiz insanlar, engelli insanlarla empati kurarlar.
Doğrudur, kurulur.
Bir an kendilerini engelli insanın yerine koyarlar, ama bir yere kadar…
Bir andır bu, sonra gerçek engelsiz kimliklerine dönerler.
Engelsiz insanların yazdıkları köşe yazıları sadece alıntıdan ibarettir. Onlara ait değildir…
O yazılar engellilere aittir…
Engelliler geçmişten bu güne kadar engelleriyle ilgili yaşadıklarını anlatır durur.
Söyledikleri şudur:
‘Ailemiz, çevremiz ve tüm engelsiz insanlar anlattıklarımızdan engelimizi yüzeysel olarak bilirler ve görsel olarak görürler. Ama asla bedenlerinde, ruhlarında, yüreklerinde hissedemezler…
Basına/medyaya konu oluruz;
Engelimizle ilgili yaşadığımız sorunları (örneğin; engelli kadın olmanın zorlukları… Engelsiz bir insan ne bilir, engelli kadın olmanın zorluğu nedir?’) anlatırız, anlatırız…
Engelsiz insanlar da bu anlatımlardan yola çıkarak derleme yapar ve biz engelliler adına köşe yazıları yazar ve ‘ben yazdım, bu benim yazım, bana ait’ derler.
Bunlar, tekerlekli sandalyede oturan ve yazan Ayşegül Domaniç Yelçe’ye ait.
Ayşegül Hanımın şahsi fikri!
*- HEPSİ ALINTI
Ayşegül Hanım şöyle devam ediyor:
‘Engelsiz insanlar; yazdığınız yazılar size ait değil.
Benim gözümde hepsi birer alıntı…
O yazıların gerçek sahibi/yazarı biz engelli insanlarız.
Her bir harfi, her bir kelimesi, tüm tümceleri bizim bedenimiz, ruhumuz, yüreğimizdir…’
Ve şöyle devam ediyor:
‘Ben, engelli bir birey ve engelli bir yazar olarak, bu isimsiz mektubun sahibine kesinlikle katılmıyorum…
Engellilerin engellileri daha iyi anlayabildikleri doğru olabilir. Ama bu engelsiz kişilerin engellileri anlayamayacağı anlamına gelmez. Eğer biz engelliler böyle bir varsayımda bulunursak, bu her bakımdan yanlış olur. Öncelikle, engellilerin toplumla bütünleşebilmesi için engelsiz bireylerin katkıları gerekir.
Bu katkı sağlanamaz ise, bütünleşme tam olarak gerçekleşemez. Engellilerin toplumla bütünleşmeleri önünde ulaşım, fiziksel çevre, eğitim gibi çeşitli engeller bulunmaktadır.
Bu engellerin kaldırılmasını sağlayacak kanunlar %99’u engelsiz vekillerden oluşan bir meclis tarafından yapılmaktadır.
Yine bu engellerin kaldırılmasına katkıda bulunacak olan kurum ya da kuruluşlar (örneğin okullar, işyerleri) ise genellikle engelsiz bireylerin yönetimindedir.
Bizim asıl onlara anlatabilmemiz gerekir kendimizi. Ancak daha baştan ‘bizi anlayamazlar’ diye düşünürsek, tüm kapıları kapamış oluruz…’
*- İNSANLARI KULLANIYORDU
Ben de bu konuda bir iki satır yazayım:
İzmir’de, İkiçeşmelik adındaki semtte bir Engelle derneği vardı.
Dernek bir de ‘engellililerle ilgili gazete ve dergi’ çıkarıyordu.
Birçok kişiyi de dergi ve gazeteye üye yapıyorlardı.
Her şey normal gibi görünüyor değil mi?
Değil!
Çünkü sahibi ve yöneticisi dolandırıcı idi.
Gazete ve dergi sadece bir sayı çıkıyordu.
Yüzlerce hayırsever kandırılıyor, aldatılıyordu.
Kaç kez basılmış, mahkemeye çıkarılmıştı bu kişi ve kişiler.
Bir gün uzun uzun anlatırım, bu sahtekâr ve sahtekârlıkları…
Aslında 3 Aralık Dünya Engelliler gününde, haberim olsaydı, tanıdığım en iyi kameraman ve habercilerden Fidel Severcan’ın da konuşmacı olduğu İBB’nin toplantısına gitmeye çalışırdım.
3Aralik dünya engelliler gününde İBB kültür merkezinde Toplumsal Farkındalık ve Hayata dair seminerde eminim vurucu konuşma yapmıştır.
Dinleyenler herhalde önemli bilgileri almışlardır, Engelliler için Fidel Severcan’ların yaptıklarını öğrendikten sonra…
Unutmayalım:
Sevgi varsa engel yoktur…
*-1960’LI YILLARDA VARLIKLI OLMAK VE İSRAF
Şimdi size uzunca ama gerçek hayattan bir kesit sunacağım.
Seviye Küçükkapılı, ‘çocukluğunu’ anlatırken, belki de çoğumuzun hayalinden geçen bir hikayeyi de tüm çıplaklığı ile dile getiriyor.
‘Dedem Ahmet Ural ve anneannem Sabiha Ural 1962 yılında Bostancı’da bahçeli, üç katlı, müstakil bir ev alıp, Adapazarı’ndan İstanbul’a taşınmışlardı.
60’lı yılların ortalarında bu evin garajında son model bir Mercedes ya da sekiz silindirli bir Amerikan arabası duruyor olurdu.
O yıllarda arabayla bütün Avrupa’yı dolaşmışlar, bir de Akdeniz’de gemi turu yapmışlardı.
Evin içinde buzdolabı, çamaşır makinesi, müzik seti (aslında müzik dolabı !) vardı.
60’lı yıllar bitmeden televizyon da gelmiş ve Bulgaristan’ın yaptığı yayınları devasa bir anten yardımıyla seyretmeye başlamıştık…’
*- YUNAN TELEVİZYONU VE TELEFONLARI
Burada araya gireyim:
Biz Egeliler de, aynı şekilde çatılara kurduğumuz dev antenlerle Yunan televizyonlarını seyrederdik.
1967 yılında Türkiye’nin Teknik konularda sözcüsü ve PTT Teknik Genel Müdür Yardımcısı Y.Elektronik Mühendisi Ergun Orçun büyüğümüzü ‘Neden bizde televizyon yok!’ diye sorduğumda, devam etmiştim;
‘Biz hep Yunan televizyonlarını mı izleyeceğiz?’
‘Sabret yakında dileğin olacak!’ demişti…
Meğer o sıralar Teknik Üniversite ve TRT’nin uzmanları ve PTT bu konuda ortak çalışma yapıyorlarmış.
Şu zamanda bile maalesef, örneğin Çeşme’nin Sakız adasına bakan kısımlarında Yunan radyoları ve televizyonları rahatça seyrediliyor.
Bu önemli değil, önemli olan bizim telekominasyon şirketlerimizin telefonları sinyal vermiyor. Cep telefonlarınıza şu mesaj geliyor:
‘Yunanistan’a hoş geldiniz!’
Yani Çeşme’nin ve sahil kentlerimizin bazı yerlerinden yaptığınız telefon görüşmelerinizde paranız Yunan şirketlerine gidiyor. Avrupa’dan görüşme yapmış gibi oluyorsunuz…’
*- VARLIKLI BİR AİLE
Şimdi yine Seviye Küçükkapılı’nın çocukluk anılarına ve notlarına göz atalım.
Dedesi Ahmet Ural ve anneannesi Sabiha Ural’ı ve evlerine, yaşantılarına anlatsın;
‘Kısacası, kendi dönemlerine göre oldukça varlıklı sayılırlardı.
Şimdi bu ‘varlıklı’ evindeki harcama alışkanlıklarından söz etmek istiyorum.
Evde hiçbir zaman herhangi bir yiyeceğin eksikliği söz konusu olmamıştı ama örneğin çikolatalar yuvarlak gümüş bir kabın içinde, cila kokan yemek odası dolabının içinde durur ve biz torunların her gelişimizde bir iki tane almamıza ses çıkarılmazdı.
Daha fazlasına ise nedense cesaret edemezdik.
Ekmekler eve az olmayacak miktarlarda alınır ve eğer bayatlamaya başlarlarsa bunlardan ya kızartıp, üzerine vişne şerbeti dökülerek özel ve nefis bir fırın tatlısı yapılır, ya da ekmek dilimleri yumurtaya bulanıp yağa atılarak bizlere çayın yanında servis edilirdi.
Sadece kızartılıp kahvaltıya çıkarıldığı da sıkça olurdu.
Tabii ki bayat ekmekler köfte yapımında da kendini gösterirlerdi.
Özetle, evden ekmek atıldığını hiç hatırlamıyorum.
*- ÇÖP SEPETİ DOLMUYOR
Bir gün önceden kalan pilavlar yayla çorbası ya da kadınbudu köfte olarak ertesi gün karşımıza çıkardı.
Yenen tüm etlerin kemikleri bahçede duran cins av köpeğine, karpuz, kavun kabukları ise bahçenin başka bir köşesindeki kümesteki tavuklara giderdi.
Sanırım birçok sebze kabukları ve salata artıkları da onlara verilirdi.
Eve gelen paketlerin iplikleri elde küçük bir fiyong yapılıp gerektiğinde kullanılmak üzere hep aynı mutfak çekmecesine konurdu.
Parlak paket rafyaları da daha sonra çıkmalarına rağmen aynı çekmeceye aynı şekilde yerleşmeye başlamıştı.
Naylon torbalar ise saklanmazdı çünkü henüz naylon torbalar ortada yoktu.
*- BAHÇENİN SUYU
Evin bahçeye bakan iki köşesinde, çatıdan gelen yağmur suyu borusunun altında birer adet, 200’er litrelik varil dururdu.
Nedense hep ağzına kadar dolu olduğu için biz torunların üstünde oyuncak gemilerimizi yüzdürüp, uzun saatler oynayabildiğimiz ve çok keyif aldığımız bir yerlerdi.
Ancak asıl varlık nedenleri, bahçeye düzenli bir bahçıvan geldiği yıllarda güllerin, çiçeklerin ve diğer bitkilerin sulanabilmesi için yağan yağmur sularının toplanması olmalıydı.
Yağmur suyunun bile ziyan edilmemesine gayret edilen bir dönemdi. Çünkü normal kullanım suyu da motopomp ile çekilen, bahçedeki kuyudan sağlanıyordu.
*- ALMANYA’DAN ÖNCE
O günlerde pek şarap içildiğini hatırlamıyorum.
Evde sıklıkla bira, ender olarak da rakı tüketilirdi.
Bira şişeleri depozitoluydu.
Yani içildikten sonra boş şişeler bakkala götürülüp dolularıyla değiştirilirdi.
Rakı şişeleri ise şimdiki deyişiyle “kullan-at”, o zaman ki anlayışa göre ise “Bir –kenara-istifle” idiler.
Yanlarına okunmuş gazeteler de yerleştirilir. Bu her iki mal gurubu yeterince miktara ulaşınca mahalleye belli günlerde gelen eskicilere verilirlerdi.
Bu alış veriş ilginçti, çünkü para geçmiyordu.
Eski yıllarda, verilen gazete ve şişelere karşılık olarak eskiciden mandal alınıyordu.
Yani, “değiş-tokuş” ticareti yapılıyordu.
Daha sonraki yıllarda mandalların yanında yeni yaygınlaşmaya başlayan plastik ev eşyalarının da verilmeye başladığını görmüştüm.
Almanya’da evsel atıkların evde farklı cinslere ayrılmasına daha yıllar varken biz bu uygulamayı evlerimizde zaten yapıyorduk.
*- BELLİ YAŞTAKİLER MUTLAKA ANIMSAR
Dikiş makinesi olmayan ev düşünülemezdi.
Zaten o günlerin sıkça duyulan reklamlarından birisi de “Zetina dikiş makinesi, her gelin kızın rüyası” idi.
Anneannemde vardı, bizde vardı, misafirliğe gittiğimiz her evde de vardı. Eve BURDA adındaki özel dikiş mecmuaları alınır, içlerinden devasa bir kağıt çıkar (Yüzeyi herhalde bir m2’den fazlaydı).
Bu kağıtta onlarca farklı çizgi ile yapılmış karmaşık desenler bulunurdu. Bu desenler derginin içindeki bayan giysilerinin “patronlarıydılar”, yani o kağıttaki uygun desenleri bir kumaşa uygulayıp keser ve sonra da doğru dikerseniz istenen giysileri elde ediyordunuz.
Kısacası ev içinde pek çok giysi, bu arada akşamları özel davetlere gidilecek kadar kalitelileri bile, dikilebiliyordu.
Daha da özenli olunursa her mahallede bulunan terzilere gidiliyordu. Nedendir bilinmez çocukken gittiğim bu terziler resmi iş yerleri değil, mahallede başka bir ev oluyordu.
Genellikle annemlerin “matmazel” dediği, 40’lı yaşlarda, zarif ama gösterişsiz hanımlardı bu terziler.
Gene o dönemlerde örgü örmeyen kadın düşünülemezdi.
Her kadın mutlaka bir şeyler örebiliyordu ve kadınlar bir araya geldiklerinde yanlarında çoğunlukla örgü şişlerini ve yünlerini de getiriyorlar ve sohbetle geçen zaman ev içi üretimin durması anlamına gelmiyordu.
*- SIRA GİYSİLERE GELİNCE
Buraya kadar giyim konusunda bir gariplik yok.
Asıl bundan sonrası ilginç.
Evden giysi de atılmıyordu.
Eskiyen gömleklerin yakaları ters yüz ediliyor. Çok daha eskiyince düğmeleri sökülüp özel bir kutuya (düğme kutusu tabii ki) konuyor (Annemin düğme kutusunu hala saklıyor ve seyrek de olsa içinden kullanıyorum), kumaşı ise kenarları bastırılıp yer bezi oluyordu.
Parlak kadın giysileri de kesilip çocuk giysisi de olabildiği gibi iyice küçülen parçalardan (patchwork tarzında) kareler kesilip, sonra bunlar birleştirilip yatak örtüsü ya da büyük yastıklar haline geliyorlardı. Anneannemin yakası kürklü, iyi bir kumaştan dikilmiş mavi bir mantosu vardı.
Öyle ucuza alınmış bir giysi değildi ama senelerce kullandı.
“Moda değişti her şeyi yenileyelim” diye bir düşünce ortada yoktu.
Örgü konusu da aynı felsefeye tabiydi.
*- ESKİYEN KAZAKLARDAN YENİSİNE
Eskiyen kazaklar sökülüp yeniden yumak haline gelir ve büyük bir torbaya doldurulurdu.
Sonra bunlardan yeni kombinasyonlar yapılıp yeni kazaklar örülürdü. Kaliteli ve sağlam ipliklerin 4-5 tur döndüklerini görmek mümkündü. Çocukken ve ortaokul çağlarımda arkası başka, önü başka renkten, ya da renkli çizgileri olan kazaklarımın olmasının nedeni evde o sırada kazağın bütününü yapacak kadar tek renk yün ipliği olmamasından kaynaklanabiliyordu.
Rengi iyice azalan iplikler son aşamada ya hamam bezi oluyorlar ya da farklı ipliklerden yapılmış büyük yatak örtülerine katılıyorlardı.
1970’li yıllarda annemin ve anneannemin yaptığı bu tür iki örtüyü hala büyük sevgi ile evde kullanıyorum.
*- BÜYÜKTEN KÜÇÜĞE
Birden fazla çocuğu olan ailelerde aynı elbiselerin büyük yaştakinden küçüğe doğru el değiştirmesi sadece doğal değil, resmen “zorunluluktu”. Başka türlü bir davranış düşünülemezdi.
Erkek çorapları delindikçe tamir edilirdi.
Dikiş makinesinin bir gözünde tahtadan yapılmış, bir tarafında boydan boya bir kanalı olan, bir yumurta dururdu.
Özel olarak çorap tamirinde kullanılırmış.
*- TAHARET MENDİLİ
60’lı yıllarda kağıt kıymetli bir malzemeydi ve henüz ıslak mendi, selpak mendil, tuvalet kağıdı, kağıt peçete, kağıt havlu gibi kavramları hiç duymamıştık.
Bunların her birinin, tabii ki, kumaştan yapılmış bir karşılığı vardı.
Belki şaşıracaksınız ama tuvalet kağıdının da karşılığı bulunuyordu. Adına “Taharet mendili” denen bu kumaşın boyutlarının 35 x 35 cm gibi olduğunu ve kenarlarının iğne oyası olduğunu hatırlıyorum.
Tuvalette klozete yakın bir yerde duvarda asılı dururdu.
Nasıl kullanıldığını bilmiyorum.
Öğrenmem gereken yaşa geldiğimde ise artık ortada yoktular.
Çocuk bezinin de olmadığını herhalde tahmin edersiniz.
Yeni bebekli evler balkonlarında kuruyan onlarca beyaz, küçük, kare kumaşlardan anlaşılırdı.
*- HATIRLAMIYOR
Biz torunların bakkala ya da yakınlardaki bir takım dükkanlara “Koş, kap şunu getir” mantığı ile yollandığımızı hatırlıyorum ama çöp dökmeye gönderildiğimizi hiç hatırlamıyorum.
Günümüz mutfaklarının bir köşesinde devasa boyutlarda duran (ve yazın kötü kokabilen) çöp kutusunu da hatırlamıyorum.
Anneannemin evinin her köşesini, her eşyasını, kendi kokuları ile hatırlarken çöp kutusunun evde nerde durduğunu bilmemek ilginç geliyor.
*- HATIRLAYIP, HATIRLAMADIĞI
Mahalleye gelen sucunun arabasını, sütçünün eşeğini, eskiciyi hatırlarken belediyenin çöpleri nasıl topladığı konusunda da zihnimde hiçbir kayıt yok (Bu kadar mı az çöp çıkıyordu evlerden?).
Gereksiz hiçbir lambanın yakılmadığı ve çocukların bu nedenle sürekli uyarıldığı 60’lı yılların dünyasında tutumlu olmak fakirlikten kaynaklanan bir zorunluluk değil, doğal bir yaşam biçimiydi.
1928 doğumlu babamın eski nüfus cüzdanında “Mehmet Feridun efendiye ekmek karnesi verilmiştir” ibaresini gözümle görmüştüm. Savaşların yokluğunda, bir gün en önemsiz nesnenin bile ihtiyaç olabileceği bir ortamda yetişmiş olan büyüklerim bu yaşam biçimini en doğal halleriyle yaşıyorlardı.
Çevreci falan değillerdi ama zaten özel yaşamlarında yukarda saydıklarımı yaptıktan sonra olmaları da gerekmiyordu.
Sanki bu alışkanlıkların hiç olmazsa bir bölümünü yeniden hatırlasak iyi olacakmış gibi duruyor.
Yorumlar yükleniyor...