BANA GÖRE DEĞİL
*- KARARI SİZ VERİN Aile hekimleri Aralık ayı ile birlikte bir haftalık greve gittiler. Çoğu kişiye göre haklılar. Bana göre değil! Çünkü neredeyse hiçbiri sanki ‘doktor’ değil, yazıcı katip… Hemşire bile değiller… Bir gün Dahiiye Uzmanı M.Kemal Başak, ‘Bizim alfabemiz önce hastanın tansiyonunu ölçmek, sonra da sırtını dinlemek!’ demişti. Ve, ‘Binlerce hastadan biri bile bana ‘Tansiyonumu ölçer misiniz?’ diye sormadı. Peki hangi uzman hekim, hastanın şikayetlerini dinledikten sonra ge
Benim bağlı olduğum sağlık merkezinde aile hekimimiz, raporlu olduğum ilaçları lütfen yazıyor, nedense bu konuda bin bir soru soruyor.
Hatta, ‘E Nabız’daki hastane çıkışını ve kullanacağım ilaçları belirtip reçetemi yazan hekimin adını sordu, ‘Bu kim?’ diye sordu.
Şaşırdım, anlattım!
Herhalde bizim Bakkal Osman yazmamıştı reçeteyi ya da raporu!
Dayımın kızı Şerif de değildi, ‘Kim bu?’ dediği öğretim görevlisi doktor İpek Kurt hanım?
Belki de birçok aile hekiminin hocası…
Bunları geçelim!
*- GREVİ ‘İZİNLİ!’ SAYIYOR
Haberleri ve yorumcuları dinlemiyorum…
Ama bazen ‘gülmek’ ya da ‘ağlamak’ için açıyorum…
Bu arada atlamışım, ‘aile hekimlerinin’ greve gittiklerini.
Grev öncesi, Cuma günü aile hekimini aradım, çünkü zaman olarak yetişmem imkânsızdı.
Raporlu ilacımı almamın önemimi, ne yapmam gerektiğini sordum.
‘Bugün izinliyim, haftaya da yokum, Pazartesi günü gelin, yerime bakacak Dr. Ahmet Bey ilacınızı yazsın!’ dedi.
Yani beni sözde aydınlattı.
Taksi tutup kendisine yetişecektim.
Çünkü saat 13.30 idi.
Saat 15.00’de iş yerinden ayrılacağını düşünmüştüm.
Mesai 17.00’de bitiyor ama Türkiye’deki işleyiş saatini, özellikle Cuma günlerini hepimiz biliyoruz.
Geçenlerde saat 15.00’e 20 vardı, sırada bekleyen iki kişi idik. Görevliye ‘Başka hasta alma!’ dediğini biliyorum.
Oradan aklımda kalmıştı, saat 15.00’de ayrılacağını…
Ama telefonda ‘İzinliyim!’ demişti..
Beni Pazartesi’ye şartlandırmıştı.
*- BU KADARI OLAMAZ
Halbuki bir haftalık ‘Aile Hekimlerinn Grevi’ varmış.
Bana göre ‘Cuma günü de izinli değildi.
Beni başından savmıştı…
Demek ki, ya sevmiyordu, tipimi beğenmemişti.
Ya da işini savsaklamıştı.
Beni bekleyeceğine, evine ya da çarşıya gitmesi daha önemliydi.
Zaten emekliliğine az kalmış…
Belki de çoktan geçmişti ama yaş haddini bekliyordu…
Ne oldu?
İlacımı para ile almak zorunda kaldım, eczaneye borçlanmak istemedim.
Zaten devlet her ilaçtan fark alıyor, doktor parasını da maaşımdan kesiyordu..
Yani kaybım bu hesaplara dalarsak fazla değil…
Şunu da belirteyim:
Aile Hekimleri ‘grevde’ olunca, ben de Devlet Hastanelerinden doktor randevusu olmaya çalıştım. Tam 17 gün sonraya veriyorlar, en yakın tarih olarak.
Soruyorum böyle doktor, daha doğrusu ‘insan’ olur mu?
Ya benim ilaç almaya param olmasaydı?
O zaman bu doktorlara, aile hekimlerine ne gerek var.
Zaten benim bağlı olduğum aile hekimi, ‘Neremden sağlık sorunum varsa?’ ne tedavisini yapıyor, ne de ilacını veriyor,
‘Hemen şu uzmana git!’ diyor…
Bilmem kaç gün sonra sıra geliyor, o güne kadar zaten kendi kendine iyileşiyorsun.
Ya da bir ilaç veriyor, ‘bunu kullan!’ diyor…
Yazdıklarıma her halde binlerce insanımız tanıktır, çünkü başına gelmiştir.
Sadece bizden öncekilerden bu güne gelen bir sözü söyleyeyim:
‘Allah ne muhtaç etsin, ne de eksikliğini göstersin!’
*- KÖRFEZDEN ELİNİZİ ÇEKİN
TMMOB Jeoloji Mühendisleri Odası İzmir Şubesi Yönetim Kurulu, ‘Körfezden elinizi çekin!’ başlıklı bir yazı göndermiş.
Tabii ki bu tür yazılar, beni sevdiklerinden değil, sizlerle paylaşmam için…
Hiç okumadan, aynen sizinle paylaşıyorum.
Nasıl ‘Aile hekimlerine notu siz verin!’ dediysem, gönderilen yazıya da ‘geçerlilik’, ya da ‘olumsuz’ notu siz verin.
Haydi birlikte okuyalım;
‘İzmir, dünyada benzeri olmayan körfezi, binlerce yıllık tarihi geçmişi ve çevresindeki doğal-kültürel mirası ile sadece ülkemizin değil, dünyanın en özel kentlerinden biri olma özelliğini gün geçtikçe kaybediyor.
Hızla kirletilen denizi, önlenemeyen nüfus artışı, kaosa dönmüş ulaşımı, çöken alt yapısı ile ne yazık ki artık kent can çekişiyor.
İnsan ve doğa kaynaklı her olayın, afet olarak kente geri dönmesi, faturayı İzmir’de yaşayan her bireyin ödemesi şaşırtıcı olmaktan çıkmış durumda.
Bile bile ve göstere göstere gelinen durum, merkezi idare- yerel yönetimler ve bir avuç rant odaklı beton lobisinin ortak ürünüdür.
*- İHANET İLE İHLAL EL ELE
Yasa ve yönetmelikler ortada dururken, yıllar boyunca ihanet ile ihlal edilen kıyı kenar çizgisi, üzerindeki devasa yükü taşımaktan yorulmuş birden çok alüvyal ova, yık-yap modeli ile yoğunluğu artırıp alt yapıyı felç etmekten öte bir işe yaramayan uydurma kentsel dönüşüm aldatmacası ile körfezine küskün, dağına öfkeli ve insanına acımasız bir bina yığını haline geldi İzmir.
Basına yansıyan son olay, yaşanan afetlerden ders almak şöyle dursun, ne hazindir ki yeni afetlere davetiye çıkarmaya aday:
*- ALTI KIZARDI, ÜSTÜ PİŞTİ Mİ?
‘Karşıyaka, 25697 ada, 1 parsel Nolu taşınmaz, Büyükşehir ve Karşıyaka
Belediyesinin ‘rekreasyon amaçlı kullanım’ ısrar ve itirazlarına rağmen TOKİ tarafından - büyük olasılıkla rezidans yapımı amacı ile- bir şirkete satıldı”.
Söz konusu alan, Mavişehir güneyinde, ırmağın denize açıldığı yerin kıyısında, suya doygun, bina yapımı için elverişsiz alüvyal bir ovanın devamıdır.
İzmir’in, kıyı kenar çizgisi kanunu hiçe sayılarak imara açtığı, deprem ve taşkın kaynaklı afetlere açık bu alanında yapılması düşünülen inşaat veya inşaatların kaç katlı ve ne amaçla yapılacağını bilmiyoruz.
Körfezin ekolojik dengesini bozan, taşkın riski ile burun buruna, deprem esnasında sıvılaşma ve yanal yayılmaya açık bu ve buna benzer alanların imara açılmasının faturasını 30 Ekim’de 117 yurttaş, 15 bin bina ve 400 milyon dolar kaybederek hala anlamamış yetkilileri bir kez daha kamu kurumu niteliğinde meslek örgütü kimliğimizle uyarıyoruz:
“Körfezden elinizi çekin!”
*- HA BOĞAZ, HA KÖRFEZ
Mantıklı ve güzel bir açıklama…
Ama hiç ama hiç kimsenin umurunda değil.
Aynen İstanbul’un Boğazı, ya da Marmara veya Haliç gibi…
İzmir’in Körfezi de aynı durumda…
Sorun hep böyle…
Herkes bildiğini okuyor….
Daha doğrusu tüm yöneticiler en akıllı ve bilgili olarak kendini görüyor.
‘Hariçten gazel okumayın!’ diyorlar.
Açıklamayı ve uyarıyı yapanlar bunu bilmiyorlar mı?
Körlerle sağırlar değil, hangi görüşten ya da siyasi partiden olursa olsun, iş menfaate gelince, işin içinde rant olunca hemen birleşilir, hatta akşam yemeklerinde birbirlerini ağırlarlar.
Bu böyle gelmiş, böyle gider.,,
Aksi varit değildir.
Umarım yanılırım ve doğrular ortaya çıkar.
Bu kez, doğru yanlışı yener, hatta tuş yapar.
*- KÖYDEN OKULA GİDERKEN
1929 yılında az topraklı bir ailede dünyaya gelen Fakir Baykurt, Gönen Köy Enstitüsü'ne kayıt olabilme serüvenini şöyle anlatır:
‘Anam küllü suyla sırtımı başımı yıkadı, söküğümü yırtığımı yamadı.
Ekmektir, katmerdir yaptı, bizden önce enstitüye gidenlerin ana babasıyla konuştu.
Hiçbir şeyim eksik olmasın istiyor.
Sultan halama sarı çal bezinden ceket diktirdi.
Orada işime yarayacak defterleri, en başta şiir defterimi yanıma aldım. Ertesi gün musluların Kel Hasan, Hamide Halamın ikizleri Badı Hasan ile Hüseyin; Rızalar'ın damın ardında buluştuk.
Daha gün doğmamış.
Yol arkadaşlarımdan kimse gelmemiş.
*- KENARIYA ÇEKİLİNCE
Diğerlerinin yanından üç adım ayırdı beni anam:
‘Bak, gidiyorsun, güle güle! Bundan sonra sana ‘ekmek elden, su gölden!’
Artık ne de olsa rahata çıkıyorsun.
Sığır hergele ile bir dünya iş bize kalıyor.
Sen büzüğünü sıkıp yalnızca okuyacaksın.
Sınıfta kalmak, kaçıp gelmek yok.
El içinde gülünç olma, bizi de gülünç etme!
Bir daha diyorum, ‘büzüğünü sık!’
Eğer okumadan döner gelirsen, seni parça parça doğrar, her parçanı kulağın kadar küçük yapar, adak gibi köyün köpeklerine, pişiklerine üleştiririm!
Ona göre düşün; bak bir daha söylüyorum, eğer dönüp geleceksen gitme, hemen buracıktan dön! ‘Anam demedi!’ deme sonra!
Ona göre git!
Gideceksen haydi yolun açık olsun, güle güle git.’
*- ‘GİT KURTUL!’
Anamı bilirim; ‘yaparım!’ dediğini yapar.
Sabahın beşi mi altısı mı?
Köyümüzün günlük yaşamı başladı bile.
Dağa, değirmene giden erkenciler var.
‘Git Tahir git, kurtul rezillikten! Paçası bağlı tavuk gibi sürünme bizim gibi! Git kurtul" diyorlar.
Yol arkadaşlarım geldi, sonunda.
Onları bana emanet ediyorlar.
Burdur'a kadar ağabeyim götürecek. 50 km gideceğiz.
Hiç oyalanmadan yürürsek 10 saat ötesini trenle gideceğiz.
*- SAKIN PES ETME
Az önceki sert kadın değil; ıslak, sıcak dudaklarını gözlerimden bir süre ayırmadı.
Bu da beni ağlattı.
Elini alıp öptüm.
‘iyi bir gün!’ dedi ağabeyim.
Ve sonra da: ‘Beylerin çocuklarını görüyorsun değil mi?
Öyle oku!
Önünde dünya gepgeniş açılıyor bak. Köyü möyü çıkar kafandan. Bizi mizi düşünme…
Bir de ne diyeceğim?
Sakın enstitüyü bitirip pes etme.
Yolunu bul, daha yükseğine de git.
Ama her zaman köyünü kökenini düşün.
Göreyim seni.
Öyle bir oku, Tahir bir tane desinler.’
*- KİTAPLARI ESİN KAYNAĞI
Evet, Tahir, hem annesinin sözünü dinleyerek Gönen Köy Enstitüsü'nü bitirdi, hem de ağabeyinin sözünü tutarak Gazi Eğitim Enstitüsü'nü.
Ve binlerce öğrenciye ışık olduğu gibi, yazdığı onlarca kitapla da bizlere esin kaynağı oldu.
Tam da ağabeyinin dediği şekilde asla köyünü ve köy sorunlarını unutmadı.
Kitaplarının ana omurgası ‘köy gerçekleri’ idi.
Bu nedenle 1950-1970 döneminde etkili olan ‘köy edebiyatı hareketi’nin en önde gelen temsilcisidir aynı zamanda.
*- TÜRKİYE’NİN BİR TANESİ
Tahir öyle bir okudu ki, sadece ailesinin değil, tüm Türkiye'nin bir tanesi oldu.
‘Öğretmenlikte hiç gözden uzak tutmadığım ilke, yüklendiğim görevi mesleksel açık vermeden yapmaktı’ diyen Fakir Baykurt, 11 ekim 1999'da veda etmiştir dünyaya…
Yorumlar yükleniyor...