Tuzağa Doğmak
Köşe Yazısı

Tuzağa Doğmak

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL
31 Dec 2024 6 dk okuma 328

Dünya, adından sıkılıp kendine bir rumuz seçse idi neye karar verirdi? Tek bir seçeneği vardı sanırım; Kara. Böylece üzerindeki her şeyin zıddı ile var olduğunu da anlatırdı. Adresimiz olan bu gezegen gerçeğinin bir düalite olduğu başka nasıl anlatılırdı ki kısadan? Zira Dünya’nın tuzağı düalitedir!

Parslı sarpları, kartallı doruklarına bakınca yazılmış ne kadar şiir varsa önünde eğileceği tek şiir Dünya, bir kavramın anlamının onun tam karşıtı ile pekiştiği sözlük sanki. Kimileyin “kara” gibi sözcükler birden çok anlam taşır. Ki bir şairin kaleminden bir bakarsınız şiirsel bir zıtlığa dönüşüverir;

“Kara gözler

Kara gözler…

Gemim deryada kaldı,

Kaptanım, kara gözler”

Düalite yani karşıtlıklar için verilen ilk örnek gece ile gündüz olsa da çağlar bile zıtlıklarca mühürlenmiş. Biri diğerine ters düşen, birinin öbürünü aykırı bulduğu ikilikler içindeki yaşantılar ile anılmışlar. Her dönemin kendince yücelttikleri ile yerdikleri, siyah ve beyaz gibi zıt kaçmış birbirlerine. Oysa ikisi de renkti.  Bunu unutmuşlar. Birleşimleri de gri.

Bildik bileli hiç bitmeyen en köklü düalite, zengin ile yoksul uçurumu. “Zenginler” derken bile bir zıtlık vurgulanıyor aslında. Varsıllığın bildiği yokluk, zengin sayısından yana kıtlık.   Yoksulluk da bir anlamda pek zengin; ama fakir sayısından yana zengin. Öyle bir Dünya! Cüzdanın iki rengi olan zenginlik ile fakirliğin orta yerde buluşması, uzlaştığı nokta “orta direk”  diye anılmıştı bir zamanlar. 

Giderek karnını doyurmaktan, barınmaktan başlayarak çok şeyden mahrum bırakan koşullar karşısında halini anlatmaya kalkanları “fakir edebiyatı” yapar bulmuş zengin yani tok, açın halinden anlar mı? Anlasaydı över miydi açlığı yoksa yerer miydi?  Bakınca, hangisi gerçekleşmiş olabilir bu iki seçenekten?  Belki de öven olmuştur. Varsıllık içinde iken yokluğu öve öve bitiremeyen çıkmıştır.  Düalite bu!

Yokluğu, açlığı ya hiç bilmeyen ya da artık bilmez olmuşlarca yoksulluğa ardı arkası gelmez övgüler varsa eğer, fakir nasıl algılar bunu? Sövgü olarak algılamasın sakın? Öyle ya, bir eli yağda, bir eli balda, yemeden içmeye, gezmeden tozmaya, giyimden kuşama,  yere yurda aşırılıkta sınır tanımaz olmuş zenginliğin yanında onun öğle saatinde en kısa gözüken gölgesi bile olamaz hale gelmiş fakir yaşamlar başka nasıl anlayacak?  Kendisinin yaşamadığı, yaşamaya yanaşmayacağı fukaralığı, iliklerine kadar açlığı yaşayan yoksullara övenler nasıl bir düalite içinde acaba? Bildiğini bilmezden, gördüğünü görmezden gelme çelişkisi mi?  Yoksa “ne zaman varlık içinde yüzülür olunur, o zaman sanki yokluk hiç tadılmamış gibi olur” sonradan görmeliği mi? Ama vaktinde bilinse de şimdi unutulmuş kıt kanaat zamanlardan artık çooook uzak olmak, başkalarının içinde boğulduğu bataklaşan yoksulluğu yok edebilir mi?

Kuşkusuz övgünün sövgü yerine geçebileceğini akledebilmek -akıl edebilmek- , halden anlamaktır. O halde yokluk içinde iken yoksulluk edebiyatı yapılabilir mi? Üstelik açlık, varlığın gölgesinde kalmış bile değilse artık? Bugünkü “hoş, pek hoş” dedirten ne varsa gün gelip herkese “her şey boş” dedirtmekte iken hem?  “Yalan Dünya”nın gerçeği de bu işte!

İyinin zıddının kötü, güzelliklerin zıddının çirkinlikler olmasınca ikilikler içinde bulunmasaydık ah, Cennet’te olacaktık daaa… Şu renkler yok mu? Siyah yani kara, tek beyazın değil, orman yangını, anız yakılması sonunda yeşilin de zıddı.  Balçık olduğunda suyun berraklığının da zıddı. Diyeceğim, belli ki tek renkler suçlu her şeyden. Varlığı şatafata bezeyen de o, yokluğu sefalet rengine boyayan da! Renge yüklenmeyelim de neye yüklenelim canım?

Düalitenin yani varlık ile yokluğun bir geometrisi var; gelir dağılımı üçgeni. Piramidi ya da. Piramidinin nokta kadarcık tepe kısmı dışında, tabana doğru rengi koyu griden giderek kapkaraya dönüşen yaşamlara bakıp da “Kara adı Dünya’ya bir yakışırdı ki gerçekten” demeyelim de ne diyelim? Eğer doğruya doğru konuşulacaksa! Hani, emrolunduğun üzere dosdoğru olunacaksa eğer! Ki konuşan, piramit zaten. Birine ne hacet o varken?

Şiir gibi Dünya’da, “dün” diye bir değişmez gerçek var. Bugün bile dünün adayıdır. Belki de yarına geride iyi, tertemiz anılacak dünler bırakılarak gidilmesi içindir Dünya adının “Dün..” ile başlaması. Gelip geçiciliği, “bir varmış, bir yokmuş” diye başlayan masalları anımsatmak içindir. Bir saniye öncesi, sonrasına göre “demin”, bugün,  bu çağlar da “dün” olacak zaman algısı içinde zira. Yine de yaşıyoruz da öğrenemiyoruz bunu. Yani zenginliğin yalnızca bu an için bir göz boyama; ama akışta ille dünde kalacaklardan olduğunu akletmeyi. Çünkü zenginlik bir sınav olarak verilmemiş miydi sonuçta? Kalıcı olan, nasıl anılacak olunduğudur, malum. Nasıl anlatılacak bir çağ, bir akım, biri, birileri! Öyle olunca da zenginlik çetin sınav. Hem de ne yaman sınav! Ki ne ile sınanacağımız söylenmişti? “Oğullar -evlatlar-, mal mülk, makam” ile. Bu tuzaklar ile.

Sınavımız nasıl geçiyor o halde?

AYŞEİ YASEMİN YÜKSEL'ın Diğer Yazıları

Yorumlar (0)

Yorumlar yükleniyor...