"... AMA BABASIZ BIRAKMADIM!"
Köşe Yazısı

"... AMA BABASIZ BIRAKMADIM!"

YAŞAR EYİCE
YAŞAR EYİCE
03 Jan 2026 16 dk okuma 224

*- ÖNEMLİ OLAN Ne diyor, Ünal Tümin? “Adettendir gelene hoş geldin, gidene de güle güle deriz... Zaman elimize aldığımız kum taneleri gibi akıp gittiğine göre, dilek ve umutlar çok önemli... Umut diyoruz değil mi?

Ne mi istiyorum, 2026’da?

Cepte umut kalmayınca veresiye dağıtılsın mutluluğu...

Zam istiyorum ‘hayallerime’, bol kahkaha harcayıp, girince 2026’ya, ‘üstü kalsın*’ demeliyim bu hayatta...

Değerli arkadaşlarım, hepinizin adına, sizin en yakın banka şubesinde 2026 Cumhuriyet nolu hesap açtım.

Portföyünüze Mutluluk, sağlık, huzur, Bolluk , Bereket, Şans dahil ettim. Mutlu Yıllar, diliyorum…

Aslında 2025’de görüp yaşadıklarımız adeta buzdağının görünen yüzü idi değil mi?

Umarım yanılırım ama 2026’ya girdik, takvim yaprakları hızla tek tek düşmeye başladı bile..

Herkesin düşüncesi de şu;

2026' da her şey daha da zorlaşacak!”

Hediyeler verildi, dilekler dilendi, hedefler koyuldu, planlar yapıldı, aksiyonlar yazıldı…

Farklı tek şey takvim yaprağından bir sayı! Onu deneyimlerim

Yeni yıl umuda tutunmaktan, her şeye rağmen denemekten, öğrenmeye gönüllü olmaktan vazgeçmediğimiz, büyüdüğümüz bir yıl olsun…

*- KADIN ÇİFTÇİ YILI

Ünal Tümin, 2026’nın ‘ana temasını’ merak ettiğini yazmış…

Sorusuna, Merve Bozdemir Akçil şu yanıtını veriyor:

“Birleşmiş Milletler’in 2026 yılını ‘International Year of the Woman Farmer’ (Kadın Çiftçi Yılı) ilan etmesi; kadınların tarım-gıda sistemlerindeki emeğini görünür kılmak ve arazi, finans, teknolojiye erişim ile karar alma süreçlerindeki cinsiyet eşitsizliklerini azaltmak için önemli bir fırsat sunuyor.

Türkiye’deki genel çerçeveyi anlamak açısından bu süreçte iki temel gösterge dikkat çekmektedir:

2024 1. çeyrekte tarımda istihdam edilen kadın sayısı ~1,981 milyon (toplam tarım istihdamı 4,733 milyon) iken,

ÇKS’ye kayıtlı kadın çiftçi sayısı 299.079 (toplam çiftçilerin %13,4’ü).

Bu iki veriye ek olarak saha deneyimleri ve politika çıktıları birlikte değerlendirildiğinde, üretime emek veren kadınların önemli bir kısmının kayıt, temsil ve erişim kanallarında aynı ölçüde görünür olamadığı gerçeği daha net okunmaktadır.

Buradaki mesele, yalnızca kadınların bireysel çabalarıyla açıklanamaz: ‘cinsiyet temelli erişim tuzağı’ çoğu zaman hane içi karar dinamikleri, erkeklerin rolü, yerel normlar ve kurumsal uygulamalar tarafından da yeniden üretilmektedir.

Bu nedenle çözüm; tek seferlik eğitimler, kısa süreli etkinlikler ve proje süresi bitince etkisi zayıflayan müdahalelerle aynı çizgide tekrar edilmemelidir.

*- İŞTE ÖNERİLERİ

Bunun yerine kanıt temelli, kırsal dinamiklere uyumlu ve ölçeklenebilir bir ‘Kadın Çiftçi Akademisi’ modeline evrilmelidir.

Bu model, kadınların güçlenmesini desteklerken aynı zamanda topluluk oluşturma stratejilerini ve erkek müttefikliğini sistemin içine entegre etmelidir.

Çünkü birçok hanede arazi, bütçe, destek başvurusu ve pazara erişim kararları ortak ya da erkeklerin belirleyici olduğu bir yapıda ilerlemekte ve normlar değişmeden kısa süreli kazanımlar yeniden kaybedilmektedir.

*- ORTAK HEDEF İÇİN

Elimde fotoğrafları da var.

Bence çok önemli bir mesaj…

Şöyle deniliyor:

“Operasyon yöneticileri olarak, park ve bahçeler, haller ve mezarlıklar gibi açık alanlarda özveriyle görev yapan takım arkadaşlarımızla bir araya gelerek sahadan gelen geri bildirimleri dinledik.

Sürekli iyileştirme vizyonumuz doğrultusunda ortak hedeflerimizi değerlendirdik….

Bu ifadenin açılımı şöyle yorumlanabilir:

“Çok güçlü bir modern liderlik örneği…

Sahada görev yapan ekip arkadaşlarıyla doğrudan iletişim kurmak, gerçek bir takdir göstergesidir ve sürdürülebilir iyileştirmelerin temelini oluşturur. Kalite, motivasyon ve ortak sorumluluk tam da bu şekilde ortaya çıkar ...”

*- 1 OCAK 1929'DAKİ KARA HABER...

Kaç gündür sancısı vardı genç adamın, karnında...

Ama çok işi vardı...

Şimdi doktora gitse muayene edecekler, belki de ‘yat!’ diyeceklerdi... Oysa Mustafa Kemal Atatürk ile el ele vermiş, Türkiye'yi aydınlığa ulaştıracak devrimleri yapıyorlardı...

Yeni Türk Harfleri kabul edilmiş, Millet Mekteplerini açma hazırlıkları yapılıyordu...

Sancıları her geçen gün artıyordu.

Herkes ‘doktora gitmesini’ tavsiye ediyordu genç Milli Eğitim Bakanına… Ağrılar dayanılmaz hale gelince, Numune Hastanesini gitti.

Hemen ameliyata aldılar.

Durum ciddiydi...

Çok geçmiş kalınmıştı...

Doktorların tüm müdahalelerine rağmen kurtarılamadı...

Yılbaşı gecesiydi...

*- YILA ‘KARA HABERLE!’ GİRİLMİŞTİ

Türkiye, 1 Ocak 1929 sabahına kara bir haberle uyandı.

Öğretmenler, bakanlık yetkilileri, arkadaşları, dostları milletvekilleri ve yurttaşlar Ankara Numune Hastanesine koştular...

Haber doğruydu...

Birkaç günden beri karın ağrılarından şikâyet eden, genç ve başarılı Milli Eğitim Bakanı Mustafa Necati apandisit patlaması sonucu vefat etmişti...

Cenaze, binlerce öğretmenin omuzunda ve hıçkırıklarla Cebeci Asri Mezarlığına götürüldü.

Tabutun başında, Garp Cephesi Komutanı Başbakan İsmet Paşa konuşuyordu...

Konuşmanın sonuna doğru sesi titremeye başladı, o sırada binlerce insan gözyaşı döküyordu...

İsmet Paşa'dan sonra Mehmet Emin Yurdakul konuştu...

O da, bu devrimci genç adamın şanına yakışan bir konuşma yaptı. Arkasından birkaç kişi daha konuştu ve Necati kara toprağın bağrına teslim edildi...

*- ‘İZMİRLİ’ İDİ

Peki kimdi, başta Mustafa Kemal Atatürk'ün, İsmet Paşa'nın arkasından hıçkırıklarla ağladığı Mustafa Necati?

1894'de İzmir'de doğmuş, ilk ve orta öğrenimini İzmir'de tamamlamış, Hukuk Mektebini İstanbul'da okuduktan sonra 1914'de yeniden İzmir'e dönmüş, yakın arkadaşı Vasıf Çınar'la bir lise açıp burada hem öğretmenlik hem de yöneticilik yapmıştır...

Bazı şirketlerin hukuk danışmanlığını yapsa da gönlünde taşıdığı öğretmenliği hep önde gelmiştir...

İZMİR'İN İŞGALİ

14 Mayıs 1919, gecesi, yani İzmir'in işgalinden bir gün önce halkı Bahri Baba Parkında toplayanlar arasında Mustafa Mustafa Necati de vardır. Burada yaptığı konuşmada halkı örgütlenmeye ve silahla direnişe çağırır...

İzmir işgal edilip kendisi de aranmaya başlayınca İstanbul'a kaçtı.

Baktı ki, İstanbul teslimiyeti kabul etmiş, bu sefer Balıkesir'e gelip Kuvayı Milliye'ye katıldı...

Burada; yine, arkadaşı Vasıf Çınar'la zor koşullarda gazete çıkarır. Kuvayı Milliye müfreze komutanı olarak Yunanlılar ve isyancılara karşı çarpışır...

Fırsat buldukça halk arasına karışır ve ateşli konuşmalar yaparak halkı Kuvayı Milliye'ye katılmaya ve yardım etmeye çağırır...

*- SARUHAN MİLLETVEKİLİ

23 Nisan 1920'de Saruhan Milletvekili olarak ilk TBMM'de katılır...

Vatanın kurtuluş savaşında isyanlar, asker kaçakları ve eşkıyalar olaylar çıkartıyordu, Mustafa Necati istiklal Mahkemesi başkanı olarak Kastamonu'ya atanır.

Bir yıl sonra Ankara'ya döner...

Kurtuluş Savaşı kazanılınca artık devrimci bir meclise ihtiyaç vardır...

1923'te İzmir milletvekili seçilir...

Önce Mübadele ve İskân Bakanı, sonra Adalet Bakanı, sonra Milli Eğitim Bakanı olur.

Milli Eğitim Bakanı olduğunda 31 yaşındadır...

Mustafa Necati, önce öğretmenlik mesleğine saygınlık kazandıracak bir dizi yenilikler yapar…

Ama asıl onu Türkiye'ye ve dünyaya tanıtan harf devrimi ve karma eğitime geçilmesini sağlamasıdır...

*- LAİK VE ULUSAL EĞİTİM...

Eğitim onun zamanında laik ve ulusal zemine oturtuldu, Talim Terbiye kuruldu, Ders kitaplarının bakanlıkça basılmasını ve dağıtılmasını sağladı.

Mustafa Necati ‘Millet Mektepleri’ açılması hazırlıkları içindeyken ve bedenini düşünmemiş, apantidisiti patladığı halde çalışmalarını sürdürmüş, son evrede hastaneye gitmiş ve tedavi başlamıştı...

*- 34 YAŞA YÜZ YILLIK BAŞARI...

Mustafa Necati, 34 yıllık ömrüne 100 yılda başarılamayacak işleri sığdırdı.

Öğretmenleri bu kadar seven, onlarla içli dışlı yaşayan, onlara mektup yazıp derdini sorununu dinleyen, çözüm bulan, Hasan Âli Yücel hariç bir başka Bakan yoktur...

Valilere öğretmeni karşılatan, öğretmen adaylarına her geçtiği ilden yardım edilmesini sağlayan Mustafa Necati'yi nasıl unuturuz?

Askerlikten ayrılmak ve ticarete atılmak isteyen eniştesini “Ben milletvekili ve bakanlık yaptığım sürece, ticaretle uğraşmama razı olmam” diyen devrimci nasıl unutulur?

İstiklâl Mahkemesi başkanıyken, askeri birlikten nişanlısını görmek istediği için kaçan, ancak neden kaçtığını söylemeyen, dayak cezası alacağını öğrendiği anda, “Beni döverek köye göndermeyin ipe asın!” diyen onbaşıyı affedip, “düğün parası veren” bir hukukçu nasıl unutulur?

Milyonları okumaz yazmaz bir ülkede genç yaşta insanları aydınlatma mücadelesinde yaşamını feda eden bu devrimciyi unutmak bir çeşit ihanet anlamına gelmez mi?

Bir kez daha Cebeci Asri Mezarlığında upuzun yatan, “Vatansever, devrimci, Kuvayı Milliyeci, hukukçu ve öğretmen bakanımızı” saygıyla anıyoruz...

Işıklar içinde huzurla uyusun...”

Erdal Atıcı’ya bu önemli yazısı ve hatırlatması için özellikle teşekkür borçluyum…

*- ÜRETKEN EMEKLİ

Fazilet Kırca’nın yazıları ve paylaşımları ilgimi çekiyor.

Bazen, “Keşke içimizdeki Fazilet Kırca’ların sayısını artsa!’ diye iç geçiriyorum.

Kendisinin emekli olduğunu biliyorum, bu kadar bilgim var.

Fotoğraflı haberine bakalım:

“Güneydoğu'da bir köye helikopteri ile iniş yaptı.

Malzemeleri bıraktı.

Bu arada köyün etrafında toplanmış çocuklar merakla helikoptere bakıyordu.

Hemen havalandı, sonra çocuklara bir defa daha baktı.

Çocuklar hayranlıkla başlarını kaldırmış gökyüzünde helikopteri izliyordu.

Daha fazla dayanamadı.

Çılgınca bir fikir aklına geldi.

Çocukların bulunmuş olduğu yere tekrar iniş yapmaya karar verdi.

*- HAYDİ ÇOCUKLAR

Çocuklar şaşkınlıkla ne olduğuna bir anlam vermeye çalışırken helikopter pilotu;

‘Hadi çocuklar gidiyoruz!!’ dedi.

10-12 kadar çocuğu helikoptere bindirdi ve havalandı.

Çocuklar olup bitene bir anlam veremezken bir anda kendilerini helikopterin içinde gökyüzünde buldular.

Müthiş mutlu olmuşlardı.

Köylerine havadan bakıyorlardı.

Korku mutluluk birbirine karışmıştı.

Pilot onları gökyüzünde epeyce dolaştırdıktan sonra almış olduğu yere tekrar bıraktı.

Çocukların mutluluğuna diyecek yoktu.

Hepsi koşarak anne babasına durumu anlatmaya gitti.

Pilot tekrar havalandı ve bölgeden ayrıldı.

*- EVET TANIDI

Aradan yıllar geçti, aynı pilot Yalova 1999 depreminde helikopterle yaralı taşırken, yaralılardan birinin yakınının kendisine hayranlık uyandıran bakışları karşısında aynı pilot sordu;

‘Beni birine mi benzettin?’

‘Yok, hayır’ dedi hasta yakını genç.

Bizi köyümüzde çocukken helikoptere alıp gezdiren bu güzel adamı nasıl unutabilirim?’

İşte bu kadar yüreği geniş, kalbi temiz, hayat dolu insan sevgisi ile yoğrulmuş Ender Tamer Erol Kendisine Allah'tan rahmet diliyorum…”

Fazilet Kırca yazısının sonuna, görüntüsünü eklediği pilotumuzun fotoğrafını koymuş ve şunu yazmış:

“....En son THY pilotu idi.......”

Tabii ki son değil, mecazi anlamda kullanmış…

Biliyorsunuz artık kokpite kesinlikle hiç kimse alınmıyor…

*- EKMEKSİZ ve ŞEKERSİZ ÇOCUKLAR!

1960’lı yıllar…

Bir Anadolu seyahati…

Sivas’ta iki kız çocuğu, ellerindeki kuru deve dikenlerini İsmet İnönü’ye uzatır, ‘Sen bizi ekmeksiz, şekersiz bıraktın!’ der..

Paşa sakin, gülümser. O tarihi yanıtı verir;

“Evet yavrum, doğrudur…

Sizi ekmeksiz, şekersiz bıraktım ama babasız bırakmadım.”

İkinci Dünya Savaşı’nın zorlu yılları…

Savaş 1939’dan 1945’e kadar sürer.

Birleşik Krallık, Sovyetler Birliği, ABD ve Fransa bir tarafta, Almanya, İtalya, Japonya bir taraftaydı.

İnsanlık tarihinin en kanlı savaşına 100 milyondan fazla asker katıldı. Dünya sonu nereye varacağı belirsiz bir çılgınlığa savruldu.

Roosevelt (ABD Başkanı) ve Churchill (İngiltere Başbakanı), İnönü'yü savaşa sokmak için çok uğraşır.

‘Savaşın ne demek olduğunu”’en iyi bilenlerden İsmet İnönü, halkı büyük acılara sürükleyecek bu anlamsız savaştan Türkiye’yi uzak tutmaya karar verir.

ABD ve Avrupa’daki müttefiklerin büyük baskılarına karşı koyup savaşta Türkiye’nin tarafsız kalacağını açıklamak öyle kolay değildir.

Zaten, savaşların getirdiği ekonomik sıkıntı üzerine yaşanan kuraklıkla yoksul halk zordadır.

Zeytin, ekmek, şeker gibi ürünler karneyle sınırlı dağıtılıyordu.

Zor günlerdi..

*- “SAVAŞTA YOKUZ!”

İnönü, 12 Haziran 1940’ta tüm dünyaya, ‘Savaşta yokuz’ kararını duyurur. 

Sonuçta İkinci Dünya Savaşı ‘ağır bilançolar’ ile biter., 72 milyon insan ölür.

Sovyetler Birliği asker ve sivil 27 milyon, Çin 20 milyon, Almanya 7 milyon, Polonya 5.6 milyon, Japonya 3 milyon, Fransa 567 bin, İtalya 453 bin, İngiltere 450 bin, Yunanistan 300 bin ve soykırımda Yahudilerden 80 bin kişi can verir.

Tecavüzler, nehirlere atılan, fırınlarda, toplama kamplarında yakılan, kurşuna dizilen insanlar, şehirleri yok eden bombalar, çoluk çocuk demeden katledilenler belleklerde yerini koyuyor.

Bu savaşta Türkiye’nin tek bir kaybı yok.

*- DRAMATİK SONUÇLAR

Türkiye bu dönemi İsmet İnönü’nün askeri, politik dehası sayesinde kazasız belasız atlatabilen ender ülkelerden biri oldu.

İnönü, ‘sonu belirsiz bir hayal uğruna’ bir tek Türk askerini ölüme göndermedi.

Koşullar ortada…

Önce 1929 Dünya Ekonomik Buhranı, arkasından İkinci Dünya Savaşı… Ve dramatik sonuçlar…

Facia, soykırım, yıkım, katliam, yokluk, esaret…

Ve yıllar sonra iç siyasette, o çocuklara, ellerine deve dikeni verip, Kurtuluş Savaşı Kahramanı'na ‘Sen bizi ekmeksiz bıraktın..’ dedirtmek, ‘halkı aç bıraktı’, ‘savaştan kaçtı’, ‘yiyeceği karneye bağlattı’ demek anlaşılır değildir.

*- DEĞİŞEBİLİR MİYİZ?

Kim babasını iki somun ekmekle, bir kilo şekere değişebilir.

Türkiye Cumhuriyeti’nin en büyük şanslarından birisi, İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkenin başında İsmet İnönü gibi bir askerin, diplomatın bulunması ve savaşın getireceği yıkımı önceden sezerek ülkesini bu felaketten uzak tutabilmesiydi…

“İsmet İnönü Paşa, asker kaçağı idi!” diyerek, köylerden oy toplayanlar oldu, biliyorum…

Şimdi de Büyük Devlet Adamı İsmet İnönü’nün (24 Eylül 1884 - 25 Aralık 1973) hayatına şöyle bir göz atalım:

“Garp Cephesi Komutanı, Ulusal Kurtuluş Savaşı kahramanı, savaşın sonucunu belirleyen Mudanya Mütarekesi’nde Türk tarafı temsilcisi, Sevr Anlaşması ve Mondros Mütarekesi’ni geçersiz kılan, bağımsız Türkiye’nin varlığını dünyaya kabul ettiren Lozan Antlaşması’nın mimarı, İstiklal madalyalı asker ve siyasetçi, Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk başbakanı, 2. Cumhurbaşkanı, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ün yakın arkadaşı, ‘Milli Şef’, ‘2. Adam’…”

*-

YAŞAR EYİCE'ın Diğer Yazıları

EN BÜYÜK ÖDÜL

*- YANILGI Hayatın en büyük yanılgılarından biri, mutluluğu “bir gün”e ertelemek. Oysa zaman geri alınmıyor; yaşananlar silinmiyor ve hangi günün son günümüz olduğunu bilmiyoruz. Kendine iyi gelmek için hayatının kusursuz bir hale gelmesini bekleme. Çünkü bazen hayatı gerçekten yaşamak, ‘sonra’ dediğimiz şeyin hiç gelmeyebileceğini fark etmekle başlar. Sağlıklı ömürler diliyorum…

26 Oct 2026 221

TELEFONDAKİ SES; 'BEN BAŞBAKAN SÜLEYMAN DEMİREL'

*- ÇOK YAKINIMIZDA Plastik sorunu sandığımız kadar uzakta değil. Günlük hayatımızda kullanıp attığımız plastikler zamanla mikro plastiklere dönüşerek suya, toprağa ve besin zincirine karışıyor. Üstelik mikro plastikler yalnızca doğada değil, soframızda da karşımıza çıkıyor. İçtiğimiz suda, deniz ürünlerinde, tuzda ve farklı gıdalarda mikro plastik parçacıkları olduğu biliniyor. Yani plastik kirliliği gündemimizde olmasa bile hayatımızın içinde.

24 Oct 2026 378

SAĞLIKLI KALMAK İÇİN YEMEK TARİFİ

*- GENÇ KALMANIN SIRRI Çok değerli dostlarımız mesajlarına cevap yetiştiremiyorum. Bu nedenle herkese şükranlarımı buradan iletmek istiyorum. Mustafa Foçalı ‘yaş günü olanlara’ bakın nasıl sesleniyor: “Yaş Almak Değil, Gönül Büyütmektir Marifet!

22 Oct 2026 222

AMERİKA'DAN BİR DOST KAZIĞI DAHA

*- SERVETİMİZ "Yumurta dıştan bir güçle kırılırsa yaşam son bulur. İçten bir güçle kırılırsa yaşam başlar, çünkü sahici dönüşümler hep içten başlar." denilir.

21 Oct 2026 175

ÇOCUK DÖVMEKLE İNSAN OLUNMAZ

*-İNANMAYIN Size bir gerçeği açıklayayım: Herkes olmasa da çoğunluk bilir ama seslendirmez. ‘Sağlık nedenleriyle’ diyerek işini bırakın yetkililer genelde yalan söylüyorlar.

20 Oct 2026 375

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...